Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşında Orta Doğu coğrafyasında etkin güçlerden olan Fransız ve İngiliz emperyalistlerinin, 16 Mayıs 1916 tarihinde yaptıkları Sykes–Picot Anlaşmasıyla dört parçaya bölünen, ezilen bağımlı uluslar olarak Türkiye, Suriye, İran ve Irak’ta 100 yıldır baskı, zorla asimilasyon politikalarına maruz kalmışlardır.
Orta Doğu coğrafyasının en önemli ulusal sorunları olan Filistin ve Kürt sorunu hem bölgesel hem de uluslararası boyutta yakıcılığını korumaktadır.
Kürtleri, dört parçadaki ulusal varlıklarını ilhak politikalarıyla, emperyalist efendilerinin de onay ve icazetiyle inkâr eden devletlerin; Kürt ulusal direnişi karşısında, yeni oluşan güç dengeleri içerisinde kendi egemenlik yapılarına entegre etme yönündeki çaba ve arayışları bugün de sürmektedir.
Kürt sorununun boyutu ve çok katmanlı yapısı; Kürt ulusal hareketlerinin siyasal niteliği, önderliklerinin karakteri, dünyadaki güç dengeleri ile izlenen taktik ve stratejik politikalar, proleter bir bakış açısıyla mercek altına alınmayı gerekli kılmaktadır. Bu çerçeve, Kürt ulusal sorununa dair yanılsamaları ve farklılıkları açığa çıkaran, devrimci çözüme yönelik bir perspektifle düşünsel bir zemin oluşturmayı mümkün kılar.
Öncelikle, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH) sorununda MLM’lerin tutumu nettir. UKKTH (özgürce ayrılma hakkı) kayıtsız ve şartsız savunulur. Bu hakkın ulus tarafından nasıl kullanılacağına dair iradeye karşı çıkılmaz. Bu hak her koşulda savunulur; hakkın kullanılması ise her koşulda desteklenmez. Sınıf bilinçli proletaryanın desteğindeki ölçüt; bu hakkın (ayrılma hakkının) işçi sınıfı ve emekçilerin kurtuluşu açısından ne ölçüde yararlı olduğudur. Ayrılma pratiği, işçi ve emekçilerin devrimci kurtuluşuna ve özgürlüğüne giden yolu açıyorsa desteklenir; içermiyorsa karşı konulmaz, ancak destek de verilmez.
Ayrıca her koşulda egemen ulusun şovenist baskı politikalarına karşı çıkılarak, demokratik ve meşru haklarının savunulmasında ezilen ulusun yanında olunur ve güç verilir.
Kürt sorununun her parçada aldığı biçim, boyut, mücadele dinamikleri ve önderlik yapıları farklı olduğundan, her parçanın ayrı ayrı ele alınarak analiz edilmesi gerektiği açıktır.
Bu yazının konusu, Suriye Kürdistanı’ndaki son süreç ve SDG ile Suriye rejiminin vardığı mutabakata yaklaşımımız olduğundan; öncelikle SDG’nin oluşum sürecine bakmak, oluşan yapının dinamiklerini, zayıflıklarını ve son süreçte ortaya çıkan tabloyu ele almak gerekmektedir.
Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Ekim 2015’te YPG/YPJ öncülüğünde; Arap, Süryani ve diğer yerel grupların katılımıyla Hasekê/El-Malikiye’de yapılan kongreyle kuruluşunu ilan etti. Suriye Kürdistanı ile sınırlı YPG-YPJ IŞİD karşıtı koalisyonun bir parçası olarak IŞİD militanlarıyla doğrudan savaşarak Suriye’nin doğusuna yöneldiğinde artık çok daha geniş bir alanda söz sahibi olmaya başladı. IŞİD ile mücadele etmek ve Kuzey-Doğu Suriye’de kontrol sağlamak amacıyla kurulan SDG’nin başat unsuru her zaman YPG-YPJ oldu ve bu gelişme özellikle ABD tarafından desteklendi. ABD tarafından silahlandırılan, buna karşın Kuzey ve Doğu Suriye ile sınırlı tutulan SDG, Suriye’deki iç savaşın bir parçası olsa da Baas rejimi ile doğrudan bir savaşa girmedi, Suriye’nin bütünü üzerinde hak iddiasında bulunmadı. Bunun bir nedeni başından itibaren Suriye devleti ile “özerklik” ya da “otonomi” temelli bir anlaşma anlayışında olmasıyken bir diğer nedeni Suriye’nin farklı uluslardan diğer halk kesimleriyle buluşamamasıydı. Emperyalizmin ve bölgedeki diğer gerici devletlerin rızasını almak, bu yolla Suriye devletinin bir parçası olmak çizgisinde olması onu önemli oranda Kuzey ve Doğru Suriye’de tuttu. Bu kapsamda Efrin’de yaşananlar hatırlanabilir. Efrin Suriye’nin batısında kalan ve Kürtlerin yoğun yaşadığı bir bölge olmasına rağmen YPG ve YPJ’nin kontrolünda kalmasına olanak tanınmadı. Rusya ve ABD’nin göz yumduğu TC’den yönelen yoğun bir bombardıman tehdidiyle oradan çıkarıldılar. Benzer bir gelişme en son Halep şehrinin Kürt yoğunluklu iki mahallesinde yaşandı. Emperyalistlerin ve gerici bölge devletlerinin bu “sınırlandırıcı” yaklaşımı YPG-YPJ’nin de ardından SDG’nin de genel çizgisiyle uyumluydu. Buna rağmen bu iki gelişmede de zor kullanıldı.
Batıda kalan bu bölge ve iki mahalleye rağmen YPG/YPJ Suriye Kürdistanı’nda özerlik ilan etti ve buna göre örgütlendi. SDG ise Rojava denilen bu alanın dışında da, özellikle Suriye Arap aşiretlerinin katılımını sağlayarak Doğu Suriye’de de söz sahibi oldu. Böylece özerklik iddiası bu alanı da kapsadı. Arap aşiretleri hem S. Arabistan ve Katar gibi devletlerin hem de ABD ve İngiltere gibi emperyalistlerin onayına dayanan bu gelişmeyi onayladılar. Aşiretlerin bu yöndeki hareketinde belirleyici etmen Baas rejiminin zayıflaması ve neredeyse tüm uluslararası desteğini yitirmesi oldu. Sonrasındaki gelişmeler aşiretlerin bu koşula bağlı hareket ettiğini teyit etti. HTŞ Baas rejiminin yerini aldığında, ilgili devletlerin rızası ortaya konduğunda Arap aşiretleri değneği bu kez “yeni iktidara” büktüler. Kuzey-Doğu Suriye Yönetimi kısa bir sürede dağıldı ve SDG ilk sınırlarına, Rojava’ya çekildi.
Bu yöndeki gelişme başından beri bir olasılıktı. Elbette bu YPG-YPJ’nin tahmin edebileceği bir gelişmeydi. Çünkü bu sürecin inşasında hem ABD ve İngiltere hem de bölgenin gerici devletleri söz sahibiydi. İttifak kurulan güçler nihayetinde feodal karakterdeki aşiretlerdi. Bu güçlerin ittifak arayışı aşiret çıkarlarına dayanıyordu ve bu durum, modernleşmiş özelliklere sahip Kürt ulusal hareketiyle uyumsuzluk yaratıyordu. Bu uyumsuzluğun önündeki perde esas olarak ABD ve İngiltere’nin desteğiydi; bu nedenle ittifakın geçiciliği baştan saptanabilirdi.
Nitekim 27 Kasım–8 Aralık 2024 tarihlerinde Baas rejiminin çöküşü, Esad’ın Rusya’ya kaçışı; ABD, İngiltere ve İsrail ile iyi geçineceği işaretleri veren Türkiye destekli “cihatçı” grupları da kontrol eden Heyet Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) Şam’a girişi ve Colani’nin, geçici devlet başkanı statüsüyle onaylanmasının ardından, “özerklik” talebi ile bir yapı inşa etmiş olan SDG ile aşiretler arasındaki uyumsuzluk görünür oldu, hatta kaşınır duruma geldi. HTŞ ile SDG arasında Suriye’nin yeni yapısına dair yapılan görüşmelerde bu sorunun birçok defa gündeme geldiği, SDG’nin temsil gücünün sorgulandığı bilinmektedir.
