5 Şubat, Perşembe
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle

Anasayfa » Dogmalar ve Devrim: “Dogmatik Sol” Eleştirilerine Yanıt

Dogmalar ve Devrim: “Dogmatik Sol” Eleştirilerine Yanıt

15 Aralık 2025
içinde KOLEKTİF DOĞRULTU, Yazılar
Facebook'ta PaylaşX'te PaylaşWhatsappTelegram
Google Haberler Google Haberler Google Haberler
ADVERTISEMENT

Geçen sayıdaki yazımızı “devrimci hareketin tartışması gereken temel konuların geniş kitleleri kapsayan örgütlenmelerin sorunları olmalıdır” diyerek sonlandırmıştık. Anti emperyalist, anti feodal ve anti faşist bir hatta ilerlemenin bu kapsayıcılığı sağlayacağını savunduk. Şimdi kimi tutum ve yaklaşımları bu kapsayıcılık bakımından tartışacağız. Bu, farklı anlayışlara yaklaşımımızdaki yöntem ve tarzın da aydınlanmasını sağlayacaktır. Çünkü söz konusu meselede eleştirildiğimizi, “birlik” gibi “stratejik” bir meselede duyarsız, hatta küçümseyici davrandığımızın iddia edildiğini biliyoruz.

Öncelikle “birliktelikten” kastımızın, farklı stratejilere sahip olanların eylemde birliği olduğunu tekrar edelim. Bunun dışındaki “birleşik mücadele” iddialarının “kendini reddetmeyi” ya da “kendini reddetme çağrısını” içerdiğini açıkladık. Konu, bu seviyede ele alındıkça ilerleme sağlanamayacaktır ya da başka bir amaca hizmet edecektir. Buradaki “başka amaç”, tartışma “strateji değiştirmekle” sonuçlandığı durumda hasıl olacak amaçtır. Daha geniş bir birlik yaratmak adına “yutulmayı” kabul etmek elbette bir tercihtir. Dogmatik olmamak için “çizgimiz yanlıştı” diyerek ya da “koşullar değişti, biz de değişiyoruz” anlayışıyla farklı bir niteliğe yönelmek her zaman mümkündür. Bu, kabaca söylemek gerekirse, bir özgürlük meselesidir: dileyen istediği yöne gidebilir; bu tercihin sonuçta bir bataklığa çıkması, o kişiye zincir vurmayı gerektirmez. 

“Dogmatik Sol” ve İlkeler

“Dogmatik sol” ithamını üstümüze alıyoruz. Çünkü mesele, bu ithamın kime yöneltildiği değil, onun içerdiği anlamların bizzat savunduğumuz bir konum olmasıdır. Marksist-Leninist-Maoist çizginin değiştirilemez ilkeleri —sınıf mücadelesinin belirleyiciliği, örgütlenme ve kitle çizgisi, devlet ve sosyalizm teorisinin kesinlikleri— “aşıldı” iddiasıyla tartışmaya açıldığında konumumuzu, “dogmatik” diye yaftalasalar da sahipleniriz. Dogmalarımızın olmadığını söylemiyoruz; tersine, dogmalarımız vardır. Bunlar, belirli tarihsel süreçlerin temel özelliklerinden türeyen ve o süreç sürdükçe geçerliliğini koruyan fikirlerdir. Emperyalizm, doğası gereği sömürgeciliği, işgali, savaşları ve devrimci durumu kaçınılmaz biçimde içerir. Aynı şekilde sınıf mücadelesi de devleti, diktatörlüğü ve devrimi zorunlu olarak içerir. Bizden bunları “aşmamız” istendiğinde yanıtımız açıktır: Dogmalarımızı sahipleniyoruz.

Şimdiki tartışmalarda temel meselenin tam da bu olduğunu düşünüyoruz. Bu mesele açık biçimde ortaya konmalı, saflar netleşmeli ve tartışma keskinleşmelidir. “Dogmatik sol” ithamını devrimci konumda ısrar ettiğimiz için üstümüze alıyoruz.

