8 Aralık 2024’te, başını HTŞ’nin çektiği iş birlikçi ve gerici örgütlerin Şam’a girmesiyle Beşar Esad yönetimi “devrilmiş”, yerini Colani liderliğindeki “geçici hükûmet” almıştı. En başından itibaren ABD-İngiltere ve bölgedeki uşak devletlerin doğrudan müdahalesiyle gerçekleşen bu hamle, Batı emperyalizminin bir projesiydi.
Bu dizayn sürecinin ilk safhasında Halep’teki Kürt mahallelerinde Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile iktidara taşınan gerici güçler arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Ardından Kürtlerin kontrolündeki enerji ve hammadde kaynaklarının yoğunlaştığı bölgeler kapsamlı saldırılar ve SDG bünyesindeki bazı Arap aşiretlerinin taraf değiştirmesi sonucu geçici hükûmetin denetimine geçti.
Çatışmalar sürerken, 10 Mart 2025’te geçici hükûmet ile SDG arasında ilk resmî temas kuruldu ve askerî-idari yapının tek bir devlet çatısı altında toplanmasını öngören bir mutabakat zaptı imzalandı. Takip eden süreçte SDG, silahlı gücünün kademeli olarak merkezî orduya devredilmesini ve idarî kurumların Şam’a bağlanmasını kabul eden entegrasyon anlaşmasına imza attı. Bu “kademeli geçiş” kapsamında YPG komutanlarından Sîpan Hemo, Suriye’nin Doğu bölgesinden sorumlu savunma bakan yardımcılığına atandı.
Entegrasyon sürecine yönelik görünürde hiçbir somut adım atılmamışken, SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ağustos ayında dikkat çekici bir açıklama yaptı. Abdi “Suriye devlet kurumları bünyesindeki askerî, güvenlik ve idari birleşme süreci tamamlanmıştır” ifadeleriyle SDG’nin bağımsız bir güç olarak varlığının sona erdiğini, yapının resmen feshedilerek birliklerin Suriye Savunma Bakanlığı çatısı altında yeniden örgütleneceğini duyurdu. Bu hamle, mevcut kazanımları korumak ile teslimiyetçi bir çizgiye kaymak arasında bocalayan Suriye’deki Kürt hareketinin yaşadığı politik dönüşümü geniş kesimlerin gündemine taşıdı.
Sürecin bu yönde seyretmesi aslında sürpriz değildi. Ne var ki “istenmeyen şartlara mahkûm olunduğu” gerçeği, ulusal Kürt hareketindeki zafiyeti çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır.
Suriye’deki hareket; Türkiye’nin sınır güvenliği politikaları ve askerî müdahaleleri, Şam yönetiminin “üniter yapıyı koruma” konusundaki şoven tutumu ve İran’ın bölgedeki derin nüfuz mücadelesi arasında sıkışmış durumdadır. Bu gerici aktörler ile kurulan veya kurulmak zorunda kalınan dönemsel temaslar, kalıcı bir siyasî çözümden ziyade günü kurtarmaya yönelik hayatta kalma refleksini belirleyici kılıyor. Hareketin “bağımsız bir aktör olma” vasfındaki zayıflık, bir dönem önce koşulların sağladığı avantajla görünmezken bugün belirginleşmiştir. Hareket, varlığını uzlaşmaya yaslamış durumda ve bu da “bağımsız aktör” kimliğini bütünen aşındırmaktadır.
Belirtilen “iç zafiyetin” en belirgin görünümü tabanla yönetim arasındaki makasın açılmasıdır. Emperyalist güçlerle ve bölgesel statükoyla kurulan ilişkiler, hareketin yola çıkışındaki ideolojik iddialarla (antiemperyalizm, bölge halklarının ortak mücadelesi vb.) ciddi şekilde çelişmektedir. Küresel güçlerin koruma şemsiyesine duyulan ihtiyaç ile halkın bağımsız bir yaşam talebi arasındaki bu çelişki, hareketin kendi içindeki en büyük siyasî kriz potansiyelini barındırmaktadır.
Sonuç olarak; Orta Doğu’daki denklemlerin kaba güç ve büyük devletlerin anlık çıkarlarıyla yazıldığı bir ortamda bağımsız olmaktan uzak bir hareketin eylemlerinde şapkadan tavşan çıkmayacağı aşikârdır.
ENTEGRASYON NEYİN ÇÖZÜMÜ?
