İşgal edilen, vekâlet savaşları adı altında savaşlara sürüklenip iktidarları ele geçirilen, abluka ve yaptırımlarla diz çöktürülen devletlerin ardından şimdi de ulusal egemenliklerin açıkça çiğnendiği, uluslararası kuralların yerini “kişisel ahlak” değerlerinin aldığı bir döneme girdik. Bugün birkaç devlet hariç tutulursa, “önemsenen, tutarlı ve güvenilir bir devlet var mı” diye sorduğumuzda, çok geniş bir kesimin buna kolaylıkla “elbette var” diyemeyeceğini düşünüyoruz. Yalana, çirkefliğe ve açık ihmallere bulanmış devletlerin halklarda yarattığı tek şey bugün çok daha belirgin biçimde onları örgütsüz kılmak üzere “korku”dan ibarettir. Kitlelerde rıza üretme çabası ciddi ölçüde yıpranmış durumdadır. Halkın refahı için hiçbir şey yapamaz hale gelen devletler, artık kendilerinde böyle bir sorumlulukları olmadığını söyleyebilecek cüreti bulmaktadır. Bunun nedeni, hiç kuşkusuz devletleri var eden ve biçimlendiren koşulların köklü bir biçimde değişmekte olmasıdır. Ekonomik kriz olarak adlandırdığımız olgu, dünya genelinde devletleri halka karşı sorumsuzluğa itmekte; dünün kutsalı sayılan mülkiyetleri, eğer halktan kesimlere aitse, zengini daha zengin etmeye hizmet edecek biçimde onlardan gasbetmeye yöneltmektedir.
Tutarlı Devlet Kaldı Mı?
Çok farklı coğrafyalardaki birçok ülkede yeni sürecin bu özeliklerine tanık olmaya devam ediyoruz. Ukrayna, Libya, Suriye, Gazze, Venezuela’da yaşananlardan sonra bugün başka devletlerin Epstein Dosyasına konu olan rezaletlerdeki rolleri anlatılmaya başlandı. Birçok “devlet adamının”, devletlerin örgütlediği kurumlarda ve çalışmalarda yer almış ünlü şahsiyetlerin adları bu dosyada geçiyor. Üstelik bu yeni bir bilgi değil. Epstein hapishanede “intihar” ettiği zaman da bunlar konuşulmuştu. Bugün özel olan şey ABD yargısının bu dosyayı kamuoyunun bilgisine sunmasıydı. Bilinenler bu kez çok daha “güvenilir” ellerden gelen bilgilerle onaylanmış oldu. Buna rağmen “güven sarsılması” dehşet düzeyde gerçekleşmedi. Neden? Çünkü güven zaten kaybolmuştu. Duyulanlar ne bilinmedikti ne de şaşırtıcıydı. Her türden değerin artık buharlaştığı bir dönemden geçtiğimizi söylerken de tarif ettiğimiz durum budur.
Devletlerin içine düştükleri bu rezaletlerden kurtulmaları artık olanaksız. Sürekli olarak peşlerinden gelecek bu rezaletlerin duyulmasının engellenmesi mümkün değil. O halde, her şey daha fazla konuşulacak, yayılacak ve daha da “meşrulaşacaktır.” Bunun, ulus devletlerin inşası süreçlerinde çok önem verilen güvenirlilik, tutarlılık ve meşruluk ilkelerine zarar verecek bir gelişme olduğu apaçık. Bu gelişme, ulus devletlerin genetiğinde bulunmaktaydı. Burjuvazinin çıkarlarına göre örgütlenen ulus devletler bu çıkarları halkın çıkarlarıymış gibi gösterme yeteneğiyle donatılmıştır. Ulus devletin kapitalizm çürüdükçe, sermayenin devasa büyümesinin bir sonucu olarak mülkiyetin çok daha az bir kesimin elinde birikmesi gerçekleştikçe bu yetenekten kopacağı kesindi. Tıpkı ekonomik düzeyde “orta sınıfın kaybolması” gibi siyasî düzeyde de kitlelerin sisteme katılımı zayıflayacaktı. Kitlelerin siyasî tutumunun her ilerlemede kapitalist devlet sistemine zarar verecek olması eşyanın tabiatı gereği kaçınılmazdı. Ezcümle, bu gelişmenin devletlerle kitleler arasındaki “güven” ilişkisini dumura uğratacağı açıktı. Tüm dünyada gidişat artık tamamen bu yöndedir, bunun geri dönüşü olanaksızdır. Çünkü bunun nedeni ne Trump ne Şi Cinpin ne Putin ne Netanyahu ne Erdoğan ne Milei ne Colani ne de diğerleridir. Bunun nedeni tüm dünya düzenin çürümüşlüğüdür, kapsamlı ekonomik krizdir.
