Son süreçte Fransa’da ülke çapında gelişen liselilerin isyan dalgası, yeni taleplerle ve daha kalabalık kitlelerle sürüyor. Bu kitle hareketi içinde liselilerin öncülüğü, eylem ve çatışmalarda ön saflarda yer almaları dikkat çekiyor. Fransa’da liseli gençliğin ve özelde banliyölerdeki gençliğin isyanları uzun yıllardır dönemsel olarak sürmekte. Dönemin farklı koşulları ve talepleriyle sokaklarda isyan eden liseli gençliğin bu mücadele tarihine ilişkin Halkın Davası (La Cause du Peuple) gazetesinin yayımladığı ve okurlarımız için ilgi çekici olacağını düşündüğümüz yazının Türkçe çevirisini paylaşıyoruz.
MÜCADELENİN ÖĞRETTİKLERİ: LİSE ÖĞRENCİLERİ HAREKETİNİN 10 YILI
Lenin, 1905 Devrimi Üzerine Konuşma’sında şu tespitte bulunuyordu:
“Kitlelerin gerçek eğitimi, hiçbir zaman, onların bağımsız siyasal ve özellikle devrimci mücadelesinden ayrılamaz. Sömürülen sınıfı yalnızca mücadele eğitir. Yalnızca mücadele sömürülen sınıfa kendi gücünün büyüklüğünü gösterir, onun ufkunu genişletir, yeteneklerini artırır, zihnini geliştirir, iradesini sağlamlaştırır.”
Bu dersi, Fransa’daki liseliler hareketinin son 10 yıldaki durumuna çok rahatlıkla uygulayabiliriz. 2016’dan 2026’ya kadar, ülkemizde bu “alışılagelmiş” mücadele biçiminin geçirdiği dönüşümler ve çalkantılar, Fransa’daki sınıf mücadelesinin evriminin son derece tipik bir örneğini oluşturuyor. Üstelik bu, doğru yönde bir gelişme. Her şey “eskisi gibi” yeniden başlamıyor. Bu tür hareketlerde derin değişimler kendini ortaya koyuyor.
EĞİTİM REFORMLARININ VE BURJUVA DEVLETİN GERİCİLEŞMESİNİN LİSELİLER HAREKETİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
Alışık olduğumuz liseliler hareketi biçimini özetleyecek olursak, aynı alışkanlıkların tekrarlandığını görürüz: Yılın sonuna doğru (kasım-aralık) ya da ilkbaharda (mart-nisan) yapılan okul işgalleri ve giriş çıkışları engelleme eylemleri; yılın başında ve yıl sonu sınavları sırasında ise sessiz kalan liseler.
Mücadele biçimleri yerleşmişti: Sabah 06.30’da buluşmak, çöp bidonları ve zincirlerle okul girişlerini kapatmak, küçük bir grupla başlamak, okul servisleri geldiğinde kalabalığı büyütmek, ardından sokaklarda yürüyüş yapmak ve sonrasında forum ya da gösteri düzenlemek. Bütün bunlar “şenlikli” bir ruh hâliyle gerçekleşirdi; bağırıp çağırır, dersleri boykot eder ve benzeri şeyler yapardık. Ertesi gün ise normal hayata geri dönerdik.
Bu tipik yöntem, 10 ya da 20 yıl önce bile kötü bir yöntem değildi. Binlerce genci ilk militan eylemlerinde, ilk kolektif örgütlenme deneyimlerinde eğitti.
Ancak son 10 yılda, genel olarak İş Yasası’na karşı hareketten bu yana, işler tamamen tersine döndü. Neden? Çünkü burjuva devlet, yeniden yapılanma ihtiyacı doğrultusunda eğitim sisteminde her şeyi altüst etti. 10 yıl önceki liseler birer cennet değildi: Meslek liselerinde öğrencileri patronun önünde boyun eğmeye, teknik ve genel liselerde ise adaletsiz kapitalist düzen içinde patron, mühendis ya da yönetici olmayı hayal etmeye alıştırıyorlardı. Bugün de aynı şeyi yapıyorlar. Ancak durum, her zamanki gibi, giderek çürüdü. Macron’un iktidarda geçirdiği 10 yıl da bu kokteyle birkaç pis tat daha ekledi.