Olası bir emperyalist paylaşım savaşının gerisinde devam eden emperyalist güç rekabetinin sömürge ve yarı sömürgelerde derinleşen mali krizin etkisiyle kızıştığı bir süreçteyiz. Askerî, politik ve ekonomik savaş şimdilik lokal düzeydedir. Çin ve Rusya’nın başını çektiği Doğu bloku ile ABD’nin başını çektiği Batı bloku ara bölgelerdeki nüfuz alanlarını genişleterek, patlak vermesi kaçınılmaz olan paylaşım savaşına hazırlanmaktadır. Dolayısıyla Afrika’dan Asya’ya, Orta Doğu’dan Balkanlar’a, Pasifik’ten Akdeniz kıyılarına kadar hemen her coğrafya emperyalist rekabete açık durumdadır.
Filistin Ulusal Direnişinin Aksa Tufanı hamlesi, Orta Doğu’daki yeniden dizayn sürecinin fitilini ateşlemiş; ABD ve Siyonist İsrail önce Filistin halkına, ardından Lübnan, Yemen ve Suriye halklarına dönük saldırganlığını tırmandırmıştır. Bu süreç, emperyalist bloklar arasındaki kamplaşmayı ve bölgedeki gerici devletlerin saflarını hiç olmadığı kadar görünür kılmış, çelişkileri keskinleştirmiştir. Doğrudan bir savaşa girmenin kendi temellerini dinamitleyeceğini kavrayan her iki odak da vekâlet savaşları yoluyla dalaşa devam etmektedir.
İran kayasına çarpan “Titanik”, yani ABD emperyalizmi, Orta Doğu hesaplarının karşısında Çin’in yalnızca ekonomik gücünü değil, askerî varlığını da bulmuştur. Güverte ekibinin deneyimi tartışmasız olsa da ABD emperyalizmi, çarptığı bu kaya nedeniyle su almaya ve tarihin derinliklerine gömülme riskiyle yüzleşmeye başlamıştır. Tablo böyleyken; Filistin, Lübnan, Yemen, Suriye ve İran’da Direniş Ekseni güçlerini, Hindistan’da Maoist Hareketi, Kürt bölgelerinde ise bağımsızlıkçı ulusal eğilimi tasfiye etmek üzere bir yandan “barış” ve “çözüm” masaları kurulmakta, diğer yandan ise bölgedeki uşak devletler süratli bir silahlanma yarışına sokulmaktadır.
Konumuz bağlamında Suriye’deki, özel olarak da Rojava’daki gelişmeler Orta Doğu’da örülen yeni esaret koşullarının habercisi niteliğindedir. Suriye’de Colani yönetiminin ikame edilmesi, çeşitli ulus ve inançlardan Suriye halkının eşitlik ve özgürlük taleplerini kamçılamış, ancak aynı süreçte Alevilere, Dürzilere ve Kürtlere yönelik kitlesel katliam tehditleri niteliğindeki saldırıların da önünü açmıştır.
Daha önce, Rusya, İran ve Hizbullah’ın etkisinin sürdüğü koşullarda parçalı bir Suriye Batı blokunun çıkarlarına hizmet ediyorken, Kürtler için özerklik destekleniyordu. Bugün ise denklem değişti. Artık “toprak bütünlüğüne hassasiyet gösterilen”, Doğu blokuna karşı Batı emperyalizminin bir kalesi haline gelmiş bir Suriye söz konusu. Bu aşamada eşitlik ve özgürlük isteyen ezilen ulus ve inanç topluluklarının mücadelesini etkisizleştirmeyi, tasfiye etmeyi ve halkı silahsızlandırmayı hedefleyen “entegrasyon” konsepti devreye sokuldu.
Mevcut konjonktürde parçalanmış bir Orta Doğu’nun olası bir paylaşım savaşında Batının çıkarlarına hizmet etmesi düşünülemeyeceğinden kendisine göbekten bağımlı devletleri tahkim etmek, ezilen ulusları ve inançları sahte çözümler aracılığıyla merkezî yapılara bağlamak, Batı emperyalizmi için öncelikli hale gelmiştir.
Özetle entegrasyon konseptinin temel mantığı, Batı emperyalist blokunun Doğu emperyalist blokuna karşı Orta Doğu sahasında ihtiyaç duyduğu iç ve dış cepheleri tahkim etme arayışıdır. Bir başka deyişle, çözüm olarak sunulan entegrasyon, Batı emperyalizmi adına Orta Doğu’daki tıkanıklıkları açmanın ve iş birlikçi devlet mekanizmalarını güçlendirmenin adıdır.