Tatil Kasabasında Gerçekler ve Artan Gerilim
Hemen hemen dünyadaki tüm hükûmetlerden, endüstri ve finans şirketlerinden, yani burjuva dünyasından gelen liderler, Davos tatil kasabasında gerçekleştirdikleri toplantılarda kapitalist sistemin içinde olduğu derin ekonomik krizin yakın zamanda alametleri iyice görünür olan ve daha da yayılacak olan felaketi gündeme getirdiler. Bunu, kimisi eleştirilerle kimisi felakete götüren aynı yolda daha cüretli hareket etmek gerektiğinde ısrar ederek dile getirdi.
“Bir Diyalog Ruhu” başlığı altındaki bu toplantılarda retorikleri bir kenara bırakırsak, halktan duyulan korku ve küresel iş birliği ile ulusal çıkarlar arasındaki çatışma apaçık görüldü. Birçok konuda fikir birliği içinde olan bu burjuva liderlerin ciddi bir gerilim yaşadıkları da konuşmalara yansıdı. Tüm dünya sistemi devletlerin ödenemeyecek seviyeye ulaşmış devasa borçlarının, artan ticaret gerilimlerinin ve pazar dalaşının girdabı içinde çatırdamaktadır. Davos bize tüm bunların kalıcı sorunlar olduğunu gösterdi; liderler ya da devletler sorunları aşmak yönünde hiçbir ortak fikre sahip olamayacaklarını ispatladılar. Emperyalistler arasında “iş birliği” arayışı hiç kuşkusuz görülebilir, ne var ki çıkarlar bu arayışı önü sonu dağıtır.
Felaket getireceği sözcüleri tarafından ileri sürülen ekonomik krizin ancak üzerinde anlaşılmış, ortak, küresel ve tabii ki planlı politikalarla aşılabileceği, güvene dayanan ilişkilere ihtiyaç olduğu, tüm sermayenin, dolayısıyla mülkiyetin hızla daha küçük bir azınlığın elinde biriktiği, buna karşın çok büyük bir çoğunluğun mülkiyetsizleştiği gerçeğinin bu sistemin varlık nedeni değilmiş davrandılar. Ancak biliyoruz ki bu çözüm yolu tıkalıdır ve ABD Başkanı Trump’ın tehditkâr konuşmaları ve eylemleri bunu tüm açıklıkla ifade etmektedir.
Avrupa’nın birçok ülkesi ve özellikle Kanada ABD’nin tek taraflı dayatmalarına karşı olduklarını açıkça dile getirdiler ve Çin ile aynı noktada olduklarını ifade etmiş oldular. “Önce ABD” diyerek “küreselleşmenin yükünü taşımayacağını” ilan eden ABD’ye küresel entegrasyonun terk edilemeyeceğini savundular; buna karşın bu sürecin sorunlu yanlarına dikkat çekerek yeniden düzenlenme gerektiğini savundular. Görece orta seviyedeki güçler, ekonomik egemenliklerini korumak ve belli başlı emperyalist güçlerin tek taraflı ekonomik dayatmalarına direnebilmek için aralarındaki iş birliğini sağlamlaştırma çağrıları yaptılar.
