Savaşlarda, katliamlarda daha görünür biçimde rastladığımız kadına yönelik özel şiddet ve siyasal baskı, tekil olaylar ya da dönemsel sapmalar olarak değil, ama tarihsel süreklilikler içinde ele alındığında daha güçlü anlaşılır. Kadına dair kuracağımız her söze onun tarihsel ezilmişliğinden başlamak zorundayız. Çünkü kadının bugünkü konumu, bugünün ürünü değil; binlerce yıllık ezilmişliğin, sömürünün ve denetim altına alma politikalarının bir sonucudur. Özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla birlikte kadının bedeni, emeği ve kimliği metalaşmıştır. Metalar dünyasında kadın, yalnızca üretim süreçlerinde sömürülen bir emek gücü değil; aynı zamanda fethedilen, el konulan, sergilenen ve denetlenen bir “nesne” haline getirilmiştir. Bu nedenle haksız savaşlar, yalnızca toprakların, kaynakların ya da sınırların yeniden paylaşımı değil; kadın bedeninin de “ganimetleştirildiği” şiddet anlarıdır. Haksız savaşların tarihine baktığımızda, kadınlara yönelen cinsel şiddetin “yan ürün” değil, doğrudan bir savaş politikası olduğunu görürüz. Tecavüz, kaçırma, zorla evlendirme ve teşhir, egemenliğin ilanı ve direnişin kırılması için sistematik biçimde devreye sokulan araçlardır.
Farklı coğrafyalarda, farklı siyasal rejimler altında ve farklı tarihsel anlarda ortaya çıkan direnişlere yönelen saldırılarda bu direnişler içinde savaşan kadınlara özellikle yönelen saldırılar tek bir gerçeği açığa çıkarır: Kadınlar siyasal alana müdahil oldukça, kadına özel şiddet de sistematik biçimde devreye sokulacaktır. Haksız tüm savaşlarda tüm egemenlerce sahiplenilen, faşizmin en eski politikası yürürlüğe girecektir: “Önce kadınları vurun!” Bu, kadının özel bir güce, özel bir önderlik yeteneğine sahip olmasından kaynaklanmıyor elbette. Buradaki “özel” anlam tarihsel bir bakışla çözümlenebilir. Erkeğin kadına üstünlük sağlamasıyla başlayan kölelik zincirinin bugüne dek uzaması hiç kuşkusuz güçlü bir erkek egemenliğinin gerçekleşmesine de neden olmuştur. “Önce kadınları vurun” gerici şiarı bugünün egemenlerinin kölelik zincirine sıkıca sarılmış olduklarının bir göstergesidir. Zincir sıkıca sahiplenilmektedir; bu nedenle kurtuluşa en çok ihtiyacı olanlar ilk hedefe konmaktadır… Tarih Cezayir’den Filistin’e, Sudan’dan Hindistan’a, Mozambik’ten İran’a bu sarılışın sayısız örneğiyle bezenmiştir.
Bu tarihsel hatta bakıldığında, direniş saflarında yer alan kadınlara yönelen şiddetin tesadüfî olmadığı daha net görülür. Kadınların savaşan, örgütlenen ve karar alan özneler olarak sahneye çıktığı her anda, erkek egemen şiddet devreye girer. Çünkü burada tehdit altında olan yalnızca askerî üstünlük değil; binlerce yıllık erkek egemenlik rejiminin kendisidir. Kadının silah tutması değil, silahla birlikte siyasal irade kazanması kabul edilemez. Bu nedenle saldırılar, yalnızca öldürmeye değil; aşağılamaya, teşhire ve sembolik yok etmeye yönelir.
Bugün Rojava’ya yönelik saldırılarda tanıklık ettiklerimiz de bu erkek egemen aklın güncel tezahürlerindendir. Şeyh Maksud’da ölümsüzleşen bir kadın savaşçının bedeninin, bir binadan aşağı çıplak biçimde atılarak aşağılanması, kadınların saç örgülerinin kesilerek birer “ganimet” biçiminde sunulması ve daha birçok örnek. Kürt savaşçı kadınlarına yönelen bu şiddeti, vahşet anlarına indirgemeden ele almalıyız. Vahşet anlarının gerisinde güçlü ve derin bir erkek egemen zihniyetin, kölelik zincirini ilk halkasından tutan tarihsel bir gericiliğin varlığına dikkat etmeliyiz. Tam da bu noktada şu soruyu sormamız gerekiyor: Kadınlara yönelik şiddet tarihsel bir gerçeklikse, Kürt kadınlarına yönelen şiddeti daha katmanlı, daha hedefli ve daha süreğen kılan nedir?
