Hürmüz Boğazı merkezli gerilim tırmanırken; ABD ve İran arasında gerçekleşen, ancak özünde ABD’nin hegemonyasını korumayı amaçlayan bu çatışma, tarafların kendi çıkarlarını tahkim etmek adına geliştirdikleri yeni manevralarla devam ediyor. 28 Şubat’tan bu yana yürürlükte olan iki haftalık ilk ateşkes süreci de bu manevraların bir sonucu olarak 22 Nisan itibarıyla resmen sona erdi.
Bu kritik eşikte ABD ve İran heyetlerinin Pakistan’da bir araya gelmesi anlaşma olasılığını gündeme getirse de henüz bir uzlaşının söz konusu olmadığı görüldü. Ateşkesin son günlerine girilirken, taraflar arasında resmî bir barış müzakeresinin başlayıp başlamayacağı tartışılmaya başlandı. Ancak İran devlet televizyonu, İslamabad’a herhangi bir heyet gönderilmediğini duyurarak beklentilerin ve ABD propagandasının boş olduğunu ilan etti.
Tek Taraflı Ateşkes ve Abluka
Takvimler 22 Nisan’ı gösterdiğinde Trump, Pakistanlı arabulucuların talebi üzerine ateşkesi tek taraflı olarak uzattığını duyurdu. Trump bu kararın, Tahran somut bir teklif sunana ve görüşmeler neticelenene kadar geçerli olacağını belirtse de eş zamanlı olarak İran limanlarına yönelik deniz ablukasının süreceğini açıkladı. Bu hamle, İran ordusu tarafından doğrudan bir “savaş ilanı” (casus belli) olarak değerlendirilirken, İran’ın ablukayı askerî güçle kırma ihtimalini de gündeme getirdi.
Trump’ın süreçteki dalgalı stratejisi; İran’ın direnç kapasitesi ve Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünün kırılamaması gibi saha gerçeklikleriyle açıklanabilir. Kısa süre öncesine kadar altyapı tesislerini hedef alma tehditleriyle “savaş çığırtkanlığı” yapan Trump’ın, ordunun müdahaleye hazır olduğunu belirttikten hemen sonra söylem değiştirerek ateşkesi uzatması, bölgedeki krizin geleceğine dair belirsizliği körüklemeye devam ediyor.
Tahran yönetimi olası müzakerelere dair spekülasyonları kesin bir dille reddederken, sahada tansiyonu yükselten gelişmeler de hız kesmiyor. Özellikle ABD donanmasının İran’a ait bir konteyner gemisine el koyması, zaten tıkanma noktasında olan diplomasi kanallarını daha da çıkmaza sokuyor.
Diplomatik kanallardaki belirsizlik, taraflardan gelen farklı ve çelişkili açıklamalarla daha da derinleşmiştir. İran tarafı Pakistan’da herhangi bir temasın olmadığını savunurken Trump kendi heyetinin yola çıktığını ve 20 Nisan’da İslamabad’da olacağını duyurmuştur. ABD heyetine başkan yardımcısı JD Vance’in liderlik edeceği belirtilirken İran’ın olası bir müzakere masasında kiminle temsil edileceği henüz netlik kazanmamıştır. Daha önceki görüşmelerde İran heyetinin başında Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf yer aldığında Trump tarafından gerçekleştirilen spekülasyona rağmen Tahran heyetinde görülen “çetin ceviz” yaklaşımı, yelkenleri suya indirmeye hazır bir İran olmadığını göstermiştir. Nitekim Trump tarafından “naif ve uyumlu lider” olarak gösterilen Kalibaf, 21 Nisan’da yaptığı açıklamada ABD’nin tehditlerinin gölgesi altında hiçbir müzakereyi kabul etmeyeceklerini vurgulayarak savaşın dayatıldığı koşullarda İslam Cumhuriyeti’nin yeni savaş kozlarını açığa çıkarmaya hazırlandığını duyurdu.
ABLUKAYA KARŞI ABLUKA
ABD Hazine Bakanlığına bağlı Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi (OFAC), “Ekonomik Öfke” operasyonu çerçevesinde 21 Nisan’da İran’a yönelik yeni ve kapsamlı yaptırım paketini devreye soktuğunu açıkladı. Özellikle İran’ın İHA ve füze tedarik ağlarını hedef alan bu hamle, OFAC’ın “2 Numaralı Ulusal Güvenlik Başkanlık Muhtırası”nı tam kapasiteyle uygulama stratejisine dayanıyor. Söz konusu muhtıra; Tahran’ın balistik füze programını kısıtlamayı, nükleer silah kapasitesine ulaşmasını engellemeyi ve İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (İDM) bölgesel faaliyetleri için kullandığı finansal kaynakları kurutmayı amaçlıyor.
