Erol Arslan’ın Avrupa’ya Uzanan Çığlık romanı üzerine kişisel bir not
Bazı kitaplar süslü değildir, okurken sayfalar arasında büyülenmezsin ama yine de o kelimeler, köy yollarından, tütün tarlalarından, gece yarısı trenlerinden gelir; halkın içinden, halk gibi konuşur.
Erol Arslan’ın Avrupa’ya Uzanan Çığlık romanı da tam öyle bir şey. Yoksulluğun, çaresizliğin ve ekmek uğruna göçün hikâyesi.
Roman, Erzincan’da başlıyor. Diyar adında bir genç var. Onun gözünden, hem yoksulluğu hem aşkı hem de çaresizliği görüyoruz. Köydeki baskılar, gelenek, kader duygusu… Ve o meşhur Avrupa hayali.
Ama burada Avrupa, bir ülke değil aslında, kaçışın adı.
Kurtulmanın, nefes almanın, insanca yaşamanın hayali.
İlk sayfalarda hissettiğim: Yazar, belli ki yazmayı okulda değil, hayattan öğrenmiş. Dili düzgün değil belki ama dürüst. Cümleleri fazla uzamıyor, bazen düşüyor, bazen tekrarlıyor; ama o tekrarların altında hayatı bildiği tek yerden samimiyetle anlatan biri var. Bu yüzden yazarı hayal ettiğimde masa başında romanı yazarken değil inşaatta çalışırken görüyorum.
Romanın en dikkat çekici yanı, halkın içinden gelen bu samimiyet. En zayıf yanı da o belki. Çünkü yer yer romanın dili, roman olmaktan çıkıyor, bir mektup, bir kahvehane sohbeti, bazen de bir gazete haberi gibi. Cümleler didaktikleşiyor. Karakterler, iç çatışmalarını değil, yazarın mesajını taşıyor.
Diyar’ın hikâyesi boyunca hep şu düşünce dolanıyor aklımda: Yoksulluk bir kader değil, bir sistemdir. Ve o sistem, hem köylüyü hem kadını aynı ağa bağlıyor.
Romanın kadın karakteri Berfin’in yaşadıkları, sadece bir aşk acısı değil. O, gelenekle, aile baskısıyla, namus adı verilen zincirle boğuşuyor.
Berfin bir sembol değil, bir beden.
Ve bu yönüyle roman, farkında olmadan çok politik bir yerden konuşuyor.
Ben bir kadın olarak okurken, onun suskunluğunda tanıdık bir sızı hissettim.
Berfin’in sesi az, ama sustuğu yerler çok şey anlatıyor. O sessizlik, aslında bütün ezilen kadınların paylaştığı bir sessizlik.
Arslan bunu büyük kelimelerle değil, içtenlikle vermiş.
Yine de dürüst olayım: romanın edebî gücü zayıf.
Bazen çok fazla anlatıyor, hiç hissettirmiyor.
Bir sahnede köy betimlemeleri o kadar detaylı ki, hikâyenin duygusu dağılıyor. Başka bir sahnede ise her şey aceleye geliyor.
Ama biliyor musun, bu roman estetik değil, vicdan işi.
Yazar, “edebiyat yapayım” diye değil, “anlatayım, içimdekini dökeyim” diye yazmış.
Ve o dürüstlük, bence bazı eksikleri affettiriyor.
Okudukça Orhan Kemal’in erken dönem öykülerini, Fakir Baykurt’un köy insanına duyduğu sevgiyi hatırladım.
Ama Arslan onlardan farklı olarak göç temasına daha çıplak bir yerden bakıyor.
Avrupa burada bir umut değil; bir yanılsama.
İşçi Diyar, Avrupa’ya gittiğinde aslında köyün yoksulluğunu yanında taşıyor.
Mao’nun “Devrimin tohumu halkın yüreğinde yeşerir” sözü aklıma geldi.
Çünkü Diyar, belki farkında değil ama o çığlık, kendi bilincine doğru bir yolculuk gibi.
Romanın sonunda tam bir çözülme yok.
Ne büyük bir başkaldırı, ne de tam bir kurtuluş var.
Ama o eksik bitiş, bana gerçekliği daha inandırıcı kılıyor.
Çünkü bu hikâyede zafer yok, sadece direnme var.
Tıpkı biz kadınların, yoksulların, işçilerin gündelik hayatında olduğu gibi.
Yine de keşke yazar biraz daha şiirsel bir dile cesaret edebilseydi.
Çünkü hikâyesi güçlü, ama dili bazen nefes alamıyor.
Karakterlerin sesi birbirine benziyor.
Sanki herkes aynı cümleleri söylüyor, aynı duygudan konuşuyor.
Oysa köyde herkesin sesi farklıdır: biri sert, biri sessiz, biri inatçı…
Bu çeşitlilik eksik kalmış.
Ama romanın bir değeri var:
O, “yoksulluğu anlatmak”la kalmıyor, “yoksulların dilinden anlatıyor.”
Bu fark, edebiyatta devrimcidir.
Çünkü halk kendi hikâyesini kendi diliyle kurabildiğinde, artık kimse o sesi susturamaz.
Son sayfayı kapattığımda, yazarın sesini değil, halkın nefesini duydum.
Edebiyat her zaman mükemmel olmak zorunda değil.
Bazen bir çığlık kadar bozuk, bir nefes kadar kısadır.
Ama o çığlık, yerini bulursa, işte o zaman edebiyat olur.
Ve Avrupa’ya Uzanan Çığlık, belki kusurlu ama gerçek bir çığlıktır.
Köyden başlayan, Avrupa’ya, oradan da vicdanımıza uzanan bir yankı.
Bizi susturmaya çalışan her şeye karşı, küçük ama inatçı bir ses.
Bir Partizan