Bu konunun açık bir nitelik kazanması için, Nimet Sevim imzalı 15 Kasım 2025 tarihli “Dogmatizmin çıkmazı” başlıklı yazıyı değerlendireceğiz. Belli başlı ithamlar bu yazıda dile getirilmiş görünüyor. “Dogmatik soldan” gelen eleştirilerin “sınıflardan kopuk”, “devrim karşıtı” ve “uzlaşmacı” gibi damgalamalardan ibaret olduğu iddia ediliyor. Dediğimiz gibi, bu ithamların doğrudan muhatabı değiliz; ama aynı zamanda bunun kimlere yöneldiği açık da değil. Muhatap olarak “dogmatik sol” damgası var. Eleştirilerimizin içeriğinde tüm bu tespitler var. “Sınıf bakış açısından yoksun” iddiamız en başından beri var; bugün de sürüyor. Sadece, eskiden bu bakış açısından hareket edildiği iddia edilirdi. Şimdi sınıf bakış açısının yanlışların kaynağı olduğu ileri sürülüyor. “Devrim karşıtlığı” iddiamız olmadı; ama devrimin amaçlanan bir eylem olmadığı da açık. Uzlaşmacılık ise “yeniden sosyalizmin” temel özelliği. Bunun apaçık savunulduğuna birçok kez tanık olduk. Üstelik sadece politik düzlemde değil, felsefe alanında bunun “teorisi” de yapıldı Öcalan tarafından. Marks’ı aştığını ileri süren Öcalan, bu alanda Hegel’in haklı olduğunu ileri sürerek “uzlaşmanın” —bizim deyişimizle “ikinin bir olmasının”— mümkün ve doğru olduğunu savundu. Çatışmacı felsefî anlayışın tarihsel bir hata olduğunu, çeşitli yanlışlara yol açtığını ileri sürdü. Ancak “Sosyalizm, tartışmayı ve düşünsel çoğulculuğu reddeden donmuş bir dogma mı, yoksa kendini sürekli yenileyen, çağın sorunlarıyla hesaplaşan canlı bir düşünce mi olacak?” sorusunun ima ettiği çerçeve yanıltıcıdır. Zira tartışma veya “düşünsel çoğulculuk”, sosyalizmin reddettiği şeyler değildir; aksine, sosyalist düşüncenin gelişiminin zorunlu öğeleridir. Kavramlardaki değişimleri ve bu değişimlerin ideolojik yönlendirmelerini bir kenara bıraksak bile, sosyalizmin zaten “birin ikiye bölünmesi” ilkesine dayanan ve çatışmayı toplumsal ilerlemenin motoru olarak gören bir felsefeye sahip olduğunu görürüz. Bu nedenle tartışmayı yalnızca gerekli görmekle kalmaz, aynı zamanda ona yazgılı olduğunu da bilir.

“Yeniden sosyalizm” ile dile getirilen fikirler ilk defa ileri sürülmüyor. Sadece yineleniyor. Dolayısıyla biz de bu fikirleri ilk kez eleştirmiyoruz. Eleştirilerimizin bir tartışmaya dönüşmemesi, söz konusu fikirleri savunanların bir tercihi olarak gelişti şimdiye kadar. Bundan sonra da farklı olmayacağını öngörüyoruz. Çünkü bu fikirler tarihin geçmiş sayfalarında birçok kez dile gelmiştir, savunulmuştur. Öcalan, çoğunlukla bu görüşleri yinelemektedir. Kısmen ona ait olan fikirler de söz konusudur ki, bu da günün bilgisiyle birlikte kaçınılmazdır. Sorun şu ki, Öcalan bunları Marksizmi aşmak olarak ileri sürüyor. Onu savunanlar da böyle yaklaşıyor. Şimdi Nimet Sevim de (Yeni Özgür Politika’da yayımlanan Nimet Sevim-Dogmatizmin Çıkmazı başlıklı yazı) aynı yolu izliyor. Sosyalizmin deneyimini aşmak adına onun temel karakterini, tezlerini reddediyor.

Bu tutum Nimet Sevim’e özgü değil, genel bir tutum ve içten içe sosyalist eğilime sahip geniş bir ulusalcı kesimi de etkisi altına alıyor. Bununla sınırlı kalmıyor, düne kadar devrim, sınıf mücadelesi içinde Marksizm ve Leninizmin öğretilerini temel almış neredeyse bütün hareketleri de etkiliyor. Buradaki etkiyi hem pratikte görüyoruz hem de söz konusu fikirlere karşı savunmasız kalmalarında.

Nimet Sevim’in “dogmatik sola” eleştirilerinden devam edelim.