Parcoursup[1] sisteminin kurulması ve lise diploması reformu, yükseköğretime geçişte seçme ve eleme mekanizmasını yerleştirdi. Bu reformlara karşı protestolar gerçekleştirildi; ancak reformlar yürürlüğe girip Covid döneminin dönüm noktasında (2020-2022) kalıcı hâle geldiğinde, tamamen hareketten uzaklaştırıcı bir etki yarattılar. İlk aşama buydu.
Önceki hareketlerde oldukça aktif olan son sınıf öğrencileri, artık Parcoursup takvimine bütünüyle mahkûm hâle geliyordu. Dolayısıyla herhangi bir sonucu olmayan hareketlerin yükü doğal olarak, sınavı olmayan son sınıfın bir altındaki sınıfa, yani Seconde öğrencilerine kayıyordu. Ancak bu öğrenciler, kendilerinden büyük öğrencilerin öncülük ettiği böylesi hareketleri üstlenebilmek bakımından siyasal açıdan daha az donanımlıydı. Hatta yaşları daha küçük, özerklikleri daha sınırlı olduğu için insanî ve maddi bakımdan da daha az hazırlıklıydılar. Aynı dönemde baskılar da arttı; başlangıçta bu baskılar okulun kendi içinden geliyordu. 2018’in sonlarında ve 2019’da Paris’teki bazı öğrenciler, okul girişlerini engelleyen eylemlere katıldıkları için okullarından uzaklaştırıldı. Ardından baskı doğrudan polis eliyle uygulanmaya başladı. 2020’de Paris’teki Maurice Ravel Lisesi’nden 4 öğrenci, 24 saat boyunca gözaltında tutuldu. 6 yıl önce reşit olmayanlar için “çok nadir” görülen bir durumdu bu.
Aynı şekilde, uzmanlık alanlarına dayalı yeni sistem de liselerdeki örgütlenmeyi kaotik hâle getirdi. Sınıf grupları dağıtıldı, ders programları uzayıp yayıldı ve lise diploması, son 222 yıldır sahip olduğu kutsal değerini yitirdi. Burada da durum giderek kötüleşti: Yeni reformu pek istekli olmadan uygulayan öğretmenlerin ve öğrencilerin ardından, 2 ya da 3 kuşak sonraki liseliler için her yerde öğretmensiz kalan sınıflar ortaya çıktı. Tam bir keşmekeş! Sonunda, Haziran 2023’teki büyük ayaklanmanın ardından tabuta çakılan son çivi de meşhur “08.00-18.00” planı oldu. Amaç, genç proleterlerin “sokaklarda başıboş dolaşmasını” önlemekti. Okul temposu bir kuşağı öylesine yordu ki bu kuşak, daha ortaokuldayken, 11 yaşında gözlerinin altında ilk yorgunluk halkalarını kutlayabilir hâle geldi. Ne güzel Fransa!
Bu reformlar, Fransız emperyalizminin yeniden yapılandırılmasındaki ikili bir hareketin parçasıdır. Birinci ve temel hareket, tekellerin savaşa doğru ilerleyiş sürecinin bir parçası olan toplumun militaristleştirilmesidir. Millî Eğitim’den kesilen para ortadan kaybolmuyor; doğrudan savunma bütçesine aktarılıyor. Bu bütçedeki artış, Macron döneminin başlangıcından bu yana giderek hızlanıyor. İkincisi bu yıl Ulusal Meclis’te kabul edilen son askerî programlama yasaları, Fransa ve dünya proletaryası için yalnızca karanlık bir gelecek vaat ediyor. Proletarya bir kez daha, kendi iradesi dışında, bir kıyıma gönderilmek üzere aday gösteriliyor.
