Devlet Bahçeli’nin Meclis grubunda yaptığı konuşmalar Kürt meselesine yönelik sürecin gidişatını belirlemeye devam ediyor. Kürt meselesi, yalın bir politik özgürlük sorunu olmasına rağmen, Abdullah Öcalan ile devlet arasındaki müzakere tartışmaları bu içerikten uzak bir zeminde yürütülüyor. Kürt ulusunun “tam eşitlik” hakkı bir yana; legal siyaset yapma hakkı, siyasî tutsakların özgürleşmesi meselesi, polis-yargı cenderesinde gasbedilmiş vekillikler ve belediyelerin verilmesi sorunu, Kürtçenin statüsü, Anayasa’daki Türk şovenizmine dayalı inkârcı tanımların kaldırılması gibi asgari demokratik haklar dahi adeta sürecin içerdiği tartışmalar olamamaktadır.
Öcalan’la Görüşme ve Yine Şovenist Kampanya
Süreç iki başlıkta ele alınmaktadır: Birincisi silahların tümüyle devre dışı kalması, ikincisi ise Suriye Kürdistanı’nın geleceğidir. Bu iki başlık üzerinden hedef “Terörsüz Türkiye” olarak tanımlanmaktadır.
Devlet Bahçeli, egemen sınıfların en şoven ve gerici siyasî figürü olarak sürecin başlatıcı ve taşıyıcı rolünü üstlendi. Bahçeli’nin bütün grup konuşmaları bu temaya odaklıdır. Nitekim 18 Kasım tarihli grup konuşmasında, Meclis’te kurulan “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun vakit kaybetmeden Abdullah Öcalan ile görüşmesi gerektiğini, bu gerçekleşmediği takdirde kendisinin İmralı’ya gideceğini belirterek sürece yeni bir ivme kazandırdı.
Yakın zamanda Bahçeli’nin sürecin ağırdan alındığına dair yaptığı sert uyarı karşılığını buldu; Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş 21 Kasım’da komisyonu olağan dışı toplantıya çağırdı. Abdullah Öcalan ile komisyonun görüşmesi klasik bir şovenist kampanya eşliğinde tartışıldı. Meclis’te bulunan ve bulunmayan tüm partiler, siyasî figürler ve medya, tartışmayı “Meclis’in Abdullah Öcalan’ın ayağına gitmesi” eksenine kilitledi.
“Gidilsin” ve “gidilmesin” diyenler, yıllara yayılan Kürt mücadelesini aşağılayan şovenist argümanlarla tartışmayı sürdürdüler. Egemen sınıfların tüm klikleri şoven dalgalar üzerinde adeta sörf yaptılar. Kürt Ulusal Mücadelesi sistemli ve aleni biçimde aşağılandı.
AKP–MHP faşist bloku, “Türk devletinin çıkarlarının her şeyin üstünde olduğu” ve “silahsız, dirençsiz bir Kürt projesi” argümanlarına dayanarak İmralı ziyaretini savundu. CHP ise kendisine yönelik kuşatmanın yarattığı çelişkiye yaslanarak ve oluşan şovenist histeriden faydalanarak İmralı için heyete temsilci vermeyeceğini açıkladı. İYİP ve benzeri partiler ise bilindik Kürt düşmanı argümanlarla tüm sürece karşıt bir çizgi izledi.
Silahları Teslim Et, Tam Hak Eşitliğini Unut
Meclis Komisyonunda AKP, MHP ve DEM Parti temsilcileri 24 Kasım’da Abdullah Öcalan ile görüşmeyi gerçekleştirdiler. Atılan bu adımın süreç için yeni bir eşik olduğu, komisyonun yaptığı çalışmaları raporlaştırarak artık sürecin yasal düzenlemelerle ilerleyeceği belirtiliyor.
Kuşkusuz Meclis Komisyonunun Abdullah Öcalan ile görüşmesi semboliktir, süreci Meclis ekseninde atılacak adımlarla örmenin bir hamlesidir. Atılacak adımlara dair belirtilen şeyler ise infaz düzenlemesi, belirlenmiş yasa ve anayasa kurallarının Kürtler için uygulanmayan kısımlarının uygulanması, kısmi af içeren yasal düzenlemeler vs. olacağı ifade edilmektedir. Türk hâkim sınıfları sürecin özünü demokratikleşme adımları olarak değil, silah bırakmayı ve buna uyumlu yasal düzenlemeleri içeren bir çerçeve olarak tanımlamaktadır. Bugünden bunun ötesinde Kürt ulusal haklarına, politik kazanımlarına dair ne tür iyileştirmeler olacağı ise tamamen muğlaktır.
Bu sürecin temel dinamiğinin bölgesel gelişmeler olduğuna dair açık ya da örtülü herkes hemfikirdir. Türk hâkim sınıfları sürecin selametini ise Şam ve Suriye Kürdistanı arasındaki ilişkilerin selametine sıkı şekilde bağlamıştır. Meclis Komisyonunda İmralı’ya giden MHP’li Feti Yıldız ve AKP’li Hüseyin Yayman da görüşmede esasta S. Kürdistanı’nı konuşmuşlardır. Türk hâkim sınıflarının tüm odak noktası S. Kürdistanı’nda bir tasfiye sürecinin olup olmayacağı, Şam hükümetiyle kendi çıkarlarına hizmet edecek bir anlaşmaya varılıp varılmayacağıdır. Niyetleri de oldukça nettir: Kürdistan’ın her bir parçasından, özellikle Suriye ayağında, Kürt Ulusal Mücadelesinin zararsız, mümkünse silahsız bir noktaya çekilmesidir. Bu koşullar sağlanırsa süreç ilerleyecek; Kürtlerin devlet yapısına eklemlenmesi, siyaset alanının genişletilmesi ve bölgesel bir ittifakın kurulması hedeflenecektir.
