Her türden muhalefetin sistem dışılığa evrilme emaresi taşıdığı günümüz koşullarında, genel olarak emperyalistlerin, özelde ise onların iş birlikçisi olan çeşitli biçimlerdeki faşist devletlerin “abartılı” saldırılarına tanık oluyoruz. Dünya genelinde Filistin’in, İran’ın, Venezuela’nın ya da Ukrayna’nın maruz kaldığı saldırılar Trump’ın, Netanyahu’nun veya Putin’in kişisel ihtiraslarıyla açıklanamayacağı gibi, Türkiye’deki “ana muhalefet partisi”ne yönelik hukuk dışı müdahaleler, İBB başta olmak üzere muhalif belediyelere düzenlenen operasyonlar ve ünlülere yönelik “yasaklı madde” gündemleri de Erdoğan’ın şahsi hırsından kaynaklanan fevri çıkışlar değildir. Baştan aşağı sömürüye, emek ve hak gasbına dayalı bu düzende, ahlaki değerler üzerinden yürütülen operasyonları tartışmak, sistemin özünden uzaklaşarak egemenlerin minderinde oyalanmak demektir. Karşımıza çıkan öznelerle sınırlı “kötülemeler”, nihayetinde sistemi aklamaya hizmet eden değerlendirmelerle sonuçlanır. Çünkü sistem, bütün olarak bir yıkım ve çürüme üretmektedir.
Hiç kuşkusuz, adı geçen her bir liderin kişisel karakteri, üstlendikleri tarihsel misyon ve somut görevlerle uyum içindedir. Hiçbiri sonradan pişmanlık duyacakları eylemlerin altına imza atmıyor; aksine şahsi mizaçları, liderlik ettikleri nesnel süreçlerin ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir. Ne var ki, söz konusu pratiklerin ve bütünsel olarak bu süreçlerin asıl yaratıcı unsuru, bu liderlerin şahsında temsil olunan egemen sınıflardır. Sürmekte olan ekonomik sistemin sahipleri olan bu sınıfların çıkarları, liderlerin sırtını dayadığı tüm kurumsal mekanizmaların varlık teminatıdır.
BİR MÜDAHALE AYGITI OLARAK DEVLET
Ekonomik altyapıdan bağımsız bir devlet aygıtından söz edilemeyeceği gibi, egemen sınıfların çıkarlarının realizasyonu da devletin örgütlü gücü olmaksızın mümkün değildir. Devletin temel görevi, mevcut sosyoekonomik yapıyı ve dolayısıyla egemen sınıfların mülkiyet ve iktidar ilişkilerini mutlak surette korumak ve sürdürülebilir kılmaktır.
İşte bu çıplak gerçeklik, sınıf analizi dediğimiz yöntemin hayati önemini anlamamızı sağlar. Herhangi bir toplum, sınıf analizi süzgecinden geçirilmeden kavranamaz. Bu analiz, yalnızca tüm toplumu kapsayan bir biçimde değil; köy, mahalle, ilçe ya da bölge gibi lokal birimlerde de yürütülmek zorundadır. Sınıfsal koordinatları netleştirilmeden hiçbir toplumsal birimi ve sözü geçen birimin bütün toplum içindeki yerini, dolayısıyla bireyleri de doğru bir zeminde anlamlandırmak mümkün değildir.
Son yıllarda, yukarıda sözünü ettiğimiz liderlere atfedilen ve birer “karakter aşınması” ya da “psikolojik sapma” gibi sunulan tüm “kötülükler”, aslında tam da sınıf analizinin konularıdır. Toplumsal yapı içinde gerçekleşen her siyasî hamle, her kurumsal eylem, belirli bir sınıfın ya da sınıflar ittifakının kolektif çıkarlarını hayata geçirmek üzere sahnelenir. Liderler ise bu yapısal eylemlerin olsa olsa vitrindeki, görünürdeki sorumlularıdır. Onlar, bu süreçlerden ancak kendilerine “biçilmiş” tarihsel rol ve nesnel görev sınırları dahilinde fayda devşirebilirler.