Colani ve Mazlum Abdi heyetleri arasında yürütülen görüşmelerde, 10 Mart 2025 mutabakatı çerçevesinde var olan anlaşmanın pratikte uygulanmaması; tarafların ve onları etkileyen güçlerin müdahaleleri nedeniyle sorunların çözümü ertelenmiş ve engellenmiştir.
SDG 2015 sonrası ABD tarafından gelen desteğin süreceğini umut ederek hata yapmıştır, diyebiliriz. Bu hataya neden olan şartlardan en önemlisi SDG’nin bununla baş edecek bir “devlet anlayışında” olmamasıdır. SDG başından beri Suriye’yi yönetme iddiasında olmadı. Şam’da görevli olan ya da görevlendirilecek olanlarla kuracağı ilişkiyi temel alan bir “yönetme” anlayışında kaldı. Bu, başlangıçta ve uzun bir süre özerklik ilişkisi olarak tanımlansa da zamanla belirsizleşti ve yönetme amacından uzaklaşan bir rota izledi. Diğer bir şart ise SDG’nin esasta emperyalistlerin onayını almak üzere diplomatik olanakların “demokratik” olana açılacağı beklentisidir. HTŞ gibi “gerici ve yobaz” bir hareketin, cihat yapmakla nam almış güçlerin yerine SDG gibi çok daha ilerici, modern bir hareketin tercih edilebileceği umudu emperyalizmin “ihanet” politikasıyla son buldu. Kuşkusuz emperyalizmden destek görme umudu her zaman tartışma konusu olacaktır. Reel politikaya oldukça yatkın Kürt ulusal hareketinin basitçe bu umuda bel bağladığını öne sürmek kolay değildir. Bu umudu doğuran diğer etmenlerin de SDG’nin dayandığı kitlelerin beklentisi, üstelik bu güce emperyalistler tarafından duyulan ihtiyacın gizlenmemesi (sağlanan silah desteği bunun güçlü bir verisidir) ve HTŞ’nin yönetme kapasitesinin darlığı olduğu eklenmelidir.
SDG`nin bu siyasî tutumunu A. Öcalan’la ile de açıklamak mümkün. Türkiye Kürdistanı için savunulan uzlaşma siyasetinin benzer şartları içerdiğini biliyoruz. SDG ve Kürt güçlerinin Suriye merkezî yapısına entegre olması yönündeki önerme de bu uzlaşmanın bir biçimidir. Ayrıca Türk devletinin kuşatma siyaseti ve ABD emperyalizminin değişen güç dengeleri içindeki çıkarları doğrultusunda, Türk Hükûmeti Colani rejimiyle Suriye’yi şekillendirmeyi kendi çıkarlarına uygun görmüştür. İsrail’le uyumlu bir hat izleyen ve ABD’nin çıkarlarını gözeten bu yaklaşım, PYD ve YPG güçlerine yönelik himayenin sınırlandırılmasıyla sonuçlanmıştır.
Bu gelişmeler de bir kez daha göstermiştir ki; emperyalistlerin ve dahası sınıfların, devletlerin, kolektif tüm hareketlerin soyut bir vefa duygusu yoktur. Vefa çıkarların bir parçası olarak gerçekleşir ve halkla bağları kopmuş olanların çıkarları halka dönük bir vefa ile buluşamaz, onların çıkarları sürekli kendilerine borçlandıkları bir tür vefa üretir. Bu asla doymayacak bir vefa türüdür; bu, mülk edinme ve sermayeyi yeniden üretme hırsıdır. Bu nedenle dev tekellerin ve hizmetkârları olan devletlerin vefası sermayeyedir. Suriye Kürt Ulusal Hareketinin bu süreçte kendi deneyimleriyle yaşayarak gördüğü budur. Emperyalistlerin en gerici güce yaslanarak çıkarlarını koruduğu ve devam ettirdiği, “demokratik” kesim ve yapıları esas almadığı ve almayacağı da bu süreçte bir kez daha görülmüştür.
Tüm hata ve yanlışlarına karşın Kürt gücü PYD’nin ve askerî oluşumlar YPG-YPJ’nin “ABD’nin kara gücü ve uşağı” olmadığı da bu süreçte açığa çıkmıştır.