İkinci hareket, ilkiyle eş zamanlı olarak ilerleyen gençliğin denetim altına alınmasıdır. Burjuvazi, savaşa doğru ilerleyişin ideolojik gereklerine yanıt verebilmek için gençliğin, özellikle de proleter gençliğin hizaya girmesini bekliyor; çünkü mali çıkarları uğruna cepheye sürülecek olanlar onlardır. Gençliği denetim altına almak için öncelikle, devlet karşısındaki uşakça tutumun dışında kalan bütün gelecek perspektiflerini ortadan kaldırmak gerekir. Devlet, daha en küçük yaştan itibaren tehditkâr ve her şeyi gören bir güç olarak görünmelidir. Daha sonra ise Stockholm Sendromu’na benzer bir mantıkla sevilmesi öğretilecektir. Gençliğin isyan düşüncelerine kapılmasını her ne pahasına olursa olsun engellemek gerekir. Bu yüzden gençler kalıba sokulur; başlarını yeniden kaldırmamaları için onları siyasal ve ideolojik açıdan kırabilecek her türlü yöntem devreye sokulur.
Bu ideolojik karanlık örtü, proleter gençliğin zihninde, sadece polis ya da burjuva medyası biçiminde var olmuyor. Aynı zamanda okul kurumunun bizzat kendisinde, öğretmenlerin, gözetmenlerin ve okul müdürlerinin keyfî ve baskıcı tutumlarında da cisimleşiyor. Bunların her biri gençliği baskı altında tutmak ve hizaya sokmakla görevli denetim mekanizmalarıdır. Üstelik bu süreçte artık, gençleri çocuk yerine koymaya ve burjuva demokratik oyununun acı hapını onlara yutturmaya hazır her türden uzlaşmacı oportünist de onlara yardım ediyor.
Ancak hiçbir şey olduğu yerde kalmıyor. Çürüyen şey, güzel bitkilerin filizlenmesi için bir zemin oluşturuyor. Peki, sahte eğitim reformunun gübre yığını üzerinde ne filizlendi? Bir direniş ruhu! Başlangıçta hareketten uzaklaştırıcı olan durum, yıllar boyunca biriken isyan nedenlerinin sonucunda giderek patlamaya hazır hâle geldi.
Son sınıf öğrencilerini hareketsizleştirdiniz, öyle mi? O hâlde sorun yok! Lise diplomasını öldürdünüz; öyleyse artık eylül ayından itibaren okulların girişlerini bloke etmekten çekinmeyecekler! Polisi gönderiyor ve okuldan atmakla tehdit ediyorsunuz, öyle mi? Sorun değil! Liseliler artık donanımlı gelecek ve çatışmaya girmeye kararlı olacaklar; çünkü bir liselinin 4 Ekim’de bir haber kanalına söylediği gibi, “İşleri değiştiren tek şey bu!” Sınıf gruplarını dağıtıyor ve liselerdeki yerleşik ilişkileri ortadan kaldırıyorsunuz, öyle mi? O hâlde liseliler bunların yerine daha güçlü bir kolektif ruh koyacaklar. En azından aynı okulun sınırları içinde, hep birlikte (görece olarak) aynı pisliğin içinde olduklarını fark edecekler!
Burjuva devlet, kokuşmuş sistemini onarmaya çalışırken 10 yıl önce bu sistemde filizlenen çiçekleri gerçekten de koparıp attı. Liselilerin yeni bir hareketinin filizlenemediği birkaç yıl kazandı. Ancak kendi uygulamalarıyla güçlendirdiği yeni dallarda filizlenen dikenleri fark edemedi! Mücadelenin öğrettiği şudur: Gericileşme kendi karşıtına dönüşür ve kitlelerin direnişini doğurur. Sınıf mücadelesinin diğer alanlarında da, örneğin emperyalist militarizm söz konusu olduğunda da akılda tutulması gereken ders budur.