Bu sorunun yanıtı, kadının siyasetle kurduğu ilişkiye değil; siyasetin tarih boyunca kadınlardan nasıl gasbedildiğine bakıldığında görünür hale gelir.
Kadınların siyasetle kurduğu ilişki çoğu zaman yasaklar, dışlamalar ve sınırlar üzerinden tanımlanmıştır. Siyaset; yöneten ile yönetilenin, savaşan ile korunması gerekenin, karar veren ile itaate zorlananların ayrımına dayanırken; kadınlar bu denklemin, neredeyse her zaman dışına itilmiştir. İtaat etmesi, susması, boyun eğmesi, evde kalması, hamur yoğurması, çocuk doğurması, aileye, dolayısıyla erkeğe hizmet etmesi beklenen kadının binlerce yıl boyunca kendisine yasak edilen siyaset alanına yönelmesi ise son iki yüzyıllık kısa bir tarihe sahiptir. Bu alanda bulunmak isteyen kadınlar başta reddedilmiş, “yosma” olmakla suçlanmış, cezalandırılmış; ardından yedek güç olarak değerlendirmek üzere cephe gerisinde, belirli koşullar ile konumlandırılmıştır: bu alanda bulunacaksan ya bir erkeğin himayesinde olacaksın ya da cinsiyetsizleşeceksin. Kadın uzun yıllar boyunca bu iki şartı sağlamak zorunda kalmış, kadın ancak cinsel kimliğini tam anlamıyla terk ederek siyaset içinde bulunabilmiştir. Kürt kadınların mücadele tarihi de elbette bundan azade değildir. Ulusal baskıdan, yoksulluktan, krizden, şiddetten, haksız savaşlardan, feodal yapıdan ve gerici değer yargılarından iki kat daha fazla etkilenen; kapitalizmin saldırıları altında iki kat daha fazla sömürülen kadınlar, kendi kurtuluşları için savaşma hakkına sahip olduklarını anlamak için de uzun bir zamana ihtiyaç duymuş ve son kertede de mücadeleye mecbur kalmıştır.
Bu tarihsel dışlama ve yasaklama pratikleri, Kürt kadınlarının siyasal mücadeleye katılımında da açık biçimde görülüyordu. Aileler kızlarının siyasî katılımının itibarlarını ve “namuslarını” zedeleyeceğine inanıyordu. Siyasete katılım kaçınılmaz biçimde “tecavüze uğramak” anlamına geliyordu. Gerilla mücadelesine katılım toplum tarafından “koca bulma bahanesi” olarak yorumlanıyordu. Örgütlerce kadınların doğası gereği zayıf ve cinsellikleri nedeniyle tehlikeli oldukları tartışılıyordu. Erkek yoldaşları kadınların güçsüz ve narin oldukları için silahlı mücadeleye uygun olmadıklarını ifade ediyordu. Kadınların yedek güç olarak değerlendirilebileceği anlayışının “kabulünün” ardından önce evli kadınlar, ardından boşanmış ve “dul” kadınlar gerilla alanında faaliyete kabul edilirken, genç kadınların katılımı belirli bir süre boyunca reddediliyordu.
Elbette mücadele savaşçı olabilmekle sınırlı değildi. Kadınlar kendilerine yasaklı olan bu haklı savaş alanına girmeyi başardıklarında, yeni engellerle karşılaştılar. Kadınların güçsüz ve narin olduklarına dair hâkim olan erkek egemen anlayış karar mekanizmalarında da güçlüydü, birçok kadının deneyimlerini aktarırken dillendirdiği onlarca sorun vardı. Kadınlar, kritik addedilen operasyonların dışında tutularak yardımcı rollerde bulunuyorlar, yalnızca “uygun” görülen belirli silahlara erişim iznine sahip oluyorlardı. Pek çok kadının ifade ettiği biçimde “Erkekler, kadınların güçsüz olduğunu ve silahlı mücadelenin onlara göre olmadığını düşünüyor ancak çelişkili bir biçimde kendileri çok hafif olan kalaşnikof gibi silahları alırken kadınlara J-3 gibi en ağır silahları veriyorlardı.”
