15 Mayıs 2026’da Demokratik Kongo Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı, ülkenin 17. Ebola salgınını resmen ilan etti. 16 Mayıs itibarıyla Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde 246 şüpheli vaka ve 80 ölüm bildirilmişti. Aynı süreçte Uganda’nın başkenti Kampala’da, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nden dönen iki kişide hastalık saptanması, hastalığın sınır ötesi yayılım potansiyelini açık biçimde gösterdi. Bunun üzerine Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü, Bundibugyo virüsüne bağlı Ebola salgınının Uluslararası Öneme Sahip Halk Sağlığı Acil Durumu (PHEIC) oluşturduğunu ilan etti. Ancak bu olayın “pandemik acil durum” kriterlerini karşılamadığı belirtildi.
YENİ BİR VARYANT VE BELİRSİZLİK
2000’li yılların başından bu yana neredeyse her yıl yeni bir Ebola salgını yaşansa da mevcut salgın diğerlerinden farklı bir boyutta değerlendiriliyor. Yaklaşık 10 yıl önce Batı Afrika’da 11 bin civarında insanın ölümüne yol açan yıkıcı süreç de dahil olmak üzere geçmişteki birçok Ebola vakası “Zaire” adı verilen varyanttan kaynaklanıyordu; günümüzde bu türe karşı uygulanan etkili bir aşı bulunuyor.
Ancak son aylarda ivme kazanan yeni salgına, adını 2007’de ilk kez görüldüğü Uganda’nın “Bundibugyo” bölgesinden alan farklı bir varyant neden oluyor. Oldukça hızlı ve yıkıcı bir seyir izleyen bu yeni varyanta karşı halihazırda ne bir aşı ne de bir tedavi mevcut. Enfekte olan her üç kişiden biri hayatını kaybediyor.
Kongo Demokratik Cumhuriyeti (KDC) Sağlık Bakanlığı verilerine göre, ülkenin doğusunda etkisini artıran salgın altı ildeki 54 sağlık bölgesine yayılmış durumda. Salgının resmen ilan edildiği 15 Mayıs’tan 20 Ağustos 2026’ya kadar KDC’de toplam 5.375 doğrulanmış vaka ve 2.557 ölüm bildirildi. Bu tablo, yüzde 47,6 gibi yüksek bir vaka ölüm oranına işaret ediyor. Tüm bu veriler ışığında, salgının ilan edilmeden önce haftalar boyunca fark edilmeden yayıldığı anlaşılıyor.
ABD’li epidemiyolog Eric Feigl-Ding, doğrulanan Ebola vakalarının “buzdağının sadece görünen kısmı” olduğunu söyledi. Covid-19 salgınının başında, Ocak 2020’de ilk uyarılarda bulunan isimlerden biri olan Feigl-Ding, yaptığı açıklamada şu değerlendirmede bulundu: “Virüs, sağlık çalışanlarını öldürdü ve farklı bölgelere hızla yayıldı. Henüz yeterince test yapılmamasına rağmen bu kadar çok vaka tespit ediyorsak, bu, salgının düşündüğümüzden çok daha büyük olduğu anlamına gelir.”
Ebola’nın yayılımı koronavirüse kıyasla daha sınırlı. Teorik olarak Bundibugyo varyantı da karantina, test ve temaslı takibi gibi yöntemlerle kontrol altına alınabilir. Ancak Feigl-Ding’e göre asıl mesele kaybedilen zaman: “Belirleyici olan hız, ama artık o hıza sahip değiliz. Eskiden, aralarında ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın (USAID) da bulunduğu kurumlar bu hızı sağlıyordu. Sahadaydılar; ilaç dağıtıyor, yerel sağlık çalışanlarını ve klinikleri destekliyorlardı. Artık durum böyle değil. Sağlık altyapısını zayıflatmanın sonucu işte budur.” Sistemin doğası gereği emperyalistlerin halk sağlığına duyarlı olması elbette beklenemez. Ancak günümüzde emperyalizmin ve onun zincirinin tüm halkalarında sağlık sisteminin çöktüğünü, salgınlara karşı tamamen tedbirsiz bir tutumun şekillendiğini de vurgulamak gerekir.
