FHKC liderlerinden Hüseyin el-Halidi’nin Gazze ve Batı Şeria’daki mevcut koşullar hakkında Phileleftheros’a röportaj verdi.
Hüseyin el-Haidi’nin 7 Ekim ve öncesi, tek devletli çözüm, ABD ve İngiliz emperyalizminin bölgedeki varlığı ve birçok konu üzerine FHKC’nin anlayışını anlattığı bu röportajı okurlarımızın ilgisine sunuyoruz.
Dünyanın birçok ülkesinde hâkim olan görüş, 7 Ekim 2023’ün Orta Doğu’daki ve özellikle Gazze’deki çatışmanın başlangıcı olduğudur. Bu konudaki tutumunuz nedir?
Hüseyin el-Halidi: Filistin halkı, Filistin topraklarındaki işgale ve her türlü yerleşim faaliyetlerine 100 yılı aşkın süredir direnmektedir. Filistin mücadelesi birçok aşamadan geçmiştir ve bu uzun yıllar boyunca Filistin mücadelesinde önemli dönüm noktaları olmuştur; gerek Britanya mandasına karşı gerek Siyonist yerleşimine karşı, Filistinliler tarafından ve hatta Filistin dışından gelen başka isimler tarafından yürütülen devrimler gerçekleşmiştir. Modern Filistin mücadelesinde, Filistin halkının hedeflerine ulaşmak—özgürleşme, işgalin ortadan kaldırılması ve kendi Filistin devletlerinin kurulması—için bu mücadelede önemli aşamalar olmuştur.
7 Ekim gerçekten de Filistin mücadelesinin aşamalarında önemli bir dönüm noktasını temsil etmektedir; ancak mücadelenin temeli veya başlangıç noktası olarak görülemez. 7 Ekim, Filistin halkının onlarca yıl önce başlattığı ve hâlâ sürmekte olan bir mücadele sürecinin devamıdır. 7 Ekim’de gerçekleşenler, Filistin halkının hedeflerinin bir kısmına ulaşmak için yapılmıştır ve görünüşe göre en önemli hedeflerden biri “hapishanelerin boşaltılması”, yani 6 binden fazla Filistinli tutsağın özgürleştirilmesi girişimiydi.
Filistinlilerin 7 Ekim’de yaptıkları aynı zamanda işgal altındaki bir halkın, bu Siyonist varlığın uygulamalarına karşı bir tepkisiydi; ister Batı Şeria’daki süregelen yerleşim faaliyetleri, ister Kudüs’teki bitmeyen hırsızlık ve ihlaller, isterse de en önemlisi Gazze Şeridi’nin maruz bırakıldığı boğucu kuşatma, tüm geçişlerin kapatılması ve bu Siyonist varlığın Gazze Şeridi’ne ve Filistinlilere yönelik iki on yıldır sistematik ve açık bir şekilde artan saldırganlığına dair olsun.
Dolayısıyla 7 Ekim’de olanlar, Filistin davasının akışı içinde doğal bir olay ve normal bir tepkiydi, çünkü Filistin halkının tüm mücadele biçimleri, tarihsel haklarını geri almak ve halkımızın özgürlük ve topraklarının işgalinin sona ermesi yönündeki hayallerine ulaşmak için meşru araçlardır. Fakat 7 Ekim’e bu çatışmanın başlangıcıymış gibi bakamayız; hayır, tam tersine, bu Filistin halkının tam haklarına kavuşuncaya kadar sürecek olan kesintisiz mücadelesinin bir devamıdır.
Trump planı ve Gazze’deki ateşkes hakkında görüşünüz nedir? Bunu Filistin halkı için barışa ve siyasî bir çözüme yönelik bir adım olarak görüyor musunuz?