“KÜRT-ARAP İTTİFAKI” MASALI
Kurulan çözüm masalarıyla amaçlanan “entegrasyonun” emperyalizmin hegemonya krizinin ürünü olarak gerçekleştirilmek istendiği açıktır. Ancak üzerinde durulması gereken asıl husus, bu entegrasyonun yıllarca çatışmış iki karşıt gücün -Suriye’deki Kürt Ulusal Hareketi ile El-Kaide menşeili HTŞ’nin- etrafında şekillenen bu sürecin sahadaki karşılığıdır. Egemenler, “barışın ve refahın egemen olduğu yeni bir Suriye” inşa edildiği propagandasını yayarken sahadaki gerçekliğin Kürtlere ne vaat ettiği, ne içerdiği ve ulusal kazanımlardan neleri götürdüğü kitleler açısından yanıt bekleyen yakıcı sorulardır.
Cumhurbaşkanı sıfatıyla kravat takıp “Ahmed el-Şara” adını alan Colani’nin “kapsayıcı”(!) politikalarının egemenler tarafından takdir edildiği bu süreç, kitlelere “Kürt-Arap ittifakı” argümanıyla Kürt ulusal sorununun çözümü olarak sunulmaktadır. Oysa “yeni Suriye’nin hoşgörülü yüzü” olarak pazarlanan Şara, gerçekte Batı emperyalizminin çıkarlarına uygun biçimde, toprak bütünlüğü sağlanmış ve emperyalist paylaşım savaşı için tahkim edilmiş Suriye’nin bir iş birlikçi liderinden ibarettir.
Üstelik Şam yönetimi feodal, gerici, dinî ve komprador karakteri gereği barışın, refahın ve dolayısıyla Kürt, Alevi ve Dürzi sorunlarının çözümünün doğası gereği karşısındadır. Dönemin ruhuna uygun görülen Şara-HTŞ profili, Suriye halkının inanç dinamikleriyle iç içe geçmiş feodal damarını perçinlemektedir.
Esad-BAAS rejiminin baskılarından bunalan kitlelerin yeni bir yönetime razı olduğu bu kesitte cihatçı yapılar, Alevi düşmanlığını körükleyerek İslamcı tabanını konsolide etmiş ve “Esad’ı ve Şebbihalarını deviren güç” illüzyonuyla uluslararası alanda meşruiyet aramıştır. Aşiret yapılanmaları ve muhafazakâr kitleler nezdinde BAAS rejiminin tasfiyesi yer yer kutlansa da Suriye genelinde tamamen meşruiyet sağlayamayan geçici hükûmet Alevi bölgelerinde katliamlara girişmiş, öz savunma gücüne sahip olan Kürtler karşısında ise ilk etapta tıkanmıştır.
Bu tıkanma, geçici hükûmetin teslim alma dayatmaları ile Kürtlerin kazanımlarını koruma kararlılığı arasında sert restleşmelere yol açmıştır. Ancak tarafları aşan bir faktör olarak ABD emperyalizmi, çıkarları gereği sürecin nasıl şekilleneceğine müdahale etmekte gecikmemiş, azınlık haklarının korunması söylemi yerini “entegrasyon” dayatmasına bırakmış ve devletin harcı olarak “Kürt-Arap ittifakı” söylemi imal edilmiştir.
Bu söylemin alt metni, Şara yönetimi açısından tek devlet çatısı altında bir ittifakı, KUH nezdinde ise “barış” arayışının pratik bir tezahürünü barındırmaktaydı. Ancak güneş balçıkla sıvanmaz; entegrasyon sürecinin başlangıcından itibaren, KUH önderliğinin Batı emperyalizmiyle kurduğu bağımlılık ilişkileri tüm çıplaklığıyla görünür olmuştur. Bu süreç Kürt halkının ve savaşçıların fedakârlıklarına tezat oluşturacak biçimde, kazanımların tasfiyesi pahasına emperyalist çıkarlarla uyumlu bir konumlanışı ve hareketin zamanla kullanışlı bir aparata dönüşmesini beraberinde getirmiştir. Şengal’den Kobanê’ye kadar halkı IŞİD zulmünden koruyan KUH’un pratik mirasına rağmen, ideolojik çizgisinin en gerici odaklarla dahi müzakere yürütmekten çekinmediği kitleler tarafından daha açık biçimde anlaşılmıştır.