SAĞLIK HİZMETİNİN TASFİYESİ
Trump yönetimi, bu salgını kaynağında durdurabilecek programları yok etmeyi amaçlayan kapsamlı bir tasfiye politikası izledi. Ocak 2025’ten bu yana, özellikle bu bölgede kanamalı ateşleri tespit etmek için oluşturulan 100 milyon dolarlık STOP Spillover programı sonlandırıldı. Afrika hastalık gözetiminin belkemiğini oluşturan PEPFAR (Başkan’ın AIDS Acil Yardım Planı) ağları büyük ölçüde zayıflatıldı, ABD DSÖ’den çekildi ve kuruma sağlanan fonlar kesildi. Çok sayıda USAID çalışanı işten çıkarılırken, kurum bütçesinde geçici olarak yüzde 90 oranında kesintiye gidildi. Almanya’nın da aralarında bulunduğu Avrupa hükûmetlerinin kalkınma yardımlarını azaltması durumu daha da ağırlaştırdı.
Bu sert tasarruf politikalarının en önemli uygulayıcılarından biri ise Hükûmet Verimliliği Departmanı’nın (DOGE) başındaki teknoloji milyarderi Elon Musk oldu. Musk, Şubat 2025’teki bir kabine toplantısında Ebola’yla mücadele programlarını da “yanlışlıkla” durdurduğunu kabul etmek zorunda kaldı.
New York Times’ın haberine göre, bu programların bir bölümü daha sonra yeniden devreye alınmadı. Gazetenin, ABD’nin Kampala Büyükelçiliği çalışanlarına dayandırdığı haberinde, o dönemde Uganda’daki Ebola salgınının bu nedenle ağırlaştığı belirtildi. Haberde ayrıca, salgına verilen uluslararası tepkinin halk sağlığını gözetmekten ziyade zengin ülkelerin sınırlarını korumaya odaklandığı ifade edildi. ABD’nin Afrikalı hastaların tedavisine yönelik bir seferberlik yürütmek yerine, enfekte olan ABD vatandaşlarını karantinaya almak amacıyla Kenya’da tesis kurduğuna dikkat çekildi.
ABD ayrıca son 21 gün içinde Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Uganda veya Güney Sudan’da bulunan kişilerin ülkeye girişini yasakladı. Emperyalist ülkeler salgınla mücadele için gerekli kaynaklara sahip olmalarına rağmen tedavi, aşılama ve sağlık altyapısı yerine sınır güvenliğini öncelemektedir. Afrika’daki salgınların Kuzey Yarımküreyi tehdit edene kadar “uzak bir trajedi” olarak görülme yaklaşımının sağlık krizini büyüttüğü ve eşitsizliği derinleştirdiği görülmüştür.
SAĞLIKSIZ KOŞULLARI ÜRETEN SİSTEM
Asıl önemli konulardan bir tanesi hastalık, salgın veya insan sağlığını tehdit eden durumların sadece doğal bir durum olarak ele alınmasının, bu durumların ortaya çıkışında ve yayılmasında rol oynayan toplumsal, ekonomik ve siyasal koşulların göz ardı edilmesine yol açması ve bu nedenlerin maskelenme tehlikesidir. Bir hastalık etkeni olan virüs, bakteri vb’nin insanlara geçmesi, hastalık, salgın oluşturması biyolojik açıdan doğal bir süreç olmakla birlikte, hastalığın erken tanı ve tedavisi, salgınların ve bulaşmanın engellenmesi, aşı gibi koruyucu önlemlerin geliştirilmesi, bilimsel ve teknolojik gelişmelere, daha doğrusu hastalığın görüldüğü coğrafyanın sosyoekonomik yapısına bağlıdır. Bu nedenle, bir bulaşıcı hastalığın sınırlı bir alanda kalması veya bölgesel veya dünyayı tehdit edecek kadar ciddi bir salgına dönüşmesi yalnızca doğal süreçlerle değil, aynı zamanda toplumsal ve kurumsal kapasiteyle de ilişkilidir.
Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DKC), dünyanın en zengin doğal kaynaklarına sahip ülkelerinden biri olmasına rağmen nüfusunun büyük bölümü yoksulluk içinde yaşamaktadır. Kobalt, bakır, altın, elmas ve koltan gibi stratejik madenlerin yanı sıra dünyanın en önemli tropikal ormanlarından birine sahip olan ülke, bu zenginliklerden toplumsal refah yaratamamaktadır. Bunun temelinde ülkenin emperyalistlerce sömürülmesi, kaynakların dış pazarlara bağımlı biçimde çıkarılması, devlet kurumlarının zayıflığı, yolsuzluk ve bölgesel çatışmalar gibi birbirini besleyen faktörler bulunmaktadır.
Kaynak zenginliği aynı zamanda özellikle ülkenin doğusunda çatışmalarla iç içe geçmektedir. Silahlı gruplar maden sahalarını ve ticaret yollarını kontrol edebilmek için çatışmaktadır. Bunların yanında toprak anlaşmazlıkları, etnik ve siyasal gerilimler, yoksulluk, devlet otoritesinin zayıflığı ve komşu ülkelerle yaşanan jeopolitik sorunlar da çatışmaların önemli nedenleridir.
Bu koşullar ülkenin ekosistemleri üzerinde de ağır baskı yaratmaktadır. Ormansızlaşma, madencilik, tarım alanlarının genişlemesi ve yaban hayatıyla insan temasının artması ekolojik dengeleri bozabilmektedir. Özellikle küçük ölçekli madencilik yalnızca maden sahalarının kendisini değil, çevredeki ormanları ve yerleşimleri de dönüştürmektedir. Böylece çevresel tahribat ile insan sağlığı arasındaki ilişki güçlenmektedir.
Ebola salgınları bu kırılganlığın en çarpıcı sonuçlarından biridir. Ebola yalnızca tıbbi bir sorun değildir; yoksulluk, çatışma ve zayıf sağlık altyapısı salgının kontrolünü zorlaştırmaktadır. Savaş nedeniyle insanların yerinden edilmesi, sağlık merkezlerinin zarar görmesi, sağlık çalışanlarının güvenlik sorunları yaşaması ve insanların sağlık hizmetlerine ulaşamaması virüsün izlenmesini ve salgının durdurulmasını güçleştirir.
KALICI ÇÖZÜM İÇİN HALKA DAYANAN HAREKETLERİ BÜYÜTELİM
Bu nedenle Kongo’daki Ebola sorununu yalnızca aşı ve ilaçlarla çözmek mümkün değildir. Kalıcı bir çözüm için sağlık sisteminin güçlendirilmesi, çatışmaların azaltılması, yoksulluğun giderilmesi, doğal kaynakların daha adil biçimde değerlendirilmesi ve ormanların korunması gerekir.
Sonuç olarak Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki krizler birbirinden bağımsız değildir. Emperyalist sömürü, doğal kaynakların dışa bağımlı biçimde çıkarılması, yoksulluk, silahlı çatışmalar, çevresel tahribat ve salgın hastalıklar birbirini güçlendiren bir döngü oluşturmaktadır. Bu nedenle Ebola gibi salgınları gerçekten önlemek, yalnızca bir virüsle mücadele etmek değil; aynı zamanda yoksulluk, eşitsizlik, savaş ve çevresel tahribatın altında yatan yapısal sorunlarla mücadele etmek anlamına gelir.