Örneğin Trump; yeri geldiğinde “barış havarisi” yeri geldiğinde ise “savaş kışkırtıcısı” rolüne bürünürken, her iki durumun da arka planında gerçekleşen şey egemen sınıfsal çıkarların genişleme olanaklarıdır. Trump bu olanakları “güçlü, pragmatik lider” imajına tahvil ettiğinde, asıl yaptığı şey şahsi mizaç fantezilerini tatmin etmek ya da “kendisi için” bir eylemde bulunmak değildir. Onun asıl işlevi, tabi olduğu emperyalist düzende mevcut hiyerarşinin ne pahasına olursa olsun, ya pürüzsüzce devam etmesini sağlamak ya da oluşan pürüzleri gidermektir.
ALIŞILMADIK LİDERLER
Tarihin her kritik virajında, sermaye birikiminin tıkanıp ciddi ekonomik kriz aşamalarına varıldığı dönemlerde, liderlere “olağandışı” roller düşer. Bu nesnel görevlerin niteliği, görece istikrarlı dönemlerinkinden oldukça farklıdır; daha keskin, daha zalim ve daha pervasız olmak zorundadır. Haliyle vitrindeki liderler de kitlelerin gözüne daha güçlü, daha gaddar, hatta “şuursuz” görünürler. Burjuva tarih anlayışında bu durum, “kurumsal işleyişten tarihsel bir sapma”, istisnai bir delilik hali olarak değerlendirilir ve söz konusu özneler hakkında mistik “tarihsel figür” tanımları yapılır.
Kuşkusuz bu liderlerin adları, olağan akışı bozan tutumları nedeniyle tarihe geçecek, yürütülen dönem politikaları onların isimleriyle anılacaktır. Ne var ki bu figürler, göbekten bağlı oldukları sınıfsal çıkarların yaşadığı “tarihsel sıkışmışlığa” ve krizlere barbarca çareler üretmekten başka hiçbir özgün misyona sahip değildirler. Dolayısıyla bugün tanık olduğumuz o şaşırtıcı kurumsal müdahaleler, akıl dışı açıklamalar, kuralsız ilişkiler ve ani çıkışlar, ne “demokrasiden geçici bir sapmadır” ne de siyasî yöneticilerin şahsi “kötücüllüklerinden” kaynaklanmaktadır. Bunlar tümüyle, istisnasız sınıfsaldır. Bu figürlerin tüm pratikleri, işgal ettikleri toplumsal konumlar ve bu konumların onlara dayattığı nesnel rolün kendi iç mantığıyla birlikte ele alındığında, son derece anlaşılır, hatta o sistem adına gayet “mantıklı” hamleler olarak berraklaşır.
İSTİKRAR İLLÜZYONU SONLANINCA
Toplumsal olaylarda ve uluslararası ilişkilerde 1980’li yıllardan itibaren emperyalist sermaye lehine sağlanan o “görece istikrar” illüzyonu, 2000’li yılların sonundan itibaren yerini çok kutupluluğa, açık pazar savaşlarına ve giderek keskinleşen hegemonya dalaşına bıraktı. Bu kırılma, özellikle söz konusu istikrar döneminin nimetlerinden yararlanabilen orta sınıf katmanlarında ve liberal çevrelerde kötüleşen ekonomik koşullardan beslenen ve artan bir panikle “her şeyin geriye gittiği” yönünde bir hissiyat yarattı; güncel gelişmeler de bu kolektif korkuyu sürekli besliyor. Halihazırda tüm toplumu sarmış kabul edilen “kötüye gidiş” hissi aslında istikrar koşullarından nemalanan orta sınıfın gelecekten duyduğu kaygıdır. Aşağı sınıflar için bu his, emek gücüne dayanan çalışma zorunluluğundan ötürü daimidir. Onlar bu hisse sadece “ulus halinde” düşünmeye zorlandıklarında kapılırlar.