Nimet Sevim, sınıflar gerçeğinden kopma eleştirisine karşı “Bu iddia ciddi sorunlar barındırıyor. Her şeyden önce, sınıf indirgemeciliği ile sınıf analizi aynı şey değildir.” diyerek baştan yanlışa karşı yanlış bir savunmaya girişiyor. Böylece doğrunun üzerine bir örtü çekiyor. Sınıf gerçeği “sınıf indirgemeciliği” olarak tanımlanıp “indirgemeci” anlayış eleştiriliyor. “Ekonomizm” dediğimiz akım indirgemeci bir anlayıştır örneğin. Bunu “dogmatik sol” eleştirisinde kullanmak bir tür çarpıtmadır. “Dogmatik sol”, bu akımla arasına önce Marks ve Engels zamanında, devamında Lenin’le birlikte, en son da Maoizmle birçok kez kalın çizgiler çekti. Amansız eleştirilerle devrime sırt çeviren bu anlayışın tahakkümünü birçok kez kırdı.

Kadın Sorunu ve İkincil Çelişki Tartışması

Nimet Sevim, “dogmatik solun” örneğin kadın sorununu “ikincil çelişki” sayarak görmezden geldiğini ileri sürüyor. Pek revaçta olan bu görüş yanlıştır. Bir şeyin “ikincil çelişki” olması, onun görmezden gelinmesine neden olmaz. Söylenen şudur: Sınıf çelişkisi var oldukça diğer tüm çelişkiler yeniden yeniden üretilir. Çünkü sınıf hegemonyası, toplumsal üretimin bir sonucudur. Toplumsal üretimin genel karakteri değişmedikçe var olan tüm çelişmeler, hatta bu çelişmelerden türeyen fikirler de varlığını korur. Bunu “görmezden gelmek” diye sunmak bir tartışma üslubu değildir; gerçeğin kendisinden kaçma yöntemidir. Kadın ezilmişliğinin devrimci hareket tarafından görmezden gelindiği iddiası, komünist hareketin —ve daha geniş anlamda bütün devrimci hareketin— kadının kurtuluşu üzerine yürüttüğü teorik çalışmaları ve pratik birikimi yok saymaktır. Bu iddia, burjuva feminist hareketin devrimci harekete yönelttiği çarpıtmaların tekrarıdır.

Elbette bugün kadın hareketinin ulaştığı düzey, cinsiyet ayrımcılığına karşı daha da gelişmiş ve genişlemiş olan toplumsal bilinç ve farklı cinsel kimliklerin bilimsel olarak anlaşılması, geçmişe kıyasla daha ileri bir evreye işaret eder. Bu ileri evreden hareketle Marksist hareketin, dolayısıyla “dogmatik solun” geçmiş pratiğinin horlanması abesle iştigaldir. Kadının ezilmişliği, “dogmatik sol” için başından beri temel sorunlardan biri olmuştur. “İkincil çelişki” kapsamında ele alınması, onun önemsiz görülmesinden değil; toplumsal kurtuluşun önündeki başlıca engelin sınıf tahakkümünün ya da sınıfların varlığı, başka biçimde ifade edersek özel mülkiyetçiliğin varlığından kaynaklanan bir olgudan ötürüdür. Bu objektif bir gerçekliktir; niyetle, sübjektif öğenin tespitiyle değişebilecek bir durum değildir. Dolayısıyla ileri bir evrede olmak, önceki birikimin inkârını değil, onun üzerine eklenen yeni halkayı ifade eder. Kadın ezilmişliğine karşı mücadelenin bugünkü derinliği, önceki mücadele deneyimlerini silikleştirmeyi değil, onları tamamlamayı gerektirir.

Nimet Sevim’in “(sosyalist) yaklaşım kadın ezilmişliğini ‘ikincil çelişki’ sayarak görmezden geldi” iddiası, bu tarihsel gerçekliği bütünüyle inkâr etmektedir. Bu noktada burjuva feminizmine doğru bir savruluş söz konusudur. Çünkü feminizmin aynı tarihsel süreçte ortaya çıkan ciddi handikaplarını —işçi sınıfını bölen politik karakterini, devrimi reddeden tutumunu, kapitalizme verdiği ödünleri ve onunla kurduğu uyumu; işçi ve emekçi kadınları dışlayarak elit veya burjuva kadına öncelik tanıyan yaklaşımını— sorun etmemek ancak böyle bir savruluşun sonucu olabilir. “Dogmatik sola” yaklaşımdaki kabalıkla, feminist harekete yaklaşımdaki toleranslı tutum sorgulanmaya değerdir.

