Yunanistan’ın Trikala kentinde 26 Ocak’ta bir bisküvi fabrikasında meydana gelen patlama ve ardından çıkan yangında, gece vardiyasında çalışan 5 kadın işçi yanarak yaşamını yitirdi. Devletin çocuk bakımı konusunda sosyal politikalar geliştirmemesi, kadın işçileri gündüz çocuk bakımının yükü altında bırakırken, gece güvencesiz ve ölümcül vardiyalarda çalışmaya zorlamaktadır. Üretim alanında kullanılan yanıcı maddeler, yetersiz iş güvenliği önlemleri, sınırlı kaçış yolları ve işlemeyen acil durum planları yangının kısa sürede büyümesine ve işçilerin içeride mahsur kalmasına neden oldu. Yaşananlar basında “iş kazası” olarak duyuruldu. Oysa bu ne bir kaza ne de münferit bir olaydır. Bunun adı net olarak konulmalıdır: bu, emperyalist kapitalist sistemin işçi düşmanı karakterinin doğrudan sonucudur ve adı “işçi cinayeti”dir.
Trikala’da yaşanan bu iş cinayeti ne tesadüftür ne de sömürücü sistemler ayakta kaldıkça sona erecektir. Bu ölümler, erkek egemenliğinin cinsiyetçi iş bölümünü yeniden üreten kapitalist üretim ilişkilerinin doğrudan sonucudur. Güvencesizlik, denetimsizlik ve ölüm pahasına üretim dayatması sistematik bir hal almıştır.
YKP(m-l) kadın işçilerin iş cinayetinde yanarak katledilmesi üzerine yaptığı açıklamada; iş yerlerinde iş güvenliği ve sağlığı için gerekli önlemlerin alınmaması nedeniyle her yıl yüzlerce işçinin öldüğüne ve sakat kaldığına dikkat çekerek işçi kadınların iş cinayetinde katledilmesine ve devletin işçi düşmanı yasalarına karşı örgütlenme ve mücadele çağrısı yaptı.
Kadın Emeğinin Kanlı Hafızası
Tarihsel hafızamız, kadın emeğinin kapitalist üretim ilişkileri içinde nasıl yok sayıldığını, işçi ve emekçi kadınların insanca yaşam ve çalışma koşulları için yürüttükleri mücadeleyi defalarca göstermiştir. Kapitalist sistemin karanlık tarihi, kadın işçilerin kanıyla yazılmış sayısız örnekle doludur.
8 Mart 1857’de 129 kadın işçi yandı… 1857’de New York’ta Cotton adlı bir dokuma fabrikasında çalışan, çoğunluğu kadın 40 bin işçi, 16 saatlik işgününün 10 saate indirilmesi ve “eşit işe eşit ücret” talepleriyle greve çıktı. Kadın işçilerin öncülük ettiği bu grev, dönemin en kitlesel grevlerinden biri olarak tarihe geçti. Yürüyüşe başlayan kadınları durdurmak isteyen polis, işçilere saldırarak patronların da desteğiyle binlerce işçiyi fabrikaya kilitledi. Bu sırada çıkan “şüpheli” bir yangında 129 kadın işçi yanarak yaşamını yitirdi. ABD basını bu olayı görmezden gelerek gizlemeye çalışsa da işçilerin cenazesine 100 bini aşkın insan katıldı. Bu olay, kadın işçilerin insanca çalışma koşulları uğruna verdikleri mücadele ve ödedikleri bedellerin tarihsel hafızası olmuş, bu hafıza, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü ortaya çıkarmıştır.
Türkiye’de Değişmeyen Gerçek
Kadın emeğinin ucuz iş gücü olarak değersizleştirilmesi, ağır çalışma koşullarında güvencesiz çalıştırılması ve kadınların iş cinayetlerinde katledilmesi Türkiye için de son derece tanıdık.
29 Aralık 2005’te, Bursa Özay Tekstil’de 5 kadın işçi yandı. Sendikasız ve sigortasız çalıştırılan, birisi hamile 5 kadın işçi, gece vardiyasında çıkan yangında yaşamını yitirdi. Fabrikada iş güvenliği önlemleri yoktu, kaçış kapıları kilitliydi. Bilirkişi raporları işçileri “kusurlu” buldu. Sorumlular ise verilen düşük cezalarla her zamanki gibi devletin yargı zırhıyla korumaya alındı.