Hüseyin el-Halidi: Trump planı, Siyonist varlığın Gazze Şeridi’ne karşı başlattığı ve 70 binden fazla Filistinlinin şehit olmasına yol açan, iki yılı aşkın süren soykırım savaşının ardından geldi. Gazze Şeridi’ne yönelik iki yılı aşkın süre devam eden bir soykırım savaşı vardı; bu faşist Siyonist varlık tarafından üniversiteler, okullar, hastaneler ve şeritteki yaşamın tüm unsurları da dahil olmak üzere bütün altyapı yok edildi. Bu iki yıl boyunca dünyanın gözleri önünde süren soykırım savaşı, sınırsız Amerikan ve emperyalist destek, uluslararası sistemin sessizliği ve bölgedeki bazı kukla rejimlerin iş birliği nedeniyle durmayacak gibi görünüyordu. Bu koşullar altında, direniş güçlerinin öncelikli olarak istediği —ve hatta genel olarak Filistin halkının en önemli talebi— Siyonist varlığın Gazze’de başlattığı soykırım savaşının ve etnik temizlik saldırısının durdurulmasıydı.
Elbette ABD bu savaşta tarafsız bir aktör değildir; bilakis bu Siyonist varlığın savaşının ana destekçisi, yönlendiricisi ve sürükleyicisidir. Dolayısıyla Trump planını, öncelikle, soykırım savaşının durdurulmasının bir aracı olarak gördük, görüyoruz. Filistinli gruplar da plana bu ilke üzerinden yaklaştı: “Soykırım savaşını durdurmak ve Filistin halkının taleplerini gerçekleştirmek istiyoruz.” Bu anlayıştan hareketle Filistin direniş güçlerinin yanıtı şöyle oldu: savaşı durduracak maddelere evet, ancak egemenlik, ulusal haklar ve Kendi Kaderini Tayin Hakkıyla ilgili maddeler tüm Filistin halkının ortak kararına bırakılmıştır.
Trump planını, Gazze Şeridi’nde yaşanan katliamı ve yıkımı sona erdirecek bir araç olarak karşıladık; ancak tüm direniş güçleri, bizim de dahil olduğumuz şekilde, bu planla ilgili pek çok eleştiri ve olumsuzluğu kaydetti. Bununla birlikte ister iç koşullar ister dış koşullar isterse savaşın ulaştığı boyutlar olsun, Filistin tarafını bu planı kısmen kabul etmeye iten bir baskı unsuru oluşturdu; çünkü dediğim gibi, en temel öncelik soykırım savaşını durdurmak ve Gazze Şeridi’ndeki kan dökülmesini engellemekti.
Fakat Trump planı, tam bir siyasî çözüme götüren yol olarak görülemez. Filistin haklarının elde edilmesi ancak Filistin halkının mücadelesi ve davamızla dayanışma içinde olan uluslararası güçlerin kararlı desteğiyle sağlanabilir; bu da Filistin’deki tüm ulusal eylem güçleri arasında daha fazla çalışma ve daha fazla istişare gerektirmektedir ki Filistin davasını tasfiye etmeyi amaçlayan projelere engel olunabilsin.
Kısacası, Trump planı ya da Amerikan emperyalizmi veya ABD tarafından ortaya konan tüm planlar, Filistin halkı için adil siyasî çözümler sağlama yönünde ilerleyemez. Ancak belki de Filistin halkının ve Filistin davasının içinde bulunduğu zor koşullar ve dönemin gereklilikleri, Filistinli müzakerecileri bu planı temel haklarımızdan ödün vermeden kısmen kabul etmeye itmiştir. Gerekli olan şey, soykırım savaşını durdurmak ve Filistin halkını Gazze Şeridi’nden sürme planlarını boşa çıkarmaktı. Trump planının kısmi kabulünü bu mantıkla anlıyoruz; fakat bu, yolun sonu anlamına gelmemektedir. Mücadele hâlâ sürüyor ve gereken, Filistin ulusal davasını aşındırmayı hedefleyen tüm projelere karşı durmak için safları birleştirme yönünde çalışmaya devam etmektir.