Kadınlar kendilerini kanıtlamak için iki kat daha fazla çalışıyor, mermiyi yatağına daha hızlı sürüyor, yorgunluklarını saklıyor, tehlikeye meydan okuyor, erkekler sırtlarında dört yük alıyorsa onlar altı yük taşıyarak kendilerini kanıtlamaya çalışıyordu.
Kürt kadınları tam da bu cenderelerin içinden geçerek haklı savaşta kendi siyasal konumlarını kazanmışlardır. Bugün halkın dilindeki “Eger xun nayên vane keç em meşin/Bese koletî serfiraz her bijîn (Siz gelmeseniz bile biz kadınlar gidelim, Bitsin kölelik yaşasın kurtuluş)” diyen Herne Pêş marşı, bu ısrarın ve kararlılığın bir göstergesidir. Kürt kadını yalnızca savaşın içinde bir mağdur, cephe gerisinde bir yardımcı değil; savaşın yönünü, dilini ve hedefini belirleyen siyasal bir özne haline gelmeyi başarmıştır. Erkek egemen düzen açısından asıl tehdit, tam da bu özneleşme halidir.
Faşist Türk devletinin şiddetinin en çıplak haliyle karşı karşıya kalan, katledilen, esir alınan, satılan Kürt kadınları, asimilasyoncu devlet aklının temsilcilerinden Sıdıka Avar’ın Dersim’den toplayıp “medenileştirmek” üzere Elâzığ Kız Enstitüsü’ne götürdüğü mazlum “dağ çiçekleri” değil: Bugün onlar ateş çemberinde yürüyor, direniyor ve savaşıyor. Hapishanelerde kadınlar, görüşlerde kadınlar, açlık grevlerinde kadınlar, faili bilindik cinayetlerin hesabını soran kadınlar, serhildanlarda kadınlar, yüzünü dağlara dönen kadınlar, Beritanlar, Ekin Wanlar, Sakineler, Deniz Çiyalar; onların şahsında gerçekleşen tüm saldırılar egemenlerin örgütlü ve savaşan kadınlara karşı büyük korkusunun tezahürüdür.
Bu nedenle Kürt kadınlara yönelen şiddet, sıradan bir savaş vahşeti ya da kontrolsüz öfkenin sonucu olarak okunamaz. Aksine, son derece bilinçli, seçici ve mesaj yüklü bir şiddet biçimiyle karşı karşıyayız. Hedef alınan yalnızca Kürt kadınlarının yaşamı değil; onların siyasal varoluşu, direniş içindeki konumları ve kurdukları öznelik halidir.
Beden teşhirinin, parçalanmasının ve aşağılanmasının, erkek egemen iktidarın en eski disiplin araçlarından biri olduğunu biliyoruz. Çünkü beden, kadının hem en görünür hem de en çok denetlenen, hiçbir zaman kendisine ait olmayan “alanıdır.” Erkek egemen sistem, kadını tarih boyunca ya örtülmesi ya da teşhir edilmesi gereken bir varlık olarak tanımlamış; her iki durumda da onun bedeni üzerinden iktidar kurmuştur. Kürt kadınlara yönelen bu şiddet biçimi de tam olarak bu tarihsel hattın güncel bir devamıdır.
Ancak burada yeni olan, hedef alınan kadının artık edilgen değil; savaşan, örgütlenen ve karar veren bir özne olmasıdır.
