Kökleri El-Kaide’nin Suriye kolu El-Nusra Cephesi’ne dayanan HTŞ’nin, Colani liderliğinde BAAS/Esad rejiminden iktidarı devralmasının üzerinden bir yıl geçti. Aksa Tufanı’nın Orta Doğu’daki dengeleri sarsmasıyla birlikte, başını ABD ve İngiltere’nin çektiği emperyalist blokun bölge üzerindeki tahakküm olanakları genişledi. Bunun hemen ardından Filistin, Lübnan, Yemen ve Suriye’yi kapsayan geniş ölçekli bir bölgesel dizayn operasyonu devreye sokuldu. Batılı emperyalistler, Filistin, Lübnan ve Yemen’deki ulusal direnişleri kıskaca alabilmek için güneyde Suudi Arabistan, Katar ve Mısır gibi ülkelerin İsrail’le ilişkilerini güçlendirmeye yönelik net bir strateji izlerken; kuzeyde ise Hizbullah’ın varlığını sona erdirmeyi, İran’ın bölgedeki etkisini kırmayı ve akabinde Rus emperyalizminin pazar alanını daraltmayı hedefledi. ABD başkanı olduğu günden bu yana Trump da, önceki yönetimin stratejisi doğrultusunda, Şam’daki “geçici hükûmet”ten desteğini esirgemedi.
2011’de Suriye’de iç savaşın patlak vermesi, çok katmanlı çelişkileri açığa çıkararak ülkenin fiilen dört ana parçaya bölünmesine yol açmıştır. Rusya ve İran’ın desteklediği BAAS rejimi; İdlib ve çevresinde kümelenen, başını HTŞ’nin çektiği cihatçı çeteler; Kuzey Doğu bölgesindeki SDG ve IŞİD’in kontrolündeki alanlar, bu parçalı yapının temel unsurlarını oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra Ürdün ve Irak sınırlarının kesiştiği bölgede yer alan, ABD ve SMO’ya bağlı Maghawir el-Thawra’nın kontrolündeki El-Tanf Garnizonu ile Süveyda kentinde Rical el-Kerame hareketi başta olmak üzere yerel Dürzi grupların hâkimiyeti de Suriye’nin parçalanmış gerçekliğini önemli ölçüde etkilemektedir.
HTŞ’NİN İKTİDAR OLARAK KABUL EDİLMESİ
HTŞ, gerici bölge devletlerinden ve emperyalizmden bağımsız biçimde iktidara gelmemiştir. ABD, AB ve İngiltere’nin—hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin—terör listelerinde “uluslararası cihatçı bir örgüt” olarak yer almasına rağmen HTŞ, emperyalizmin ve bölgedeki gerici devletlerin açık desteğiyle iktidara taşınmıştır. BAAS rejiminin, Hafız Esad döneminden itibaren Hizbullah’a tanıdığı geniş hareket serbestisi ile İran ve Rusya’yla kurduğu yakın ilişkiler, Batılı emperyalistlerin Orta Doğu politikalarının önündeki başlıca engellerden birini oluşturuyordu. Keza BAAS rejiminin “Direniş Ekseni” içinde konumlanarak Hizbullah ve İran’la ilişkilerini tahkim etmesi, Siyonist İsrail’in Batı emperyalizminin bölgesel muhafızlığını üstlenme iddiasıyla yürüttüğü işgalci politikalar açısından da ciddi bir tehdit anlamına gelmekteydi.
HTŞ’nin Halep çıkarmasıyla başlayan iktidara geliş süreci temelde Esad’ın tiranlığı, Arap milliyetçiliği ve din vurgusuyla biçimlendirilmiştir. Bu bağlamda üretilen argümanlar ABD’nin bölge politikalarının dönemsel çıkarlarıyla uyumluluk içindeydi. “Kâfir rejim”, “İslam dışı” ve “irtidat” olarak tanımlandı ve bu rejimin devrilmesinin “cihat” şartına bağlı olduğu propaganda edildi. Yine BAAS rejiminin İran ve Lübnan Hizbullah’ı gibi Şii müttefikleriyle olan güçlü bağları karşısında Halep çıkarması, “Sünni halkı korumak” ve “İran’ın bölgesel Şii yayılmacılığını durdurmak” olarak açıklandı. Tabii bu arada HTŞ, Direniş Ekseni’nin parçalanmasına hizmet etmesine rağmen Hamas’a selam göndererek Filistin meselesinde Siyonizm karşıtı söylemlerde bulunmayı ihmal etmedi. Bu söylemler, “geçici hükümet”in, anti-Siyonist konumlanışı güçlü olan Suriye halkının nabzını tutmak ve meşruluk kazanmak için rıza üretmesi olarak değerlendirilmelidir.
“GÜÇLÜ” SURİYE İMAJI VE SÖMÜRÜNÜN MERKEZÎLEŞTİRİLMESİ
Trump başkanlığındaki ABD yönetimi “geçici hükümet”i, Suriye’nin sosyokültürel yapısını ve iç savaşın yol açtığı parçalı gerçekliği dikkate alarak desteklemiştir. Cihatçı karakteri nedeniyle geniş kitlelere nüfuz edemeyen HTŞ, uzun yıllar boyunca İdlib bölgesine sıkışmış bir çete örgütü olarak varlık göstermiştir. İktidar değişimini çeşitli kentlerde kutlayan kitlelerin sevinci ise ideolojik olmaktan çok, İdlib’e sıkışmış 3 milyondan fazla insanın temel hizmetlere duyduğu ihtiyaç, SMO’nun haraç, yolsuzluk ve keyfi uygulamaları karşısında biriken bıkkınlık gibi zorunlu ve pragmatik nedenlere dayanmaktadır. Her ne kadar Sünni Arap çoğunluğun, “İslamî yönetime” eğilimi nedeniyle HTŞ’yi makbul gördüğü iddia edilse de bunun gerçeklikte bir karşılığı yok. BAAS İslamî anlayışı reddeden bir iktidar değildi ve ayrıca yönetimde ciddi bir Sünni Arap ağırlık zaten vardı. Bu bağlamda HTŞ’ye yönelik kitlesel destek sınırlı düzeyde kalmıştır. Dolayısıyla Batılı emperyalist blok açısından merkezî, güçlü bir yönetim imajı yaratmak bir zorunluluğa dönüşmüştür.