Bütün bunlar siyasî düzeyde ciddi bir gerilimin varlığına işaret ediyor. Trump’ın başkanlığı döneminde yoğunlaşmış olan bu gerilimin Davos’ta dünya ekonomisini etkilememesi gerektiğine işaret edildiğini görüyoruz. Bu temenni daha çok ABD’nin tehditlerle gündeme gelen gerilim siyasetine yönelik dile gelmektedir. Oysa Trump’ta temsil olan saldırgan siyaset dünya ekonomisindeki tıkanmanın kaçınılmaz bir sonucudur. Bu yaklaşımda kapitalist dünya ekonomisinin değil; ama dünya siyasetine yön verenlerin agresif tutumlarının, tercihlerle şekillendirdikleri siyasetlerinin olumsuz sonuçlar doğurmakta olduğu iddiası vardır. Bu, tam da temelden karşı çıkmamız gereken tüm burjuva fikirlerin temelidir. Davos’a katılan kapitalist dünya sözcülerinden bir dönem Marksizmin sözcülerinden biri olarak kabul edilmiş, Lenin’in “dönek” dediği Kautsky’nin de fikrinin temelinde bu yaklaşım vardı. O da emperyalizmi bir siyasal tercih olarak değerlendirip ekonominin insanlığı kendiliğinden sosyalizme ulaştıracağını ileri sürüyordu. Bu nedenle Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda Alman emperyalizminin zaferi için çalıştı… Bu yaklaşımın dünya halklarının sosyalizm yönündeki mücadelesine çok büyük zararlar vereceğini bilmemiz gerekiyor.
Sonuç: Temennilerle Geçiştirilen Büyük Bunalım
Tüm toplantıların sonucunda hazırlanan Küresel Riskler Raporu’nda, Davos’ta dile gelen sorunlar birkaç temel önerme üzerinden ele alındı. Yukarıda işaret ettiğimiz içeriğe göndermede bulunan bu önermeler, önümüzdeki günlerde çeşitli ekonomi stratejileri aracılığıyla sıklıkla karşımıza çıkacaktır. Bu nedenle, belli başlıklar altında sıralayarak, sistemin çözülemez hale gelen sorunlarının bizzat sözcüleri tarafından nasıl dile getirildiğini gösterelim.
“Jeopolitik parçalanmaya rağmen teknoloji, ekonomik büyüme ve insanların bilişim ve dijital olarak donatılması konusunda ortak ilerleme anlayışında olunmalıdır”
Bu ifade, dünya ekonomisinin fiilen parçalandığının kabulünü içermekle birlikte devletlerin sermayenin ve dolayısıyla buna aracılık da eden teknolojinin dolaşımını aksamaması yönünde tutum almaları gerektiğini ileri sürüyor. Yakın zamanda daha da yayılacağı ön görülen dijital paranın rezerv para haline gelmesi, hatta enerjinin de bunun belirleyici öğesi olması öngörüsü bu temennin kaynağıdır. Devletlerden bu sürece uyum sağlamaları istenmektedir. Yani bu ifade siyasal çatışmalar derinleşse de, kapitalist emperyalist işleyişin “insanlık için” sürdürülebilmesi çağrısıdır. Biz burada parçalanma sorununa yapılan vurguyu temel almalıyız. Politik düzeydeki dağılma işaretleri ekonomik büyümenin, dolayısıyla sermaye birikiminin sekteye uğraması kaygısı dile getirilmektedir.
“İhtilaflı alanlarda güveni ve iş birliğini yeniden inşa etmek için stratejik bir yetenek olarak diyalog”
Buradaki “diyalog”, eşitler arası bir uzlaşıdan çok kriz yönetiminin aracıdır. Burada kapsamlı ve savaş olasılığını gündeme getiren devletler arası “güven kaybının” nedeni, yani pazar paylaşımı olarak gerçekleşen ekonomik rekabet göz ardı ediliyor; ama onun sonuçlarının yönetilmesi için diyaloga işaret ediliyor. Diyalog, çatışmaları çözmekten ziyade kontrol altında tutmanın, sistemin istikrarını korumanın bir aracı olarak sunuluyor.