8 Kasım 2025’te bu kez Kocaeli Dilovası’nda bir parfüm ve kozmetik dolum deposunda yangın ve patlama meydana geldi. İkisi 18 yaşın altında olan altı kadın işçi yanarak yaşamını yitirdi. Orada da bina ve depo iş güvenlik önlemlerinin eksik olduğu ortaya çıktı. Yangın merdiveni yoktu, acil çıkışlar kapalıydı. İşçiler içerde mahsur kaldı. Güvencesiz çalışma, denetimsizlik ve cezasızlık burada da değişmedi.
Aynı Zincirin Halkaları
Örnekler elbette çoğaltılabilir. Yerleri ve tarihleri değişse de Trikala, Bursa ve Dilovası’nda değişmeyen; kadın emeğinin ucuz iş gücü olarak iliğine kadar sömürülmesi, kâr uğruna alınmayan iş güvenliği önlemleri, güvencesiz çalışma ve sistematik cezasızlıktır. Tarihsel hafızamız, bu ölümlerin her defasında “kaza”, “ihmal” ya da “kader” değil, sınıfsal birer cinayet olduğunu açıkça göstermektedir.
Kadın emeğinin değersizleştirilmesi ve yok sayılması, erkek egemenliğinin özel mülkiyetle kurumsallaşmasıyla birlikte sistematik bir nitelik kazanarak günümüze kadar sürmüştür. Yarı feodal yarı sömürge sosyoekonomik yapıya sahip ülkemizde, işçi ve kadın haklarının geriliği nedeniyle kadın emeği üzerindeki baskı ve sömürü daha da yoğundur.
Bugün kadınlar; ev emekçisi, tarımda ücretsiz aile işçisi, kayıt dışı ve güvencesiz işlerde çalışan işçiler olarak; esnek, parça başı ve “dumansız fabrika” olarak adlandırılan ev içi üretim biçimlerinde, emekleri sistematik biçimde değersizleştirilerek sömürülmektedir. Kadınlar bir yandan iş güçlerini satarak kapitalist üretim ilişkilerinin parçası haline gelirken, diğer yandan feodal ilişkiler nedeniyle aileye ve erkeğe bağımlı kılınmaktadır. Kadının maaş kartının kocasının ya da babasının cebinde olması, bu çelişkinin en somut ifadesidir.
Kadının çalışma hakkı, sokağa çıkması, konuşması ve karar alma süreçlerine katılması hâlâ feodal normlarla sınırlandırılmakta; kadınların büyük bir bölümü ancak ailenin izin verdiği ölçüde üretim sürecine dahil olabilmektedir. Tüm bu mekanizmalar, kadınlar üzerindeki baskı ve sömürüyü daha da derinleştirmektedir.
Kader Değil, Sistem
Bütün bu koşullar, kadın işçi cinayetlerinin tesadüf ya da kader değil, yapısal olduğunu gösterir. 8 Mart, emekçi kadınların yaşamları, yetenekleri, kişilikleri, cinsellikleri ve emekleri üzerinden ödedikleri bedelin; mücadele tarihimizin en güçlü tarihsel hafızasını oluşturur. Trikala’da, Bursa’da, Gebze’de yanan kadın işçiler bu tarihin bugünkü halkalarıdır. Bu ölümler kaza değil, ihmal değil, kader hiç değildir. Bunlar emperyalist kapitalist sistemin ve sınıflı toplum düzeninin yapısal sonuçlarıdır. Bu sistem yıkılmadan işçi emekçilerin, kadın işçilerin can güvenliği yoktur, olmayacaktır. 8 Mart’a giderken Trikala’ya uzanan bu kanlı zinciri hatırlamak, işçi sınıfının örgütlü mücadelesini büyütmenin zorunlu bir parçasıdır. Bunun somut karşılığı ise başta kendi emeğimize sahip çıkmaktan geçer.