GENÇLİK, KİTLELERİN GERİ KALANINDAN ÖNCE MÜCADELEYE ATILIYOR
2026 yazının sonundaki koşulları göz önüne aldığımızda, nüfusun büyük çoğunluğu açısından isyanın nedenleri zaten birikmiş durumdaydı. Her şeyden önce, herkesin dilinde olan, hâlâ da dilinden düşmeyen konu akaryakıt fiyatlarıydı. 17 Ekim için bir çağrı ortaya çıktı; dolayısıyla 1 ay, hatta 1 buçuk ay beklemek gerekiyordu.
Ancak geçen yıl 10 Eylül’de yaşananlarda olduğu gibi, gençliğin atılganlığı işleri başka yöne çevirdi. Liseliler taleplerin ön saflarına yerleşti; ama hareketin geri kalanıyla bağlarını da korudular. CPE’ye (ilk iş sözleşmesi) karşı mücadele ya da emeklilik reformlarına karşı hareket dönemlerinde olduğu gibi, bir hükûmet tasarısına karşı mücadelede burjuva sendikal ve siyasal güçlerin yedek gücü olarak hizmet etmediler. Kendi talepleriyle hareket eden bir isyan geliştirdiler: Daha fazla öğretmen, binaların yenilenmesi ve benzeri talepler. Ancak bu isyanın içeriği siyasaldı. İstediklerini yalnızca kendileri için değil herkes için istiyorlardı.
Kitle çizgisini bu şekilde anlamak gerekir. Komünist gençler ve proleter gençliğin güvenini kazanmış olan herkes, daha başlangıçta, her bir liseyle sınırlı ve sektörel taleplerin böylesine büyük bir öfkenin kaynağı olmadığını çok iyi anlamıştı. Daha derinde ve daha genel bir şey vardı. Bu durum, ekim ayının başlarında resmî rakamlara göre okulların üçte birinden fazlasının girişlerinin engellenmesi ya da faaliyetlerinin aksatılmasıyla kendini açığa vurdu. Üstelik bu rakamlar, her zaman bakanlık tarafından, olduğundan daha düşük gösteriliyordu.
Liseliler öncü birlikler gibi ilerledi; başlarını eğmeden, kendi olanaklarıyla mücadele etmeye cesaret ettiler. Kitle hareketi gibi son derece önemli bir etkeni devreye sokarak mücadele yöntemlerini yeni koşullara uyarladılar. En yoksul proleterlerin yoğun olduğu liselerde sabah saat 6’da gerçekleştirilen küçük, kararlı okul blokajlarının yerine çoğu zaman belirleyici olan, çok sayıda öğrencinin kolektif kararı oldu. Bu, liseli hareketinin niteliğinde bir yükselişe işaret ediyor. Mücadelenin öğrettiği şudur: Derslerden kaçmak için “her şeye eklemlenen”, “talebi olmayan” bir hareket olarak sık sık karikatürize edilen liseliler hareketi artık eski biçimiyle mevcut değildir. Bu ülkede artık kendi başına ortaya çıkmış, kendine özgü bir liseliler hareketi vardır.
GENÇLİK HAREKETİNDE PROLETARYA HEGEMONYASI
Bu hareketin son derece açık bir sınıfsal içeriği vardır. Burada hegemonya, inisiyatif ve bileşim; her şey proleter niteliktedir. Paris banliyölerinden, onlarca yıldır ilk kez ayaklanan kırsal bölgelerdeki uzak liselere kadar uzanan bu hareket, liseli hareketinin bileşiminde bir dönüşüme işaret ediyor.
2023 Haziran ayındaki Büyük Ayaklanmalar, çoğunluğu yetişkinliğe yaklaşmış gençlerden oluşan geniş bir gençlik kitlesini harekete geçirmişti. Genellikle isyan ettikleri için hapishanelere atılanlar da onlardı. Ancak dikkatli bakan herkes, aralarında biraz daha küçük, daha genç çok sayıda kişinin de bulunduğunu bilir. Bugün karşımızda gördüğümüz liseliler kuşağı işte onlardan oluşuyor. Bu gençler söz konusu isyandan ve polisle burjuva devletine karşı kullanılan mücadele yöntemlerinden etkilendiler.