Sistemde gerçekleşen altüst oluşları kişisel ihtiraslar, cahillik, kabalık gibi tamamen bireysel ve ahlaki ölçekte ele alma eğilimleri de bu zeminde; ekonomik ve siyasî kriz koşullarında güç kazandı. “Siyasîlerin kötü yönetimi” iddiası en geçerli açıklama olarak yayıldı. Diktatörlük bir sınıf egemenliği olarak hafızalarda yer etmişken günümüzde “kişinin hegemonyası” olarak anlaşılmaya başlandı. Hatta faşizm Marksist literatürde çağımızın en gerici sınıflarının ittifakından doğan bir yönetim biçimi olarak tanımlandığı halde gene kişinin ihtiraslarına indirgenmeye başlandı. Dolayısıyla “kişi alt edildiğinde”, “sarayın kapısı kapandığında” faşizmin yenilmiş olacağı duygusu yayılmaya başladı. En basit sınıf saldırıları dahi bu anlayışa indirgenerek anlaşılmaya başlandı. Egemen ideolojinin ürettiği bu sığlık, sınıf analizini modası geçmiş ilan eden yoğun bir propaganda dalgasıyla birleştiğinde, meselelere “sol cenahtan” baktığını iddia edenlerde bile ciddi bir kafa karışıklığı, ideolojik dağınıklık ve derin bir umutsuzluk görülmeye başladı. Altyapıdan kopartılan üstyapı yorumlarıyla “solun”, düşmanın sınıfsal kimlikle değil, daha çok “estetik ve ahlaki” kusurlarla tanımlanmasına itiraz edemez hale gelmesi sağlandı. Ehven-i şerlerin seçilebilir olmasının normalleşmesi, reformizme gücünün ötesinde anlamlar yüklenmesi ve burjuva demokrasisinden medet uman yaklaşımların zemin bulması bu tasfiye sürecinin solda bıraktığı tortular olarak kaydedilebilir.
Genel olarak “sol” diye tanımlanan hareketlerdeki bu ruh halinin bu denli zemin bulması, hiç kuşkusuz neoliberalizmin “istikrar” sağladığı koşullarda ona karşı mücadelenin yetersizliğinden ileri geliyor. Sınıf analizlerini gerçekleştirmekten genel olarak aciz olan sol hareketler neoliberalizmin teorik ve politik hegemonyasına karşı savaşta önemli ölçüde başarısız kaldılar. İdeolojilerin, dolayısıyla tarihin de sonunu ilan eden neoliberal akıma bir süre sonra tavizler verilmesi, proletarya kavramı başta olmak üzere “sınıf” tanımlarında gerçekleşen gevşeme; “prekaryadan”, “ezilenlerden” söz edilerek sosyalizmin öznesi olarak tarihsel bir misyona kavuşmuş proletaryanın silikleşmesi bu başarısızlığın sonuçlarıdır.
DEMOKRASİ BEKLENTİLERİ
Bu teorik gerileme, kendini en somut biçimde “demokrasi” kavramının sınıfsal içeriğinden boşaltılmasında ele vermektedir. Proletarya diktatörlüğü ya da halkın kurucu egemenliğine dayanan proleter demokrasi kavrayışı terk edildikçe, “solun” ufku burjuva demokrasisinin sınırlarına, hatta daha da vahimi, iktidardaki burjuva kliğin pervasızlığına karşı üretilen pasif bir “hukuka saygı” retoriğine gerilemiştir.
Siyasetin tamamen sınıfsız, genel bir “demokrasi mücadelesi” olarak anlaşılması, solu egemen sınıfların kendi içindeki klik savaşlarında nesnel olarak taraflardan birinin yörüngesine fırlatmaktadır. İktidar blokunun sermaye birikim krizini yönetmek adına attığı her faşizan ve “kural dışı” adım, karşısındaki diğer burjuva klik tarafından ‘hukukun çiğnenmesi’ olarak adlandırılmakta; “sol” ise yapısal krizin bu pratik sonuçlarını sınıfsal kimliğiyle göğüslemek yerine, bu restorasyoncu anlayışın dilini kuşanmaktadır.
Bu durumun en trajikomik pratik tezahürleri, devlet aygıtının çıplak şiddet ve baskı hamlelerine karşı üretilen “hukuki” savunularda görülmektedir. Faşizmin yaygın bir tanım olarak kullanılabildiği, sistem için güçlerin de faşizmden söz eder hale geldiği, eylemde ve sözde daha rahat tanımlanabilir olduğu bugünkü koşullarda; kayyım atamalarından yargı müdahalelerine kadar uzanan topyekûn saldırganlık karşısında siyasal bir barikat kuramayan sol hareketler, egemenlerin tasarruflarını burjuva hukukunun teknik terimleriyle, örneğin bir “mutlak butlan” (baştan itibaren geçersizlik) argümanıyla malul ilan ederek teselli bulmaktadır. Faşist devlet aygıtının kuralsızlığını, sanki tarafsız ve işleyen bir hukuk normu varmış gibi “hukuken geçersiz” sayma saflığı, altyapıdan kopartılmış liberal hukuk fetişizminin sol içindeki tortusudur. Oysa karşı karşıya olunan şey, yürürlükteki yasaların teknik bir ihlali ya da hukuki bir sakatlık değil; komprador-bürokratik burjuva sınıfın ve feodal zorbaların tahkimatı için örgütlenen devlet aygıtının sınıfsal taarruzudur.