Emperyalist Batı blokunun ve bölge gerici devletlerinin, “geçici hükümet”i güçlü göstermek adına yaptığı diplomatik girişimler Suriye halkına yönelik saldırıların üzerinin örtülmesini, gizlenmesini ve geçiştirilmesini de beraberinde getirmiştir. HTŞ’nin iktidara gelmesinden kısa süre sonra Hama, Humus, Lazkiye ve Tartus kentlerinde Aleviler “Esad rejimi unsurları” denerek HTŞ’ye bağlı cihatçı grupların hedefi olmuştur. Bu bölgelerde gece baskınları, yargısız infazlar, evlerin yakılması, işkence, tehcir, zorla göç ettirme gibi olaylar rapor edilmiştir. Yine Süveyda kenti, Dürzilere yönelik saldırılar ve hak gaspları nedeniyle HTŞ iktidarının ilk yılında çatışma merkezlerinden biri haline gelmiştir. Bu çatışmalarda yüzlerce kişinin öldüğü, yaralandığı ve katliam tehdidi altında olduğu rapor edilmiştir. HTŞ’ye bağlı çeteler Dürzi hareketini geriletmeye çalışarak Süveyda’yı kontrol altına almaya çalışmış ancak bu girişimler, İsrail’in de müdahalesiyle, Dürzilerin karşı koyuşuyla başarısız olmuştur.
HTŞ’nin Rojava’ya dair politikaları ise Şeyh Maksut ve Eşrefiye saldırıları SDG’nin müdahalesi sonucunda, anlaşma yapılarak durdurulsa da, zamanla kısıtlamalar arttı ve anlaşmalara ilgisizlik burada da görüldü. 10 Mart’ta SDG ile HTŞ arasında yapılan “entegrasyon” anlaşmasının uygulanması ucu açık maddeleri nedeniyle süreç içerisinde zorlu bir hale gelmiş, bölgede çatışmaların devam etmesi nedeniyle yeni anlaşmaların imzalanması gerekmiştir. HTŞ’nin yeni denklemde fırsat arayışının Rojava’daki de-facto oluşumun tasfiyesi üzerine kurulu olması, SDG’nin ise Kürt ulusal kazanımlarını koruyarak meşruluk kazanma isteği anlaşmaları çıkmaz sokağa götüren nedenler olmuştur. Şimdiye kadar pratikte herhangi bir sonuca varılamaması, HTŞ’nin Kürtlerin ulusal demokratik haklarını görmemezlikten gelmesi ve kazanımlarını gasbetmeye çalışmasıyla açıklanabilir.
Burada, güçsüz, yarı sömürge bir devletin emperyalizmden destek alarak “güçlü” görünmesi ve emperyalizmin de halka karşı bu imajı süslemesi söz konusudur. Bu, baştan iş birlikçi Suriye burjuvazisinin tüm feodal yapıyla ve elbette güçlerle iç içe geçmesinden ve emperyalizme göbekten bağımlı komprador niteliğinden kaynaklanan kaçınılmaz bir özelliktir. Dolayısıyla HTŞ’nin halka yönelik saldırılarının içeriği, amacı ve biçimleri de devletin yarı sömürge karakteriyle değerlendirilmelidir. Kendi pazarını yaratmak, kendi üretimini geliştirmek ve yabancı sermayenin tahakkümünden kurtulmak gibi çıkarları olmayan bu kompradorların ve feodal artıkların pazar, üretim ve sermaye alanlarında emperyalizme bağımlılığı daimidir ve kendi ülkelerinde bu alanlardaki tartışmasız cılızlığı, halka karşı saldırgan politikaları hayata geçirmelerini zorunlu kılmaktadır.
HTŞ’nin saldırıları ve hak gaspları her ne kadar milliyetçilik ve din söylemiyle damgalansa da Alevilerin, Kürtlerin ve kısmen Dürzilerin yaşadığı bölgelerdeki yer altı kaynakları ile stratejik konumlar kompradorlar açısından ciddi bir cazibe merkezi oluşturmaktadır. Bu anlamda “merkezîleşme” planı, HTŞ aracılığıyla aslında emperyalistler için yeni sömürü olanaklarının merkezîleştirilmesi anlamına gelmektedir. Ancak HTŞ özgülünde yürütülen bu operasyonlar, Suriye’nin parçalı gerçekliğinde karşılık bulmamaktadır. Kürtlerin ulusal kazanımları ve askerî düzeydeki gelişmişliği; Dürzilerin HTŞ saldırılarına askerî olarak karşı koyabilecek kapasiteye sahip olması ve İsrail desteği; Alevilerin politik, ekonomik ve askerî zayıflığı; nihayetinde bu halkların farklı talepleri ile HTŞ’ye karşı, ortak dertler temelinde birbirleriyle kurdukları dirsek temasları, anti-emperyalist bir muhteva taşımamakla birlikte “merkezîleşmenin”, dolayısıyla “güçlü devlet” tahayyülünün zeminini oldukça kayganlaştırmaktadır.