2005’te, Zyed ve Bouna’nın ölümünün ardından gerçekleşen ayaklanma da belirli bir proleter gençlik kesimini mücadeleye sürüklemişti. Ancak 2006’da CPE’ye karşı mücadele sırasında okul girişlerini engelleyen ve mücadeleye katılan gençler aynı gençler değildi.
Değişen şey, 2023’te isyan edenlerle 2026’da isyan edenler arasında artık belirli bir kimlik bulunmasıdır. Üstelik bu, yalnızca bireysel bir kimlik ortaklığı değil, her şeyden önce pratik bir ortaklıktır. 2026’da okul girişlerini engelleme eylemine hazırlıklı gelmeyen bir genç var mı? Yani mücadele konusunda belirli bir maddi ve düşünsel hazırlık, hatta bir tür eğitim edinmeden gelen kaç genç var? En yoksul kitlelerin yaşadığı yerlerdeki liselilerin ayaklanması tesadüf değildir. Onlar proletaryanın çocuklarıdır. Bu, “Z kuşağı” ya da “Tasty Crousty[2] kuşağı” değildir. Bu, polisi uzak tutmak için havai fişekler kullanan ve mücadele yoluyla, gücünün yettiği her yerde polisi geri çekilmeye zorlayan kuşaktır.
Gençliğin yoğun biçimde kullandığı sanal medya ve modern iletişim araçları, hem örgütlenme yöntemleri hem de ortak bir kimlik oluşması bakımından son derece olumlu bir rol oynadı. Birbirinden kopuk ya da aralarında zayıf bağlar bulunan okullardan, yalnızca birkaç gün içinde bütün ülkeye çok hızlı biçimde yayılan, birleşik ve ulusal bir harekete geçtik. Bu etken, rejimin söz konusu araçları denetim altına alma isteğinin giderek artmasını; daha da önemlisi, büyük bir siyasal kriz durumunda bu araçları kısıtlama arzusunu açıklıyor. Son yıllarda dünya çapında çok sayıda kitle hareketine yönelik baskılarda örneklerini gördüğümüz medya ve iletişim karartması, Fransa’da ve genel olarak batıda gericileşme sürecinin sıradaki hedeflerinden biridir. Zira isyan eden proleter gençliğin bu yeni dalgasının gücü son derece büyüktür.
Bu kuşağın hegemonyası, ilk günlerde şehir merkezindeki liselerde gerçekleştirilen blokaj eylemlerinin tam da “banliyölere destek” ve benzeri sloganlarla yapılmasında da kendini gösteriyor. Hareketin yönü tersine döndü. Eskiden şehir merkezindeki “militan” liseliler, banliyöleri “harekete geçirmeye” çalışırdı. Artık kendisini takip etmek isteyen bütün kitleleri arkasında toplayan, proleter gençliğin kendisidir.
Elbette proleter gençliğin askerî yöntemlerle denetim altına alınması, mücadeleyi zor ve acı verici hâle getiriyor. Çene kemiği yakın mesafeden vurularak parçalanan 14 yaşındaki liseli Eden, Val-d’Oise bölgesindeki Château d’Épluches Otomotiv Lisesi’nin önündeydi. Benzer şekilde, sanayi bölgelerinde bulunan meslek liselerinde girişleri engellemek daha zordur: Yalnızca tek bir ulaşım hattı vardır ve binaların çevresi sanayi tesisleriyle çevrilidir. Ancak bütün bunlara rağmen proleter gençler mücadele ediyor.
Mücadelenin öğrettiği şudur: Proletaryanın kitleler içindeki ağırlığı, bazı yerlerde yalnızca deneyimsiz bir önderliğe sahip olsa bile, toplumumuzda öylesine büyüktür ki önüne çıkan her şeyi sürükleyip götürür. Kitlelerin yüzde 90’ını kendi bayrağı altında mücadeleye katar.
ŞİDDETİN ROLÜ VE BU KUŞAĞIN TEMSİL ETTİĞİ ŞEY NEDİR?