Hareketin ulusal kurtuluş ve “sosyalizm” iddiası ile HTŞ yönetiminin feodal, gerici ve iş birlikçi karakterinin uzlaşarak yeni bir devlet inşasına girişmesi, ilk bakışta devrimci hareket ve kitleler açısından kavramsal bir muğlaklık yaratmıştır. Görünürdeki bu antagonist çelişkiye rağmen, KUH’un yaslandığı demokratik konfederalizm paradigması, esasen bilimsel sosyalizmin ve sınıf mücadelesinin reddi üzerine kuruludur. Bu paradigma, doğası gereği her türlü gerici odakla uzlaşmaya zemin sunan tasfiyeci bir karakter taşır.
KUH, bilimsel sosyalizmi “aştığını” iddia ederken pratik olarak sığ bir revizyonizme sürüklenmektedir. Postyapısalcı ve postmodernist teorilerin etkisiyle, Kürdistan’ın ulusal kurtuluşunu proletarya önderliğinde bir halk diktatörlüğü programına bağlayan fikri reddeden bu çizgi, sınıf temelli mücadeleden kopuşun temel ifadesi olmuştur. Otonomi ve özerklik hedeflerinin programlaştığı dönemde dahi, bu esnek yapının uzun vadede söz konusu iddialardan da vazgeçebileceğine dair emareler mevcuttu. Gelinen aşamada, yaşanan bu teorik ve pratik savrulma, tarihsel tasfiyecilik deneyimlerinin yeni bir tekrarından ibarettir.
KUH’UN DEĞİŞEN KARAKTERİ, KÜRT KİMLİĞİ VE DİLİ
Entegrasyon anlaşmasına dair KUH, en başından itibaren SDG’nin varlığını ve kazanımlarını koruyarak bu sürece dahil olacağı yönünde propaganda yapmaktaydı. Zira Rojava’daki mevziler Kürt ulusu açısından tarihsel bir anlam taşıyordu ve bu kazanımların bir mutabakatla devredilmesi, halkın can bedeli mücadelesini ilhakçı devlete peşkeş çekmek demekti. Bu süreçte PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın T. Kürdistanı için öngördüğü; hiçbir ulusal ve siyasal hak talep etmeyen, geçmiş dönemde özerkliği de içeren “demokratik toplum”dan özerkliği çıkaran söylemi Suriye parçası için de bir reçete olarak sunulmaya başlandı. Değişen dil ve argümanlarla kitleler adım adım entegrasyonun gerçek anlamına, yani teslimiyete hazırlandı.
SDG sözcüleri ilk etapta ayrı bir güç olarak varlıklarını sürdüreceklerini, Rojava’nın kazanımlarını teslim etmeyeceklerini ve gerektiğinde HTŞ saldırılarına karşı koyacaklarını ilan etti. Ne var ki HTŞ Raqqa ve Dêrazor gibi stratejik altyapı ve petrol sahalarını ele geçirirken SDG güçleri pasif savunmada kalarak gerçi çekilmekle yetindi. Sahadaki alan kaybı derinleştikçe özerk yönetim söylemi tamamen çöktü; özerklik iddiasını yitiren SDG bünyesindeki YPG’nin gerici Suriye ordusuna tugaylar halinde entegre edilmesi masadaki tek seçenek haline geldi.
Kürt kimliği, kültürü ve en başta anadilde eğitim ile yaşam hakkı anayasal güvenceye kavuşturulmadan HTŞ yönetiminin askerî ve idarî egemenlik düğümlerini çözme süreci hızlandırıldı. Bu hayati haklar ise -SDG’nin kaybettiği mevzilerle birlikte belirleyici özne olmaktan çıkması, HTŞ’nin şovenist niteliği ve ABD’nin bölgeyi tahkim etme önceliği nedeniyle- “zamana bırakılan” detaylara dönüştü.
Kitlelerde biriken tepkileri yatıştırmak adına Kürtçenin “ikinci resmî dil” ilan edildiği duyuruldu ve okullarda haftada birkaç saati geçmeyen sembolik derslerle sınırlandırıldı. KUH ise Abdi’nin, Şara’nın danışmanlığına getirilmesini, yerel idarelerde söz hakkı tanınmasını ve YPG’nin Haseke-Qamişlo hattında Suriye ordusuna bağlı bir “sınır koruma tümeni” olarak yapılandırılmasını birer “diplomatik başarı” gibi pazarladı. Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmişteki “çözüm süreci” döneminde üniversitelerde açtığı Kürtçe ve Zazaca bölümlerini andıran bu kırıntılar, ulusal hakların kazanımı olarak parlatılmak istendi. Hatta özerklikten vazgeçilmesini “hedeflerin büyümesi ve devlette söz sahibi olunması” olarak böbürlenerek savunan ironik bir söylem geliştirildi.