“Ekonomik Öfke”, özünde BM yaptırımlarının ve diğer uluslararası kısıtlamaların yeniden canlandırılmasını öngören sert bir “nükleer silahların yayılmasını önleme” doktrinini temsil ediyor. Bu yaptırımlarla doğrudan İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetleri ve bölgesel nüfuz alanı hedef alınırken; Tahran yönetimi, askerî ve ekonomik baskılara karşı geri adım atmayacağını kararlı bir dille teyit ediyor.
Ancak Washington ve BM’nin “yeni dönemin ruhuna” uygun olarak kurguladığı bu operasyon, Hürmüz Boğazı’nın jeopolitik gerçeklerine çarparak ivme kaybediyor. ABD’nin 13 Nisan’da başlattığı deniz ablukası, boğazın kontrolünün İran’dan alınması amacının gerçekleşmekten uzak olduğunu ispatladı. İran’ın geniş coğrafyası ablukanın aşılmasını sağlayan temel unsur ve İran yönetimi bu coğrafyayı kullanma yeteneğine, tecrübesine sahip olduğunu ispatlamış durumda. Dolayısıyla ABD abluka ile diz çöktürme amacına ulaşacak bir durumda değil… Bölgede tam hâkimiyetin sağlanamaması, ablukaya karşı alınan önlemler Hürmüz sularında kaotik bir “ikili abluka” sürecini tetikledi.
ABD abluka ile ilk elden sağladığı görece üstünlüğü kısa sürede yeniden yitirdi. İDM 18-25 Nisan tarihleri arasında peş peşe yaptığı açıklamalarla boğazdaki hâkimiyetin yeniden tesis edildiğini duyurdu. İDM’nin gemi geçişlerinin doğrudan İran’ın onayına tabi olduğunu duyurması, bölgedeki gerilimi “sıcak çatışma” eşiğine taşırken, ABD’nin deniz gücü ile İran’ın kıyı savunma stratejileri arasındaki bilek güreşinin yeni bir faza geçtiğini gösteriyor.
24 Nisan’da İDM donanmasının Panama ve Liberya’ya ait olan “MSC-Francesca” ile “Epaminodas” isimli ticari kargo gemilerine “İsrail ile bağlantılı olduğu”nu iddia ederek el koyması, İran’ın Hürmüz’de kapsamlı bir hâkimiyet kurduğunun somut göstergesi olmuştur. ABD’nin 13 Nisan’da başlattığı deniz ablukası ise her ne kadar Asya’daki küresel enerji arzını vursa da Hürmüz Boğazı İran’ın elinden alınamamış, uygulanan abluka ABD’nin tüm imkânlarına rağmen sonuç vermemiştir. Bu durum, ABD’nin Orta Doğu’daki stratejik hedeflerini önemli ölçüde sekteye uğratan bir tabloya işaret etmektedir.
Elbette ABD Orta Doğu’daki bu hamlesiyle umduklarından vazgeçmiş değildir. Üstelik vazgeçmesi de pek mümkün gözükmemektedir. Sorunun İran’ı dize getirmek olmadığını gördüğümüzde bu saldırı dalgasına son vermenin de mümkün bir şey olmadığı anlaşılacaktır. Orta Doğu’da kendisinin belirlediği statükoyu yaratamadıkça ABD sonuç almak üzere yeni saldırı arayışlarında olacaktır. Petro-dolar düzeni mevcut ABD hegemonyasının motoru olduğuna göre ABD bölgedeki yeni statüko arayışını petrol üretiminin kontrolü üzerinden sürdürecektir.
TRUMP’IN AÇIKLAMALARIYLA DALGALANAN PİYASA
Trump’ın mart sonu ve nisan başındaki “İran’ı Taş Devri’ne döndüreceğiz.” şeklindeki söylemlerinin ardından gelen uzlaşı arayışı aslında yüksek petrol fiyatlarının ABD’nin iç siyasetine; bundan daha da fazla uluslararası tekelci sermayenin çıkarlarına verdiği zararı dengeleme çabasından ibaretti. Bu durum, petrol fiyatlarının 120 dolar seviyelerine çıkıp ardından hızla gerilemesine yol açarken, Trump’ın tutarsız söylemleri piyasayı öngörülemez bir volatilite sarmalına (fiyat istikrarsızlığı) sürüklemiştir. Trump’ın retoriği ile piyasa tepkileri arasındaki ilişki, tarihin en çarpıcı volatilite örneklerinden birini teşkil etmektedir. Trump’ın sanal medya ve basın açıklamaları üzerinden yürüttüğü süreç, yalnızca petrol fiyatlarını değil, küresel tedarik zincirinin güvenlik algısını da temelden sarsmıştır.