İsrail’in Gazze ve Batı Şeria işgaline Hamas ile birlikte mi direndiniz? Bu iş birliği Filistinlilerin ulusal liderliği için bir geleceğe sahip olabilir mi?
Hüseyin el-Halidi: Burada şunu ayırt etmemiz gerekir: Siyonist varlık soykırım savaşını başlattığında, bu savaşı sanki belirli bir örgüte —Hamas’a— karşıymış gibi göstermeye çalıştı. Elbette biz meseleyi bu sahte Siyonist propagandayla anlamıyoruz. Siyonist varlık, Filistin halkının tamamını ve ister Gazze’de ister Batı Şeria’da isterse Filistin halkının bulunduğu tüm bölgelerde, tarihî Filistin’de veya onun dışında olsun, mevcut tüm direniş güçlerini hedef almaktadır.
Direniş kültürü, Filistin halkının yürüttüğü direniş ilkesi ve bunun da ötesinde bölgede Siyonizm’e ve Siyonist-emperyalist yayılmacılığa karşı tüm direniş biçimleri açıkça hedef alınmaktadır. Dolayısıyla savaş Hamas’a karşı değildi; bu savaş, yani soykırım savaşı, Filistin halkının varlığını ve başta Filistin direniş güçlerini hedef almıştır. Hamas, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, İslamî Cihad hareketi ve diğer direniş güçleri dahil olmak üzere tüm direniş örgütleri, Gazze Şeridi’ndeki Filistinli halkımızı savunmak için bu Siyonist varlığa karşı birleşik bir şekilde durdu. Bu Siyonist varlık, elindeki modern emperyalist silahlarla ve sahip olduğu tüm yıkıcı teknolojiyle, silahsız bir halka karşı harekete geçmişti.
Direniş güçlerinin karşı koyma kapasitesi sınırlı olsa da onların asıl dayanağı, sebat etme iradesi ve Siyonist-Amerikan planlarını boşa çıkarma kararlılığıdır.
En modern teknolojilere sahip olan, ABD ve başka birçok devletçe en üst düzeyde desteklenen bu düşmana karşı, Filistin halkı açısından birleşik bir ulusal liderlik oluşturmayı zorunlu kılan bir aşamaya gelmiş bulunuyoruz; ancak böylelikle Filistin’in sesi, Siyonist varlık ile onu destekleyenler ve ABD tarafından yürütülen tüm hamlelere ülke tarafından en üst düzeyde desteklenen bu düşmana karşı, Filistin halkı için birleşik bir ulusal liderlik oluşturmayı gerektiren bir aşamaya gelmiş bulunuyoruz; böylece Filistin’in sesi Siyonist varlık tarafından bu varlığı destekleyenler ve ABD tarafından yürütülen tüm hamlelere karşı net biçimde ortaya konabilsin.
Şu anda Filistin halkı ve ulusal güçlerinden istenen şey birlik olmaktır ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi de dahil olmak üzere çoğu direniş gücü, en başından beri bu soykırım savaşına ve dönemin meydan okumalarına karşı koymak için birleşik bir ulusal liderlik ve birleşik bir Filistin stratejisi olması gerektiğini talep ediyordu. Ulusal birlik stratejik bir güçtür ve hiçbir direniş gücü tek başına hareket ederek ve kendi fikir ve stratejilerini diğer ulusal güçlere dayatarak başarılı olamaz. Bugün gerekli olan şey birlik ve dönemin meydan okumalarına karşı koymak ve Filistin halkının tarihsel taleplerine ulaşmanın yolunu açmak için ortak bir ulusal strateji üzerinde uzlaşmaktır.
Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, 1967’deki kuruluşundan bu yana tek devletli çözümü destekledi. Hâlâ bu vizyonu savunuyor mu?