Bu sınıfsal taarruza karşı halk kesimlerinin doğru bir anlayışla bilinçlenebilmesi onun örgütlenebilmesi bakımından belirleyici önemdedir. Eğer saldırı iktidardaki bir “tiranın”, somutlaştırılmış adıyla “sarayın” bir saldırısı olmaktan ibaretse onu alt etmek “seçim demokrasisiyle” de olasıdır. Zaten sistem içi muhalefetin halkta oluşmuş öfkeyi manipüle ettiği alan burasıdır. Mutlak butlanla zaafa uğratılan “seçimde zafer” duygusunun yeşermesi için muhalefet tarihte eşine defalarca rastlanmış bir “halkla birleşme” yoluna girmiştir. Bu yolu toprak ağası gerçekliğiyle Beyefendi Menderes, Çoban Sülo geçmişiyle Demirel, Karaoğlan lakabıyla Ecevit ve hatta mağdur mütedeyyinlerin sözcüsü olarak günümüzün saraylısı Erdoğan da yürüdü. Egemen sınıfların klikleri arasında vücut bulan iktidar mücadelesinde halk kitleleri ehven-i şer olana, yani iktidarda olmayana teveccüh etmiştir. Oysa iktidar her seferinde aynı güçlere hizmet etmek üzere el değiştirmiştir. Sınırların dışına taşmadıkça çok ciddi görünen bu mücadelede örgütlenmek “egemenler için örgütlenmekten” öte bir anlam taşımaz. Devrimci hareketin görevi, taraflardan birinin elindeki Anayasa kitapçığına, faşist cumhuriyetin değerlerine sığınmak olamaz. Sınıfsal karakterinden yalıtılmış her “genel demokrasi” savunusu, en nihayetinde burjuva devlet mekanizmasının ve mülkiyet ilişkilerinin ömrünü uzatmaya hizmet eden reformist bir can simidine dönüşmektedir.
ÖRGÜTLENMEK İÇİN ZİHİN TEMİZLİĞİ
Örgütlenmenin, uzunca bir süredir geçici birliklere dayanan “politik çalışmalara” dönüşmesi, onun soyut bir mücadele aracına indirgenmiş olmasıyla ilişkilidir. Belirli bir sorunun “çözümüne” —daha çok sorunun dile getirilmesine— yani salt muhalefet olmakla sınırlanmış bir örgütlenmenin belirli hareketlerin “birlikte davranmasıyla” yetinmesi doğaldır. Oysa devrimci örgütlenme; proletaryanın ve genel olarak tüm ezilen sınıfları kapsayan halkın, kendi nesnel çıkarlarını gerçekleştirmesi önündeki tarihsel, ekonomik ve siyasî engelleri alt etme mücadelesine dayanmalıdır. Bu da en yoksul, dolayısıyla çıkarları devrimi gerektiren kitlelerle ilişkilenmeyi şart koşar. Bu da demektir ki, bu engellerin niteliği kavranmadan gerçek bir örgütlenme gerçekleşemez. Sözünü ettiğimiz türden birlik arayışlarının yaygınlaşması ve bunlara olduğundan daha fazla önem verilmesi karşısında sürece bizim yanıtımız bunu gerçekleştirmek olmalıdır.