Daha önce “Devrimci Şiddetin Rolü ve Bugün Fransa’da Devrimcilerin Görevleri” başlıklı yazımızda şöyle yazmıştık:
“Mevcut hareket bir ara aşamadadır. Bütün ağırlığımızı ve inancımızı, hareketin devrim yönüne doğru eğilmesini sağlamak için ortaya koymalıyız. Bugünden itibaren siyasal açıdan önümüzde duran görev, eski dönemin ‘toplumsal hareket’ türündeki sapmasını yeniden aşmak ve kırmaktır.”
Bu olgu üzerinde durmak son derece önemlidir. Çünkü şimdiye kadar altını çizdiğimiz ve kutladığımız bütün bu köklü hareketleri bazıları kamuoyu önünde alkışlıyor, ancak bunları kendi seçimci ve uzlaşmacı hedeflerine yönlendirmek, kontrol altına almak ve başka yöne saptırmak istiyor.
Lise öğrencilerini en ufak bir ateş yakıldığında azarlayan bütün profesyonel hareket gaspçıları, fırtına karşısında samandan bir ev gibidir. Kitlelerin seçtiği şiddete karşı çıkarak, öfkeyi sandığa ya da bir “krizden çıkış” yoluna yönlendirmeye çalışarak gerçekliği inkâr etmek istiyorlar. Proleter gençliği yeniden başlangıçtaki konumuna döndürmeye çalışıyorlar: Burjuva okul düzenine boyun eğen, liseli hareketinde küçük burjuva önderliğine tabi olan ve burjuva devletinin en yüksek iktidarını ele geçirmek için yürütülen mücadelede burjuvazinin belirli bir kesiminin destek gücü olarak kullanılan bir gençlik.
Ancak ülkenin en dibini kazıyan sınıf mücadelesi dalgası karşısında pek bir şey yapamazlar. Bugün bir liseliyi 2027’de Mélenchon’a oy vermeye ikna ederek ya da birkaç genci -yumrukları havayadayken- başlarını eğen kendi örgütlerine üye yaparak elde ettikleri kazanımları; sınıf içinde misliyle, hem de düşündüklerinden çok daha kısa sürede kaybedeceklerdir. Çünkü sosyal demokrasinin ve oportünizmin yarattığı yanılsamalar bu kuşak için Mitterrand ya da Hollande kuşaklarında olduğu gibi 30 ya da 40 yaşında parçalanmayacak. Bu kuşak, henüz 17 yaşındayken sokakta şunu görmüş olacak: Çağımızda siyaset, burjuva devletiyle açık bir hesaplaşmada yoğunlaşmaktadır; bu devletin önüne geçilebilir ve sınıf mücadelesinin düzeyi yükseltilmelidir.
Mücadelenin öğrettiği şudur: Tarih ters yönde ilerlemez ve bugün ektiğimiz her şeyi yarın biçmeyi başaracağız. Öyleyse cesur gençlik, kendi hareketin içinde ileriye! Kitleleri mücadeleye sürükle ve burjuvazinin sahnelemeye hazırlandığı gerici maskaralığı engelle! Sınıf mücadelesinin dostlarının kim, düşmanlarının kim olduğunu gör ve safları sıklaştır! Mücadele etmeye cüret et, kazanmaya cüret et!
[1] Parcoursup: Fransa’da lise son sınıf öğrencilerinin ve yeniden yükseköğrenime başvurmak isteyenlerin üniversite ve yükseköğretim programlarına başvurularını yaptığı merkezi sistem. Öğrencilerin yükseköğrenime erişim sürecinde önemli bir rol oynayan Parcoursup, eğitimdeki sınıfsal eşitsizliklerin yeniden üretildiği başlıca alanlardan biri olarak da eleştirilmektedir.
[2] Tasty Crousty: Fransa’da popülerlik kazanan, kutuda servis edilen bir fast-food yemeğidir. Sanal medya platformlarında yaygınlaşmasıyla gençlik kültürünün popüler simgelerinden biri hâline geldi.