5 Ocak’ta Paris’te yapılan ABD–İsrail–HTŞ görüşmesinde, ABD emperyalizminin Colani’den yeterli güvence alması ve ABD–İsrail–Türkiye politikalarına uygun planlar doğrultusunda; SDG içinde yer alan Arap aşiretlerinin yapıdan ayrılmasıyla yeni bir güç dengesi oluşmuştur. Bu çatlak ve zayıflamadan yararlanan HTŞ güçlerinin 18 Ocak’ta El-Tabka, Tabka Barajı ve Tabka Hava Üssü’nü, Deyrizor’un doğu kırsalının tamamını ve bölgedeki petrol ile doğalgaz sahalarını ele geçirmesiyle sonuçlanan bir süreci beraberinde getirmiştir.
SDG güçlerinin şehirden çekilmesi ve aşiret güçlerinin Rakka’nın kontrolünü ele geçirmesinin ardından, Rakka’ya giren Şam merkezli güçler petrol sahalarının denetimini de sağlamıştır. Suriye Kürdistanı’ndaki (Rojava) statünün sınırlandırılması ve petrol ile doğalgaz gibi imkânların Kürtlerin denetiminden alınarak Colani yönetimine devredilmesinde; ABD Başkanı Trump ve bölge temsilcisi Barrack’ın bilgisi dahilinde gerçekleştirilen politika değişikliğiyle, ABD emperyalizmi “Rojava yönetimine” verdiği eski desteği fiilen çekmiştir.
Bu gelişmeler karşısında Mazlum Abdi, anlaşmaya bu haliyle imza koymayacağını belirterek direnme kararı almış ve bölgesine dönmüştür. Kürt güçlerinin ve SDG’nin geri kalan birliğinin zayıflaması, ABD’nin desteğini çekmesiyle oluşan yeni dengeler; Avrupa genelinde Kürt halkı ile demokrat ve devrimci kesimlerin Rojava’ya statü talebiyle kitlesel biçimde sokağa çıkmasına yol açmıştır. Kürt ulusal bilincinin geliştiği bu süreçte; milyonların eylemleri ve tepkileri sonrasında görüşmeler yeniden başlamış ve 30 Ocak’ta Şam’daki geçiş hükümeti, SDG ile ateşkes yapıldığını ve tarafların anlaşmaya vardığını duyurmuştur.
30 Ocak anlaşmasının gerçekleşmesi sürecinde başta ABD emperyalizmi olmak üzere, Fransız emperyalistleri, İsrail, Türkiye ve Batılı emperyalist devletlerin çizdikleri çerçeve esas alınmıştır.
Anlaşma uyarınca; kademeli askerî ve idari entegrasyon, Hasekê ve Qamişlo’ya İçişleri Bakanlığı güçlerinin konuşlandırılması, yerel kurumların devlete entegrasyonu, Kürt toplumu için sivil ve eğitim haklarının güvence altına alınması ve yerinden edilmiş nüfusun geri dönüşünü içeren kapsamlı bir çerçeve açıklanmıştır. Bu anlaşmanın pratikte uygulanmasında yeni sorunların ortaya çıkması muhtemeldir. Emperyalistlerin Suriye’de uşak Colani rejimini kendi çıkarlarına uygun biçimde dizayn ettikleri ve etmeye devam edecekleri açıktır. Halka dayanmayan, halkın genel çıkarlarını temsil etmeyen uşak rejimlerin çöküşü; halkın direnişi ve örgütlü karşı koyuşuyla gerçekleşecektir. Suriye’deki çok katmanlı sorunların, gerici HTŞ ve emperyalist politikalarla çözülemeyeceği; çelişkilerin farklı biçim ve şekillerde yeniden ortaya çıkacağı görülmelidir.
Suriye’de demokratik bir devrim gerçekleştirilip, her milliyetten halkın tam hak eşitliği temelinde özgür birlikteliği sağlanmadan Suriye’de suların durulması beklenmemelidir. Kimse mücadelenin bittiği iddiasında da değildir kuşkusuz. Ne var ki mücadelenin hedefleri ve kapsamı üzerinde yeniden düşünmek bir zorunluluktur.
Uzlaşmaya dayanan yolların halkın çıkarlarını yok etmesine karşı doğru olan yegâne yol halkın çıkarlarını gerçekleştirmek yoludur. Ancak bu yoldan gidildiğinde suların durulmayacağını ön gördüğümüz bu yerde demokraside ve barışta başarıya ulaşılabilir.