Devrim için harekete geçmeye açık kitlelerin önündeki engellerin temeli ve tüm diğer unsurlarının üzerinde yükseldiği alan hiç kuşkusuz ekonomidir. Diğer unsurlar bu zeminde kök salar. Tüm dünyaya yayılmış bulunan ve eski çağın üretim ilişkilerini kendine eklemleyerek onları bağrında taşımaya devam eden kapitalist üretim ilişkileri, doğası gereği işçi sınıfını ve ezilen tüm diğer sınıfları üretim süreci içinde parçalamaktadır, ezilen ulusları birbirine kırdıracak bölgesel savaşları örgütlemektedir. Bu ilişkiler sermaye birikiminin sürekliliğine dolayısıyla sömürüye, emeğin olabildiğince örgütsüz ve birbiriyle rekabet halindeki dağınık varlığına muhtaçtır. Özellikle kriz dönemlerinde sermaye, kâr oranlarını güvenceye almak adına sömürüyü derinleştirirken, ezilenlerin önüne yalnızca yoksullaşma değil, aynı zamanda geçim araçlarından topyekûn mahrum bırakılma barikatını diker. İşte halkın en temel yaşamsal çıkarlarının (barınma, beslenme, güvenceli çalışma) önüne çekilen bu ekonomik set, örgütlenmenin nesnel sıçrama tahtasıdır. Bu düzeydeki örgütlenmeler, egemenlerin kitleleri karşı karşıya getiren politikalarının işlemesine çomak sokar; sömürünün ve talanın derinliğini ve yaygınlığını kitlelerin anlamasını sağlar ve bir direnç yaratarak güç odağı olmanın avantajları hakkında somut bilgiler verir.
Egemenlerin ekonomik alanda yarattıkları engeller, siyasî dinamiklerle de desteklendiği için, devrimci hareketin kitleleri, onların kendi hareketleri içinde, öz örgütlenmelerinin ürettiği bilinçle açıklayamayacakları devrimci bilinçle aydınlatmaları gerekir.
Egemen sınıflar, kendi mülkiyet ve sömürü düzenlerini korumak için devleti yani örgütlü şiddet aygıtını ve ideolojik mekanizmalarını devreye sokmuşlardır. Bugün bu mekanizmaların uluslararası düzeyde çalıştığına sıklıkla tanıklık ediyoruz. Devletler arası çatışmalarda ya da dalaşlarda da kitlelere verilen mesaj onların kendilerine tabi olmak zorunla olmalarıdır. Hem Ukrayna’nın işgaliyle başlayan savaşta hem de İran’a yönelik saldırılarda halk kitlelerinden çok, devletlerin ve onları temsil eden siyasî figürlerin öne çıkması bu özellikteki mesajlardır.
Her burjuva siyasî iktidar; kitlelerin en ufak bir hak arama eylemini, direnişini ya da sisteme yönelik hoşnutsuzluğunu zora başvurarak bastırırken, halkın kurtuluş iradesinin önüne devasa bir bürokratik ve askerî barikat örerken de aynı mesajı verir: Güçsüzsünüz ve tabi olmalısınız! Bu düzlemde örgütlenmek; devlet aygıtının örgütlü gücüne ve kitleleri teslim almayı hedefleyen ideolojik kuşatmasına karşı, halkın öz-savunma, söz ve karar mekanizmalarını yaratmasından başka bir şey olamaz.
Örgütlenme anlayışımızın temelinde bu mekanizmaları yaratmak vardır. Bunun için, bizim de pratiğimize yön vermekte olan kısa vadeli, muhalefet olmaktan ibaret, hareketlerin birlikte hareketiyle sınırlı örgütlenme mantığına alternatif oluşturmalıyız.
“Soldaki” ideolojik dağınıklığın ve sistem içi demokrasi arayışlarının panzehri, örgütlenme kavramının sınıfsal zeminde ve hiç kuşkusuz faşizme karşı tanımlanmasıdır. İdeolojik dağınıklık sınıf bakış açısının yerleşmemesiyle; sınıfın koşullarına uzaklıkla, devrimden çıkarı olan geniş kesimleri örgütlenmenin odağına yerleştirmemekle ilgilidir. Bunu ciddi ve kapsamlı bir sorun olarak tartışmamız gerekiyor. Devrimci hareketin tarihinden de öğrenerek; ama bundan çok örgütlenme anlayışımızı, ilkelerimizi, devrim öğretisini, uzun süreli kitle çalışmalarının özelliklerini inceleyerek bakış açımızı sınıfın çıkarlarından hareketle değiştirmeliyiz.
Halkın nesnel çıkarlarının önündeki ekonomik ve siyasî engelleri parçalayacak olan örgütlenme, fikirlerin üretiminden pratikleşmesine kadar her aşamada halkın kurucu özne olarak var olmasını şart koşar. Bu kavrayışın temel taşı, kitlelerin bağrında filizlenen dağınık, ham fikirlerin yine kitlelerin eliyle tarihsel bir güce dönüştürülmesi, yani Maoist kitle çizgisinin pratikleştirilmesidir.