Hüseyin el-Halidi: Filistin meselesine dair çözüm arayışlarında iki devletli ya da tek devletli model sıkça gündeme gelir. Ancak iki devletli çözüme ilişkin olarak şunu açıkça bilmeliyiz: İsrail, toprağı bütünüyle kontrol etmeyi ve halkı sürmeyi hedefleyen yayılmacı bir yerleşimci varlıktır. Bu, Siyonist projenin başlangıcından beri —hatta bu varlık 1948’de resmen kurulmadan önce— temel hedefidir. Zira Balfour Deklarasyonu’ndan önce başlayan yerleşim hareketleri, Britanya Mandası döneminde daha da hız kazanmıştır. Bu projenin özünde ise, Filistinliyi öldürme, yıkma veya yerinden etme dahil her türlü yöntemle topraklarından söküp atma amacı yatmaktadır.
Son iki yılda Gazze Şeridi’nde yaşananlar sadece bunun bir parçasıdır; çocuklar, kadınlar ve yaşlılar dahil öldürme operasyonları, bu Siyonist varlık kurulmadan önce de Haganah ve benzeri Siyonist çeteler aracılığıyla yürütülen ve kalıcı hale gelen politikalardı; çünkü Siyonist doktrine göre “iyi Filistinli, ölü Filistinlidir.” Dolayısıyla Gazze Şeridi’nde yaşananlar istisnai bir durum değildir, sahneler tarif edilemez olsa bile.
Bu nedenle bu Siyonist projenin hedeflerini ancak Filistin varlığının ortadan kaldırılması yönünde anlayabiliriz; dolayısıyla bu Siyonist varlık mevcut olduğu sürece Filistin halkının haklarının gerçekleşmesi imkânsızdır. Bugün bu Siyonist varlık içinde Netanyahu ve diğerleri yalnızca Yahudilere ait bir ulusal devlet, bir Yahudi devleti fikrinden söz ediyorlar; üstelik yalnızca Filistin için değil, “Büyük İsrail” için konuşuyorlar; çünkü Siyonist emeller Filistin topraklarının ötesine uzanmaktadır. Çatışmamızın doğasını biz böyle anlıyoruz. Bu nedenle iki devletli çözüme dair söylenenlerin tümü açıkçası gerçekçi değildir ve toprağın sahibi ve hakkın gerçek sahibi olan Filistin halkının taleplerini karşılamamaktadır.
Siyonist varlık her zaman bir Filistin devletinin varlığını reddetmiş ve açıkça buna izin vermeyeceğini söylemiştir; bu konuda bu varlıkla ilgili yeterince tecrübemiz de vardır. Oslo Anlaşmalarını hatırlarsak —ki diğer Filistinli tarafların onayı olmadan yalnızca tek bir Filistin tarafıyla imzalanmıştı— Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulmasını ve daha birçok hususu içeriyordu; fakat aradan on yıllar geçtikten sonra ne olduğuna bakalım: Bugün Batı Şeria boğucu kantonlara bölünmüştür, yerleşimci sayısı katlanarak artmıştır ve bir milyona yaklaşmaktadır; Kudüs’ü alıp varlığın “ebedi başkenti” ilan etmişlerdir ve Gazze Şeridi’ni kuşatıp boğmuşlardır.
Dolayısıyla ne stratejik olarak ne de reel olarak iki devletli çözümün herhangi bir imkânı vardır. Bu nedenle çözüm, herkesin din, inanç fark etmeksizin eşit yurttaşlık temelinde birlikte yaşadığı, Filistin halkının topraklarına dönüş hakkını tam olarak sağlayan ve haklarını ihlal eden saldırgan Siyonist yerleşimcilerin olmadığı tek, demokratik ve seküler bir devlet olarak kalmaktadır.
Bu, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi tarafından öncelikli olarak benimsenen çözümdür. Biz, herkesin eşitlik içinde, tam hak ve sorumluluklarla yaşadığı, Filistin ulusal topraklarının tamamında kurulu bir Filistin devleti istiyoruz.
Çeviri: Yeni Demokrasi