“Drill, Baby, Drill” (Kaz, Bebeğim, Kaz) sloganıyla ABD içindeki petrol üretimini artırmayı hedefleyen Trump, 6 binden fazla yeni sondaj izni vererek üretimi teşvik etmiş ve ABD’nin günlük petrol üretiminde rekor seviyelere ulaşmasını sağlamıştır. Ancak İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik hamleleri arz güvenliğini tehdit ettiği için piyasalar bu üretim artışını fiyatlandıramamış, bu da petrolün 100 dolar bandının altına düşmesini engellemiştir.
Bu retoriğin piyasa üzerindeki etkisi, Hürmüz kriziyle birlikte somut bir olgu haline gelmiştir. 15 Mart’ta dile getirilen “İran’ı askerî olarak yok ettik, sahil şeridini bombalayacağız” söylemi, Brent petrolünü bir günde yüzde 13 artırarak 120 dolar seviyesinin üzerine taşımış, 15 Nisan’daki “Savaşın sonu görünüyor, iki güne barış görüşmeleri başlayabilir” şeklindeki geri dönüşü ise enerji fiyatlarında anlık bir durgunluk yaratmıştır. Trump’ın bu keskin dönüşleri, piyasada milyarlarca doların el değiştirmesine ve volatilitenin son yılların zirvesine çıkmasına neden olmuştur.
Piyasadaki dalgalanmalara dair, dikkat çekilmesi gereken en önemli hususlardan birisi şudur; her ne kadar piyasadaki dalgalanmalar Trump’ın söylemleriyle şekillense de Trump, emperyalizmden bağımsız, tek kişilik bir sömürge sistemini temsil etmemektedir. Aksine o, emperyalist kapitalizmin sömürgeci politikalarını kürsüde kendine özgü retoriğiyle diplomatik alana taşıyan bir sözcüdür. Dolayısıyla emperyalizmin, Trump’ın şahsından çok daha derin ve yapısal bütünlüğe sahip olduğunu unutmamak gerekir.
BOZULAN EKONOMİYLE GELEN “YENİ EKONOMİK DÜZEN”
Hürmüz krizi, sadece askerî bir gerilim olarak değil, IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası finans denetim sistemlerinin ebesi olan, dünya ekonomisinin “altın çağı” olarak görülen Bretton Woods döneminin fiilen sona erdiği ve yerine emperyalistlerin tabiriyle “Yeni Ekonomik Düzen”in inşa edildiği bir dönüm noktası olarak kayıtlara geçmiştir. Hürmüz krizinin yarattığı kaosun “çözüm” olarak kabul edilmesi, bu “yeni düzen”i meşrulaştırma gayretini beraberinde getirmiştir.
Hürmüz krizi ve beraberinde gelen piyasa istikrarsızlığı, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında kurulan serbest ticaret odaklı ekonomik modelin raf ömrünü tamamladığını kanıtlamak amacıyla kullanılan stratejik bir araç haline gelmiştir. Bu süreçte arz güvenliği, enerji bağımsızlığı ve yüksek volatilite gibi kriz saikleri, devletlerin ekonomiye daha kapsamlı müdahalelerde bulunmasını, korumacı bölgesel ittifakların oluşmasını ve dijital merkez bankası paraları gibi merkezî kontrol mekanizmalarını “kaosu durduracak tek çözüm” olarak kitlelere sunmasını meşrulaştırmıştır.
Ne var ki “Yeni Ekonomik Düzen”, emperyalist sömürünün bir tezahürü ve emperyalist güçlerin kendi yarattıkları bataklıkta boğulmamak için sergiledikleri beyhûde bir çırpınıştır. Sömürgeciliğin niteliği baki kalmakla birlikte, bu süreç emperyalizmin kendini tahkim etme çabasından ibarettir. Zira emperyalist sistem için asıl tehdit, dünyanın dört bir yanında antiemperyalist mücadeleyi büyüten kitlelerin yükselttiği isyan bayrağıdır. Geniş halk kitleleri ile emperyalizm arasındaki uzlaşmaz çelişki var oldukça, ismi ne olursa olsun, hiçbir “Yeni Ekonomik Düzen”, sistemin kaçınılmaz tarihsel sonunu engelleyemeyecektir.