KİTLE ÇİZGİSİ VE ÖRGÜTLENME
Halk için ve halkın çıkarlarını içeren fikirler, sırf kadroların kendi kendilerine yapacakları üretimlerle geliştirilemez. Halkın gerçek ihtiyaçları, sömürüye karşı öfkesi ve yaşamsal talepleri, bizzat kitlelerin kendi deneyimlerinde saklıdır. Devrimci örgütlenmenin görevi, kitlelerin bu kendiliğinden ve parçalı haldeki dağınık fikirlerini toplamak, onları sınıf analizinin süzgecinden geçirerek sistematik ve net siyasî programlar haline getirmektir. Ancak süreç burada bitmez; asıl hayati aşama, rafine edilen bu fikirlerin kitlelere yeniden taşınarak halk tarafından benimsenmesi, içselleştirilmesi ve yayılmasıdır. Fikir, kitlelerle buluştuğu ve kitlelerin kendi aklı haline geldiği andan itibaren maddi bir güce dönüşür.
Dolayısıyla örgütlenmenin esas biçimi, kitlelerin kendi kaderini yine kendi eylemiyle tayin etmesidir. Siyaseti, kendini halkın yerine ikame ederek uygulayan yaklaşımlar ya da kitleleri sadece sandıkta veya mitingde hatırlayan paradigmalar, muhalefeti güçlendirmekle birlikte esasta halkın kendi eyleminin devrimci sonuçlarını engelleyen yolları örgütler. Oysa kitle çizgisine dayalı örgütlenme anlayışı; fikirlerin üretimini de, o fikirlerin hayata geçirilmesini de halkın eylemine emanet eder. Halk, kendi çıkarlarını içeren fikirleri savundukça ve bu fikirlerin doğrudan uygulayıcısı haline geldikçe örgütlenir; örgütlendikçe de tarihi kendi elleriyle yazan kurucu bir özneye dönüşür.
KENDİNE VE HALKA GÜVEN, ÖRGÜTLEN
Zorlu ve zaman alacak bu örgütlenme anlayışı günümüzün alışkanlıklarıyla, teknolojik olanakların öğretileriyle çatışmaktadır. NATO karşıtı mücadelede tanık olduğumuz ilişki biçimleri ve örgütlenme perspektifi bu konuda yeterince öğreticidir. Kitlelere dönük çalışmaların zaten çok zayıf, yetersiz olduğu bir durumda kitlelerin güçlü bir biçimde, yüksek hedeflerle ayağa kalkacağını ummak, demokrasinin tamamen daraldığı gerçeğini göz ardı etmek, hızlı bir reaksiyona dayanarak hedefler belirlemek söz konusu zaafı gösteren olgulardır. Oysa çok daha derinden, uzun vadeli, ciddi bir hazırlık gerektiren örgütlenme süreçlerine ihtiyaç var… Sadece “yapan” değil, hatta daha çok yaptıran, politikayı, silahı, sözü halk kitlelerine bırakan bir örgütlenme olmalıdır ki karşımızdaki devasa askerî aygıtla baş edebilelim. Mao emperyalizme karşı mücadelenin mutlak başarısından söz ederken hem emperyalizmin çürümüşlüğünü konu eder ama hem de çürümüş olanla baş edebilecek yegâne güç olarak kalabalıklardan; hiçbir şeyin ondan daha güçlü olamayacağı kitlelerin hareketinden.
SINIF ANALİZİNE DAYALI MÜCADELELER ÖRGÜTLEYELİM
Sınıf analizine dayalı örgütlenme anlayışının pratikleşmesi, sınıf bilincinin ne olduğuna ve nasıl inşa edildiğine dair net bir kavrayışı zorunlu kılar. Sınıfın kendi maddî ihtiyaçları ve bu ihtiyaçların egemen sınıfların çıkarlarıyla girdiği kaçınılmaz çelişki, bilincin mayalandığı nesnel zemindir.
Özellikle proletaryanın kendi nesnel konumunun farkına varması, ihtiyaçlarının sistemsel sınırları aşan niteliğini kavraması ve bunu bütünsel bir sınıf tavrı olarak kuşanması, ancak ve ancak pratik mücadelenin içinde mümkündür. Mücadele, sınıf bilincinin inşa edildiği alandır. Kitleler, egemen sınıfların saldırılarına karşı her direnişte, her grevde ve hak aramada, toprak savunmasında, ekmek kavgasında düşmanını açıkça görürken, kendi kolektif gücünün de farkına varır. Sınıf tavrı, bu kavga deneyimlerinin birikmesiyle, yenilgilerin ve zaferlerin süzgecinden geçilmesiyle rafine olur.