Sürecin özelliklerini, dinamiklerini ve politikasını MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın 28 Kasım’da açık biçimde ortaya koydu:
“Kaotik küresel ortam bölgemizde de yeni açmaz ve sorunların zuhuruna zemin hazırlamıştır. Başta Türkiye olmak üzere bölge ülkeleri varoluş tehdidiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden Türkiye’de gerek toplumsal düzen gerekse küresel nizam arayışlarına dair genel geçer yöntemlerin terk edilmesi ve köklü paradigma değişikliklerine gidilmesi elzem hale gelmiştir. Türkiye’de de bu bağlamda önce hanelerin ve ev önlerinin temizlenmesi, sonra iğdiş edilmiş, posası çıkmış, kirlenmiş kavram ve düşüncelerin terk edilmesi şart olmuştur. Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli’nin bilgece tutumu ve yapıcı teşebbüsleriyle başlattığı Terörsüz Türkiye yürüyüşü bütün bu zaruretlerin doğal sonucudur. Bu bağlamda öncelikle iç barış ortamının güçlendirilmesi esas alınmıştır. Amaç, terörün olmadığı bir Türkiye’nin tesisidir.”
Açıklama oldukça sarih: Bölgede ABD emperyalizminin attığı adımlara uyum sağlanmalı; aksi durumda Kürt meselesi bir varoluş tehdidine dönüşecekti. Bu dönüşüm, daha geniş bölgesel değişimlere hazırlık yapıldığını göstermektedir. Bunun da bölgesel savaş koşullarına uygun bir “içeride ve çeperde cephe tahkimi” olduğu görülmektedir. TC’nin bölgedeki siyasî hegemonyasını ve gerekirse sınırlarını genişletmesine uygun yeni bir gömlek hazırlanmaktadır. İlişkinin özünde bir değişiklik olmaksızın, Kürt Ulusal Hareketiyle sağlanacak bir uzlaşmanın egemen sınıfların çıkarına hizmet edeceği açıktır. Buna karşın yeni durumda da derin toplumsal çelişkiler varlığını koruyacak ve bu durum hareket alanını baştan daraltacaktır. Bilindik Türkiye gerçeği değişmeyecektir.
Siyasal Uzlaşmalar ve Kararan Gerçekler
Toplumsal çelişkileri çözmeyen siyasal uzlaşmalar, çelişkilere yalnızca “geçici” bir yenilik kazandırır. Bunun yanında bölgesel gelişmeler, çelişkiler ve çatışmalar, mevcut durumu değişime zorlayan bir karakter taşımaktadır. Özellikle Suriye’nin çok saçaklı toplumsal-ulusal çelişkileri, çok yönlü hesaplar peşinde olan emperyalist güçlerin ve tüm bölge devletlerinin açık müdahalesine son derece elverişli bir yapı sunarken toplumsal çözülme ve çatışmalar da derinleşmektedir. HTŞ ve Colani ile Suriye’nin toplumsal gerçekliğinin yönetilmesi mümkün değildir. İmralı ile yapılan görüşmenin hemen ardından, Trump’ın dayatmasıyla sürdürülen SDG–Şam görüşmelerinin askıya alınması da bu karmaşanın bir sonucudur. Durmaksızın gerçekleşen Alevi katliamları, Dürzilerin yeni arayışları ve İsrail’in fiilî sınır genişletme hamleleri ise siyasal uzlaşmaların geçici; çatışmaların ise esas belirleyen güç olmaya devam edeceğini göstermektedir.
Süreç, siyasî özgürlük konusu olan Kürt Ulusal Sorununun özünü perdeleyen bir nitelik taşımaktadır. Emperyalistlerin bölgeye dair hesaplarını gözeten ve Kürt hareketinin siyasî ile örgütsel gücünün bu hesaplara uygun biçimde konumlanmasını hedefleyen bir yönelim söz konusudur. TC açısından bu hedef; Kürt ulusal haklarının mümkün olduğunca sınırlandırılması, hareketin devletin siyasî hegemonyası ve inisiyatifi altına alınması ve bölgesel savaşa iç ve dış uzlaşmalarla hazırlanması şeklinde belirlenmektedir. Türk hâkim sınıfları için böyle bir “uzlaşma” yoluyla gerçekleştirilecek tasfiye, genişleyen olanaklar, daha güçlü bir savaş kapasitesi ve emperyalizmin bölgedeki en etkili uşağı olma fırsatı anlamına gelmektedir.
Kürt meselesi hiç kuşkusuz emperyalist hesaplara ve TC’nin gerici çıkarlarına gölge etmeyecek, ona hizmet edecek şekilde ele alınan bir mesele olarak şekillenmektedir. Burada Kürt ulusunun ve bölge halklarının çıkarına bir şey beklemek emperyalizmin köleleştirmesine ve soysuzlaştırmasına, TC’nin vurguncu, talancı, saldırgan, inkârcı ve halka düşman faşist niteliğine uyumlu olmayı şart koşar.