Oysa ortada Kürt ulusu adına kazanılmış tek bir siyasal hak olmadığı gibi, ulusal baskı da ortadan kalkmış değildir. KUH tarafından izlenen bu çizgi ilkeli bir barış siyaseti olmak bir yana, egemenlerle yapılmış dengeli bir uzlaşı dahi değildir. Bu hat, KUH’un emperyalizm ve bölgesel gericilik karşısında sürüklendiği tasfiye ve teslimiyet çizgisidir.
“ÖCALAN ÇİZGİSİ”NİN İŞ BİRLİKÇİ “EVRENSELLİĞİ”
Suriye’deki entegrasyon sürecinin bir benzeri, Türkiye’de yürütülen “çözüm” tartışmaları ekseninde PKK-Öcalan hattı üzerinden hayata geçirilmeye çalışılmıştır. 27 Şubat açıklamasında Öcalan, PKK’ye silah bırakma ve örgütü feshetme çağrısında bulunurken bu durum kitlelerde Rojava’nın statüsü karşılığında T. Kürdistanı’nın feda edildiği izlenimini yaratmıştır. Zira teoride ulus devlet aygıtına cepheden karşı çıkan Öcalan, mevcut Türk ulus devletinin varlığına karşı hiçbir somut alternatif sunmamış, özcesi, “demokratik özerklik” hedefinden vazgeçtiğini ilan etmiştir. Dahası, “kültüralist çözümlere” dahi mesafeli durarak Kürt sorununun çözümü için yalnızca “yasal ve demokratik zemin” vurgusu yaparak tasfiyenin adını koymuştur.
Ne var ki bahse konu bu “yasal, demokratik zemin”, silahsız ve ulusal statüden yoksun bir çerçeveye sıkışmıştır. Bu zeminde sürdürülmesi vadedilen mücadele faşist devletin bütünlüğünü esas alan, dar sınırlara hapsedilmiş bir “anayasal vatandaşlık” ilişkisini gözetmekten öteye geçmemiştir. Devamında ise yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gibi, ulusal sorunu belediyecilik formüllerine indirgeyen sığ ve absürt bir model önerilmiştir.
TC’nin iç cepheyi tahkim etme politikalarına doğrudan hizmet eden bu açıklamalar, Rojava’nın statüsünün tanınmasına zemin sunmadığı gibi, var olan kazanımların korunacağına dair verilen garantili söylemleri de boşa çıkarmıştır. Nihayetinde egemenler eliyle kurgulanan entegrasyon ve tasfiye konsepti, Suriye’den Türkiye’ye uzanan ortak bir hatta, yurtsever basının ifadesiyle “Öcalan’ın evrensellik kazanan fikirleri”ne (!) dönüştürülmüştür.
Böylece tutarlı bir antiemperyalist çizgiye sahip olmayan KUH, zamanla yurtsever ve antiemperyalist karakterini bütünüyle yitirmiştir. Hareket, iş birlikçi devlet mekanizmalarına yalnızca edilgen biçimde eklemlenmekle kalmamış, kendi ideolojik söylemleriyle buna rıza üreterek ve kitleleri manipüle ederek tasfiye sürecini hızlandırmıştır.
Faşizmin hem Suriye’de hem de Türkiye’de emperyalizm eliyle yeniden üretildiği ve yeniden örgütlendiği günümüzde, Kürt ulusal dinamiklerini faşizmin esareti altında yaşamaya zorlamak, egemenlerin öteden beri sürdürdüğü bilindik bir politikadır. Ancak bu politikanın taşıyıcılığına ve öncülüğüne bizzat KUH’un soyunması, hareketin Kürt ulusunun çıkarlarının karşısına dikildiğini, iş birlikçi ve tasfiyeci niteliğini bir kez daha kanıtlamıştır. Bu durum, ulusal sorununun çözümünde MLM teorinin evrenselliğini ve kitlelerin ancak proletarya önderliğindeki Demokratik Halk Devrimi programı etrafında birleşerek zaferler elde edebileceği zorunluluğunu tarihsel olarak bir kez daha gözler önüne sermektedir.