“Ekonomik ilerlemenin paylaşılması ve refahın seçkin grupların ötesine doğru genişletilmesi gerektiğinin kabulü”
Bu, artan eşitsizliğin artık inkâr edilemeyecek bir noktaya geldiğinin itirafıdır. Ancak paylaşımın nasıl, kim tarafından ve hangi nitelikli değişimlerle olabileceği hakkında hiçbir şey söylenememektedir. Bu kısım belirsiz bırakılmaktadır. Çünkü kapitalizmin eşitsizlik üreten bir sistem olduğu gerçek anlamda inkâr edilmektedir. Biliyoruz ki eşitsizlik henüz üretim aşamasında gerçekleşen bir olgudur. Oysa burada konu edilen “bölüşüm” aşamasındaki eşitsizliktir. Bölüşüm aşamasındaki eşitlik arayışı mülkiyetçiliğe dokunmayacağı için beyhudedir. Mülkiyetçilik eşitsizlik üreten temel sorundur. Bölüşüm aşamasındaki eşitlik arayışı daha çok, kitlelerde büyüyen hoşnutsuzluğu, eskisi gibi yönetilmemek istememeyi yatıştırmaya dönük tutumdan ibarettir; mülkiyet ve güç ilişkilerine dokunmaz.
“Belirsizlik zamanlarında ileriye doğru giden yolun geri çekilme değil, diyalog olduğunun yeniden teyidi”
Bu vurguyla, özellikle devletlerin içe kapanma, korumacılık ve toplumsal baskıyı artırma eğilimlerine karşı bir uyarı yapılıyor. “Geri çekilme”nin tehlikesi, halkların değil; emperyalist sistemdeki elitlerin manevra alanının daralmasıdır. Diyalog burada ilerlemenin değil, mevcut düzenin sürdürülebilirliğinin garantisi olarak konumlandırılmaktadır.
Genel olarak Davos dile gelenler, sistemin krizde olduğunu kabulünü; bununla birlikte çözümün yine bu sistem içinde olduğunu ileri sürüyor. Sorunları üreten sistemin düzeltilebileceği vaz ediliyor. Halk kitlelerinin çıkarlarına dayanan bir devrimci dönüşümden çok, çatlakları yönetme ve zaman kazanma çabası sergileniyor.
Burada temennilerle dile gelen umutlandırma girişiminin altı biraz deşildiğinde karşımıza çıkan gerçek şudur: Dünya ekonomisindeki parçalanma gerçektir ve ekonomik iş birliği baskı altındadır. Ekonomi politika büyük güçlerin rekabetinden ayrılamıyor ve sorun kaçınılmaz olarak derinleşmeye devam ediyor.
Kısacası 2026 yılının Davos’unda, rekabet eden farklı vizyonlar gözümüzün önünde çarpıştı. Bolluk öngören teknoloji uzmanları, bozulma konusunda ciddi uyarılarda bulunan ekonomistler ve egemenliğin açık pazarlardan önce gelmesi konusunda ısrar eden devletler Davos’ta bir forum gerçekleştirdiler. Zirveye ad olan diyalog vurgusu bunlar arasında dengenin kurulması olanağına işaret ediyor. Ancak ortak bir kaygı olarak ifade edilen ekonomik ilerleme umudu artık jeopolitik ve yapısal çatışmaların kabulüyle yan yana ilerliyor.