Ekoloji ve Ulusal Soruna Yaklaşım

Aynı cümlenin devamında bu yöntemi çevre bilinci bakımından da, ulusal ve etnik sorunlar bakımından da tekrar ediyor Nimet Sevim. Ekolojik yıkımın meşrulaştırıldığını, ulusal ve etnik sorunların da ertelendiğini ileri sürüyor. Toplumsal üretimin kaçınılmaz biçimde büyümesini, üretim araçlarının gelişimindeki engellenemez ilerlemeyi tespit etmek, “ekolojik yıkımın meşrulaştırılması” olarak sunuluyor. Bu eleştiride, “tarihsel sürecin belli bir özne tarafından kontrol edilebilir olduğunu iddia eden” bir yaklaşım var. Kapitalizmi tüm ayrıntılarıyla, en yaygın görülen unsuru metadan hareketle çözümlemiş olan Marks’ın özel mülkiyetçi anlayışla olan ideolojik ve siyasî hesaplaşmasını görmezden gelen ya da görmeyen, daha doğrusu kavramak istemeyen bu yaklaşım, kaba olmaktan çok daha fazlasını içeriyor. Proletaryanın tarihsel rolünün ortaya çıkış koşullarını inkâr ederek, sınıfsız ve sınırsız topluma geçişin dinamiklerini reddediyor. Bunu, işçi sınıfı birliğinden bir “söylem” diye bahsederek açığa vuruyor. İşçi sınıfının birliği, kapitalizmin ürettiği koşulların bir sonucudur; bu nedenle gene niyetten bağımsız bir objektif duruma karşılık gelir. Burjuvazinin sosyalist harekete belli başlı saldırılarından biri, tarihsel sürecin objektif gerçekliğini, yani devrimlerin, sınıfsız topluma doğru ilerleyişin kaçınılmazlığını bir niyete indirgemesidir. Sübjektif öğenin, dolayısıyla her tarihsel dönem için bir öznenin tarihi belirleyebildiği iddiasına dayanan bu saldırı, hem materyalizmin reddini içerir, böylece bilimsel bakış açısını temelden yıkar, hem de içinde olduğumuz tarihsel süreçte öznelerin kaçınılmaz rolünü “yıkıcılıkla” geçersizleştirmeye, kitleler üzerinde gerici fikirlerin ya da devrim karşıtı fikirlerin hegemonyasını sürdürmeye yol açar. Ekolojik yıkım, kapitalizmin gelişmesinde kaçınılmaz bir sonuçtur ve bu yıkım, kapitalizm yani burjuva düzen tümden tasfiye edilmedikçe sürer. Buradaki temel unsur, toplumsal üretimin kaçınılmazlığıdır. Kapitalizm, bu kaçınılmazlığın bir sonucu olarak ekolojik yıkıma yol açmaktadır. Burada öznenin rolü, tarihsel bir roldür. Patronlar kötü oldukları için sömürmezler; üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetçilik, toplumsal üretimde sömürüyü zorunlu kılar.

Sömürü bir toplumsal sistem sorunudur. Patronların bunun içindeki rolü kişisel isteklerle açıklanamaz. Hakeza işçi sınıfının birliği de aynı sürecin bir başka sonucudur. Bu birliğin siyasî içerik kazanması, bir toplumsal devrime doğru ilerlemesi ise özneyi gerektirir. “Dogmatik sol” da bu kaçınılmazlıkları sosyalist bilinçle buluşturmak üzere ortaya çıkar. Bu anlamda Marksizm, proletaryanın bilimsel olduğu kadar ideolojik tutumudur da. Nimet Sevim, bu diyalektik ilişkiyi temelde materyalizmi yadsıyarak, ekolojik yıkımın bir özne istencinin ürünü olduğunu ileri sürmüş olarak reddediyor. Oysa “dogmatik solun” meşrulaştırdığı bir yıkım yoktur; yıkım bir gerçeklik olarak vardır ve içinde olduğumuz yüzyılda bu yıkım çok daha yoğun ve derindir. Olası bir dünya savaşının “kıyamet” senaryolarına denk geleceğinden kimsenin şüphesi yoktur. Nimet Sevim de bu yüzyılın insanıdır. Bu yüzyılın her insanı bunu gördüğünde ve ifade ettiğinde onu meşru görmüş olmaz. Eğer devrimci bir bireyse, bu yoğun yıkımı engelleyecek devrimler için mücadelesini artırır. Ya emperyalizmin neden olacağı savaşlarla devrimlerin önü açılacak ya da devrimlerle emperyalizmin neden olacağı savaşlar engellenecek…