Bu yüzden saldırılar, “sıradan” öldürme pratikleriyle yetinmez. Bedenlerin teşhir edilmesi, saç örgülerinin kesilmesi, aşağılanması; Kürt kadınının kazandığı siyasal konumu sembolik olarak yok etme girişimidir. Yapılmak istenen şey, “sizi yalnızca öldürürüz” demek değil; “sizi olduğunuz şeyden çıkarır, sizi temsil ettiğiniz anlamdan koparırız” mesajını vermektir. Bu, yaşayanlara dönük bir tehdittir: Direnirseniz, savaşırsanız, bedelini bedeninizle ve “namusunuzla” ödersiniz.
Burada önemli olan bir diğer nokta da bu şiddetin “sergilenme” biçimidir. Bu saldırılar gizlenmez; aksine dolaşıma sokulur, görüntülenir, paylaşılır. Çünkü amaç yalnızca cezalandırmak değil; korkuyu üretmek ve büyütmektir. Kadın bedeninin teşhiri üzerinden yürütülen bu propaganda, kadınlara uygulanan şiddeti bir güç gösterisine dönüştürerek egemenliğini tahkim etmeyi amaçlamaktadır.
Ancak bu çaba, aynı zamanda derin bir korkunun ifadesidir. Kürt kadını artık ne “dağ çiçeği”dir ne de korunması gereken bir figür. O savaşta yer alan, karar alan, komutanlaşan ve kendi sözünü kuran bir güçtür. Erkek egemen düzen açısından asıl kabul edilemez olan tam da budur: Kadının silah tutması değil; silahla birlikte tarihsel rolünü parçalayarak yeni bir düzen ihtimalini ortaya koymasıdır.
Bu nedenle Kürt kadınlara yönelen saldırılar arttıkça, bu saldırıların biçimi de daha teşhirci, daha sembolik ve daha cinsiyetlendirilmiş hale gelmektedir. Bu, erkek egemen düzenin krize girdiğinin apaçık bir beyanıdır. Kadınların sistemde açtığı gedik büyüdükçe, bu düzen kendini şiddetle yeniden kurmaya çalışmaktadır.
Bu işkence görüntüleri karşısında alacağımız tutum yalnızca kınama ya da teşhir düzeyinde kalamaz. Çünkü mesele tekil bir suçun teşhiri değil; erkek egemen savaş politikalarına karşı politik bir hattı örme sorumluluğudur.
Öncelikle bu tür saldırılar hafızaya alınmalı. Unutulan her şiddet, yeniden üretilir. Kadınlara yönelik işkencelerin belgelenmesi, teşhir edilmesi ve tarihsel kayda geçirilmesi, erkek egemenliğin normalleştirme çabasına karşı temel bir görevdir. Bunu görevi üstlenmek, zulme karşı bu savaşta biz de varız sesini bugün daha güçlü yükseltmek gerekiyor.
Bununla birlikte, kadınların özneleştiği ve önderleştiği mücadele hatları savunulmalıdır. Kadınları yalnızca “mağdur” olarak ele alan yaklaşımlar, erkek egemen savaş düzeninin dolaylı bir uzantısıdır. Biliyoruz ki kadınlar yaşamda da savaşta da özneleşmeden, önderleşmeden özgürlüğe yürüyemez. Kadın sorununun çözümü, kadınların mücadelede geri çekilmesiyle değil; tam tersine ön saflarda yer almasıyla mümkündür.
Bugün Rojava’da yaşananlar, bu gerçeği bir kez daha ortaya koyuyor: Kadınların savaştığı yerde egemenlerin payına korku düşer. Ölümü göze alarak en ileri saflara yürüyen kadın, zora dayalı tüm tahakküm biçimlerini boşa düşürmüştür. Yapılamaz denileni yapmış, yürüyemez denilen yolu yürümüş, çıkılamaz denen dağlara çıkmıştır. Kendisine biçilen rolleri de kendisine yazılan yazgıyı da paramparça etmiştir. Yatağından çıkan mermi geri dönmeyecek, önüne çıkan tüm engelleri parçalayarak hedefine yürüyecektir. Dünün bilinmeyen binlerce köle kadını, bugünün savaşçıları olarak meydana çıkmış ve yürümüştür. Kadınların örgütlü mücadelesi büyüdükçe, bu korku da büyüyecek; tarih, zincirlerini kırmaya cüret edenlerin yürüyüşüyle yazılacaktır.