Hemen her gün karşılaştığımız soykırım, halklara yönelik ciddi hak gaspları, ulusal egemenliklerin çiğnenmesi, Epstein Dosyası gibi rezillikler, sıklıkla atılan savaş naralarının sebepleri bu anlatının içindedir…
Dünyanın ciddi bir kaosa sürüklendiğini teyit eden bu konuşmalar, uyarılar ve tespitler hemen her gün yaşananlarla da tartışılmaz gerçeklere dönüşüyor. İran’a uygulanan ambargo, orada halkın yoksulluğunu derinleştirmiş ve örgütsüzlüğüne rağmen geniş çaplı bir halk isyanına yol açmış durumda. Bu isyanın nedenleri İran’a özgü olmaktan uzaktır. Başta onunla aynı seviyedeki ülkeler olmak üzere dünyanın hemen her ülkesi farklı düzeylerde de olsa halkların isyanına gebedir. ABD’de ICE (Göçmen ve Gümrük Muhafaza Kurumu) karşıtı eylemlerin salt Trump döneminin “sert politikalarına” karşı olduğu iddia edilemez. Bu tür eylemlerin ABD’de daha önce de gerçekleştiğini unutmuş olamayız; ayrıca Trump döneminin göçmen karşıtı sert politikalarının bir nedeni de olmalıdır. ABD’nin söz sahibi elitlerinin önünü açtıkları Trump yönetimi, iktidara hasbelkader gelmedi. Aksine doğal akışı durdurmak üzere bu politikalar zorunluydu ve Trump için bu adımlar zorunluluktur.
Tüm Koşullar İsyanları Çağırıyor
Gerek İran’da gerekse de ABD’de yaşananlar geleceğin nasıl şekilleneceğine dair güçlü ipuçları vermektedir. Elbette buralarda sadece isyan, devlet karşıtı, politik içeriği güçlü eylemler gerçekleşmiyor; aynı zamanda güçlü devlet reflekslerine tanıklık ediyoruz. Halk kitlelerine karşı büyük zorbalıkların sergilendiği bu eylemlerde devletlerin iç güvenliği çok sıkı tuttuklarını ve buna büyük bir önem verdiklerini bir kez daha gösterdi. Bir kez daha devletlerin gerçek işlevi ve kime hizmet etmek üzere inşa edildikleri görüldü ya da çıplak biçimde gösterildi. Üstelik birbirlerinin sıkı düşmanı oldukları bilinen devletlerin halk kitlelerine aynı bakış açısından baktıkları da gözler önüne serildi. Tüm bu durum emperyalizmin küresel bir tehdit olduğunun altını kalın çizgilerle çizer…
Dünya üzerindeki isyanlar, büyük kitlesel eylemler devletlerin büyük korkusunun ne olduğunu göstermektedir. Bu korku kitlelerin birleşmesidir, öfkeyle ayağa kalkmasıdır. Devletler bu birleşmeye, bu ayağa kalkışa ciddi biçimde hazırlıklıdır. Tüm ülkelerde elit tabakalar kendilerini korumak üzere halk kitlelerinden “muhafızlar” örgütlemiş durumda. Teknolojik tüm olanakların en önemli unsurları halk kitlelerinin birleşmesine ve ayağa kalkmasına karşı kullanılmaya hazırdır. Emperyalistlerin kendi aralarındaki rekabetin sonucu olarak devletler arası savaşlar ne kadar olanaklı ve mümkünse halk kitlelerinin ayaklanmasına karşı aynı savaş teknolojilerinin kullanılması da o kadar olanaklı ve mümkündür. Bu da demektir ki halk kitlelerinin söz konusu elitler karşısındaki isyanları, yeterince örgütlü olmadıkları için uzun bir süre yenilecektir. Bu, isyanların yanlış olduğunu ya da umut vermediğini göstermez. Öncelikle bu isyanların haklı olduğunu vurgulamalıyız. Yanlış olan bu isyanlardan beklentiler olabilir; ama halkın öfkesini yanlışlamak anlamına gelecek her söylem içi boş gevezelik olacaktır.
Gerçek olan yıldızlara uğurladığımız şehitlerimizin yoludur. Halkların yazdığı tarihin bizden beklentisi devrim şehitlerinin yoluna güvenmek ve halkları bu yolda örgütlemektir. Devrimler tüm tarih boyunca karanlığın arttığı koşullarda gerçekleşti; umut halkların çoğunluk olmasında, umut isyanlarımızın haklılığında umut kitlelere duyulan sonsuz güvende…