Ulusal ve etnik sorunların ertelendiği iddiası da benzer biçimde yanlıştır. Dogmatik sol, ne ulusal sorunları ne de başka sorunları ertelemiştir. Hemen hiçbir toplumsal soruna ilgisiz kalmamış ya da göz yummamıştır. Kuşkusuz her bir sorun için her bir döneminde yeterince yanıt olabildiği, çözümler geliştirebildiği, doğru politikalar geliştirilebildiği ve benzeri şeyler de söylenemez. Hatalar, yetersizlikler ve dolayısıyla eleştirilecek, geliştirilecek tonla pratik söz konusudur. Ne var ki “ertelemek, görmezden gelmek” gibi sonuçlar üreten indirgemecilik eleştirisi doğru değildir. Tüm 20. yüzyıl boyunca komünist hareketin hemen her toplumsal sorunla ilgili çalışması, örgütlenmesi, politikası olmuştur. Peki, Nimet Sevim ulusal ve etnik sorunların ertelenmesinden nasıl söz edebiliyor? Çünkü Nimet Sevim, sosyalist hareketin temel doktrinlerinden olan iktidar sorununa yaklaşımını reddediyor. İktidarın işçi sınıfının eline geçmesi doktrinini, yani sosyalizme geçiş amacını yanlışlıyor. İktidar olunmadan da temel toplumsal sorunların çözülebileceğini ileri sürüyor. “Yeter ki halkı örgütleyelim” demeye getiriyor. Oysa sosyalist hareket, hemen her yerde devrimi örgütlerken “çözümler” geliştirir ve halkın iktidarını gerçekleştirdiği her durumda bu çözümleri hayata geçirir. Sovyetler, Devrimci Halk Komiteleri, Kızıl Siyasî İktidar organları gibi çok bilinen örgütlenmeler bu pratiğin ürünüdür.

“20. yüzyıl sosyalizminin en büyük sorunlarından biri, tüm toplumsal çelişkileri sınıf çelişkisine indirgemesiydi.”

Burada dile getirilen eleştirilerin temel dayanağı işte bu iddiadır. Oysa tüm toplumsal çelişkilerin sınıf çelişkisinden kaynaklandığı görüşü, evet, Marksist bir görüştür; ancak bu, ne sınıflardan önce toplumların varlığını reddeder ne de sınıfsız ilkel toplulukların çelişkisiz olduğu gibi bir tez ileri sürer. Aksine Marksizm, çelişkisiz bir toplumdan —ya da çelişkisiz herhangi bir şeyden— söz etmez. Her şeyin kendi iç çelişkilerini barındırdığını savunur ve ancak bu çelişkilerin kavranmasıyla şeylerin anlaşılabileceğini ileri sürer. Sınıf çelişkisi insanlık tarihinin belli bir döneminde, özel mülkiyetçiliğe geçişle başlamış ve sonraki tüm toplumların gelişiminde belirleyen olmuştur. Görüş budur. Bu indirgemecilik değildir; belirleyene işaret etmektir ve tüm diğer çelişmelerin açıklamasını, gelişimini, çözüm yolunu belirleyenden hareketle ortaya koymayı getirir. Toplumun bütün diğer sorunlarına ilgisizlik ya da onları bilinmeze ertelemek değil, bu toplumun bütün sorunlarına bilimsel bir yolla ulaşmak ve onları bilimsel bir yolla çözmek için bir yoldur. İddia sahibinin “dogmatik solun” kadının ezilmişliğine, ulusal sorunlara, çevre sorunlarına, halkın her türden sorununa ve bunlar karşısında örgütlenmesine ilgisizliğinden söz etmesi, devrimci tarihe yabancı olmasından ya da yabancılaşmasından başka bir şekilde açıklanamaz.

Son döneme damgasını vuran gerilemeyi, sözü edilen türden bir “indirgemecilikle” açıklamak da mümkündür. Ne var ki bu, bizim ifadelerimizle Marksizmden, iddia sahibinin ifadesiyle “dogmatik soldan” bir sapmaya tekabül eder. “Dogma” olarak tarif edilen yukarıda konu ettiğimiz kavramlar, ilkeler, çizgilerden sapmalar olduğu ölçüde sosyalist hareket gerileme yaşadı.