Mücadele, bilinci açıklayan ve onu görünür kılan yegâne dinamiktir. Siyaseti pratik kavgadan kopartıp teorik tartışmalara hapseden ya da sınıf bilincini salt bir sandık tercihine indirgeyen her yaklaşım, bilincin bu kurucu niteliğini ıskalar. Maoist kitle çizgisinin gösterdiği gibi, kitlelerin bağrındaki devrimci dinamik, onların üretimden gelen güçlerinin mücadele meydanlarında bilinçli bir iradeye dönüşmesiyle açığa çıkar. Sınıf bilinci, üretimdeki yerin farkındalığıyla başlar, maddî ihtiyaçların sınıfsal netliğiyle biçimlenir ve en nihayetinde örgütlü mücadele barikatlarında et ve kemiğe bürünerek “kendisi için sınıf” olma vasfını kazanır.
Tüm bu tartışmaların vardığı nihai sınır, sınıf analizi ile onun karşısına dikilen sığ liberal paradigmalar arasındaki o aşılmaz niteliksel uçurumu netleştirmektir. MLM yöntemin, kitleleri katmanlara ayırarak inceleyen statik bir “sosyoloji disiplini” olmadığı açıktır. Kimi zaman incelemeden kasıt buymuş gibi davranılıyor. Sosyoekonomik yapı tahlillerinin de bu anlayıştan mustarip olduğunu söylemeliyiz. Kitlelerin hareketine, eylemine, örgütlenmesine, çıkarları için birleşmesine dayanmayan her türden tahlil statiktir, devrim bilincinden yoksundur. Oysa MLM, doğası gereği devrimci hareketi örgütlemek üzere inceler, kitleleri örgütlemek üzere analizler yapar, bu nedenle analiz onda sınıf tavrına dayanır. Onun ufku her toplumsal düzende mülkiyet ilişkilerini kitlelere açıklamak, onları sınıfsal bir harekete sürüklemek ve onların gücüyle mümkün olacak sınıfsız topluma doğru ilerletmektir. Örgütlenmeye dayanmayan analizlerin öğreteceği şey ise salt “toplum bilgisidir.”
İşte egemen ideolojinin ürettiği sığ yaklaşımlar ve bütün olarak neoliberal paradigma, tam da bu yönlendirmeyi bozmak, o tarihsel rotayı felç etmek üzere sahnelenmektedir. Sınıf analizini modası geçmiş ilan eden bu hegemonyanın amacı, sömürü ilişkilerini gizlemek değil; kitlelerin bu sömürüye karşı geliştireceği reflekslerin bütünsel bir siyasî programa ve örgütlü bir sınıf tavrına dönüşmesini engellemektir. Siyaseti liderlerin şahsi mizaçlarına, ahlakî kusurlarına ya da burjuva hukukunun teknik pürüzlerine indirgeyen liberal akıl, halk kitlelerinin devrimci dinamiğini “akışkan kimlikler”, “mağduriyetler” ve “estetik itirazlar” sığlığında boğarak sisteme zararsız hale getirir. Rota bozulduğunda, proletarya tarihsel bir özne olmaktan çıkıp kapitalizmin çarkları arasında ezilen dağınık bir nesneye indirgenir.
Dolayısıyla bugün, egemenlerin tiyatrosuna karşı kitle çizgisini kuşanmak, sadece metodolojik bir tercih değil, ideolojik bir varoluş kavgasıdır. MLM sınıf analizi; liberalizmin solda bıraktığı o ehven-i şer sığınakları, hukuk fetişizmini ve biçimsel meşruiyet illüzyonlarını paramparça ederek gerçek barikatı yeniden kurar. Devrimci hareket, düşmanını kusurlarıyla değil, üretim ilişkilerindeki sömürücü kimliğiyle tanımladığı ve meşruiyeti de kitlelerin bağrındaki devrimci iradede aradığında kendi tarihsel rotasına kavuşur. Bilinir ki tarih, fikirleri maddi bir güce dönüştürerek örgütlenen halk kitlelerinin devrimci eylemiyle yaratılmaktadır.