Nimet Sevim, “Öcalan’ın sınıf analizini reddetmediğini, aksine zenginleştirdiğini” iddia ederek dogmatik solun indirgemeciliğini mahkûm ediyor. Oysa Öcalan’a yönelik eleştiri, görüşlerinin sınıf analizi içermemesi değildir. Eleştiri, sınıf bakış açısından yoksunluktur. Proletaryanın sınıf çıkarlarını temel almaması, burjuvaziyle uzlaşma yolu araması ve hatta bunu bulduğunu ilan etmesidir. Sınıfların varlığını reddetmek sıradan bir burjuvanın da reddetmediği bir gerçekliktir. Marks “Sınıfların varlığı ya da sınıf mücadelesi benim tarafımdan keşfedilmiş değildir. Benden önce burjuva tarihçiler de, burjuva iktisatçılar da bu gerçeklerin gelişimini anlatmışlardı.” der Weydemeyer’e 1852 tarihinde yazdığı mektubunda. Bu gerçekliktir ve Öcalan da bunu reddetmez elbette. Fakat gene Marks aynı mektupta şunu söyler: “Ama onların söylemediği şey, bu sınıfların yalnızca üretimin belirli tarihsel aşamalarında ortaya çıktığı ve sınıf mücadelesinin zorunlu sonucunun proletaryanın siyasal egemenliği olduğudur.”

İşte Öcalan’ın reddettiği şey Marks’ın bu temel görüşüdür. O, “bu sınıfların yalnızca üretimin belirli tarihsel aşamalarında ortaya çıktığını” önemsizleştiriyor ve toplumsal üretimde sınıfların rolünü anlamsızlaştırıyor; hatta bunu açıklamayı “kapitalizmi meşrulaştırmaktır” diyerek aştığını ileri sürüyor. Devam edip bu sürecin “zorunlu sonucunun proletaryanın siyasal egemenliği olduğu” tezini de reddediyor. Öcalan’ın “sınıflardan kopuk toplumsal mücadele ve oluşumları” savunmakta olduğu iddiasının temeli budur. Nimet Sevim, Öcalan’ın “sınıf mücadelesini toplumsal cinsiyet, ekoloji, ulusal mesele ile kesişimsel bir perspektifte ele aldığını” ve bunun da “sınıftan kopuş değil, sınıf analizinin derinleştirilmesi” olduğunu ileri sürüyor. Bu açıklamada Marks’a ait keşfin reddi yalnızca başka bir biçimde ifade ediliyor.

Uzlaşmacılık ve Sosyalizm

Son olarak uzlaşmacılık eleştirisine verilen yanıta değineceğiz. Burada Nimet Sevim gene bir çarpıtma yoluna gidiyor. Uzlaşma eleştirisinin kadın hareketini, çevre sorunlarını mücadeleye katmak olmadığı çok açıktır. Aksine bu hareket ve halktan gelen başka hareketler de, bu sorun ve halka ait başka sorunlar da devrimci mücadelenin kapsamında hep olmuştur. Uzlaşma denen şey, proletaryanın iktidarını reddetmeye dayanan görüştür. Bu görüş, sınıflar mücadelesinin yerine sınıf iş birliğini, uzlaşmacılığı koymak anlamına gelir. Marks’a ait temel görüşün reddinden söz edildiği açık olmalıdır. İktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi ve bir proletarya diktatörlüğü sürecinin başlaması Öcalan tarafından açıkça reddedilmiştir. Nimet Sevim de bu düşünceyi tam olarak savunmaktadır. Uzlaşmacılık budur.

Yazının son bölümünde olduğu gibi uzlaşma siyasetinin sonuçlarını okuyoruz. Kadın mücadelesinin burjuva feminizmi olarak reddedildiği iddiası, burjuva feminizmiyle uzlaşmanın bir argümanı olarak dile geliyor. Burjuva feminizmi yok mudur? Emekçi ve işçi kadınları mücadelenin dışına iten, onları mücadelenin asli unsuru olarak görmemenin bir eleştirisi yok bu yaklaşımda. Gene feminist değil de Marksist olan kadın mücadelesinin deneyimlerini inkâr ediyor.

Uzlaşmacılık burada durmuyor elbette. Örneğin Stalin önderliğindeki Sovyet deneyimini, yani proletarya diktatörlüğünü “büyük terör” diyerek reddeden ve burjuvazi ile uzlaşmayı temel alan tutumu okuyoruz. Lenin önderliğinde karşı devrimci ayaklanmaların bastırılmasının reddini okuyoruz. Buradaki ithamlar, proletaryanın burjuvazi üzerindeki diktatörlüğünü ve burjuvazinin karşı devrimci varlığını, onun sosyalizme her yoldan saldırmaya cüretini, sosyalizmde sınıf kavgasının amansızca süreceği gerçeğini reddediyor. Diyor ki: “Ekolojik krizle mücadele etmeli ve bu ‘burjuva safsatası’ değil, insanlığın varlık meselesidir. (…) Toplumsal cinsiyet eşitliğini merkezine almalı, çünkü dünyanın yarısı kadın ve onların özgürleşmesi olmadan gerçek bir özgürleşme olamaz. Farklı kimlik ve inançlara saygılı çoğulcu bir yaklaşım benimsemeli, çünkü tektipleştirme özgürleşme değil, baskıdır…”

Bu yaklaşım, özünde sosyalist harekete karşı ölçüsüz bir saldırı niteliğindedir. Dürüst bir sosyalist analiz, bu ithamların yersiz olduğunu; kaynağının ise geçen yüzyıldan bugüne burjuvaziye ait ideolojik birikim olduğunu ortaya koyar ve bunlardan uzak durur.

Özetle, Nimet Sevim burjuvazinin biriktirdiği mermilerle proleter harekete ateş etmektedir; ancak gerçekler görünmez ama çelikten bir zırhla korunmaktadır. Bizim görevimiz bu gerçekleri ısrarla ve kararlılıkla savunmak, gerektiğinde defalarca savunmaktır. Kuşkusuz bu, salt savunma eylemiyle sınırlı kalmayan bir sınıf mücadelesidir. Proleter mücadeleyi zafere taşımak; gerilemeyi durdurmak, burjuvaziyi kaçınılmaz sonuna ulaştırmak ve sınıf bilincini derinleştirmek, kapsamlı strateji ve kararlılık gerektirmektedir.

Geniş kitleleri kapsayan bir örgütlenme için, eylemde birliğin zeminini tanımlamak ve güçlendirmek üzere burada ortaya koyduğumuz ilkelere karşı tutumumuzu hem netleştirmeli hem de keskinleştirmeliyiz.

Kendimizi bunun gerçekleşmesine adayalım.

Tags: anfdogmatik solKolektif Doğrultunimet sevim
ShareTweetSendShareScanSend
Önceki Yazı

New York Seçimleri ve Mamdani Gerçeği

Sonraki Yazı

Öğrenci Kolektifleri’nin eylemine polis saldırdı

Related Posts

ÇEVİRİ

İran’daki Protestolar: Güvenlikçi Fanteziler Değil, Toplumsal Nedenler*

27 Ocak 2026
KOLEKTİF DOĞRULTU

Çağımızda Ulusal Egemenlik Sorunu ve Savaş Politikaları

26 Ocak 2026
Dünya

Dışarıda Saldırı İçeride Baskı: ABD Emperyalizminin ICE Yüzü

25 Ocak 2026
Yazılar

Suriye’de Yeni Rejim, Bilindik Katliamlar

24 Ocak 2026
Yazılar

İran Halkının İsyanı Çalınmak İsteniyor

23 Ocak 2026
Röportaj

Alex anlatıyor: “Filistin’i desteklemek, Proleter Dünya Devriminin bir parçasıdır”

13 Ocak 2026
Sonraki Yazı

Öğrenci Kolektifleri'nin eylemine polis saldırdı

Hakkımızda

Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.
Yeni Demokrasi; işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen ulus ve milliyetlerin, geleceksiz bırakılan gençliğin, devrimci tutsakların ve devrimci basının sesidir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

2024 Yeni Demokrasi – Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.
Yeni Demokrasi | işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen ulus ve milliyetlerin, geleceksiz bırakılan gençliğin, devrimci tutsakların ve devrimci basının sesidir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
  • Tüm Haberler

Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler

Copyleft 2020, dizayn yeni demokrasi
İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz:yenidemokrasigazetesi@gmail.com