25 Temmuz, Cumartesi
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle

Anasayfa » Maddenin Durmak Bilmeyen Hareketi, Doğanın Diyalektiği ve “Her Şeyin Teorisi”

Maddenin Durmak Bilmeyen Hareketi, Doğanın Diyalektiği ve “Her Şeyin Teorisi”

25 Temmuz 2026
içinde BİLİM, Yazılar
Facebook'ta PaylaşX'te PaylaşWhatsappTelegram

Günlük hayatta, bilimde, felsefede herhangi bir güçlük veya aşılması gereken bir problem belirdiğinde, genellikle geçmiş tecrübe ve bilgi havuzundan uygun doneler toplanarak bir çözüm yolu oluşturulur. Bu çözüm yolu, bazen yorucu aşamalardan ve uzun yollardan geçerken, kimi zaman ise bir sıçrama mesafesindeki basamaklardan oluşur. Çözüm her zaman kesin değildir, ancak oluşturulan çözüm yolu ve çözüm metodu, çözümün kendisinden daha çok odaklanılması gereken bir merhaledir. 

Çözümü zorlaştıran ya da imkânsız hale getiren temel unsurlar, yanlış çözüm metodu ve çözüm yoluna eklenen fazla denilebilecek unsurlardır. Bu sebeple, çözüm olabildiğince basit tutulmalı, gereksiz hesap ve detaylardan kaçınılmalıdır. 

Bilimde ve matematikte çoğunlukla kullanılan “Ockham’ın Usturası” prensibi, bu olguya dikkat çeker. Aynı olgunun edebiyattaki versiyonu ise “Çehov’un Tüfeği” olarak adlandırılır. Gereksiz unsurlardan kaçınılmalı, fazlalıklar çözüm yolundan uzaklaştırılmalı, kaygılardan arınmalı ve elde var olan olanaklar ile çözüme girişilmelidir. 

“En İyi Çözüm, En Basit Olandır!”

Teori oluşturulurken, özellikle temel bilimlerde ve matematikte en basit ifade ve açıklamaya odaklanılır. Buna uygun teorik modellemeler yapılır. Çoğu zaman modelleme yapılırken gerçeğin tüm yönlerinin açığa çıkmasına ihtiyaç yoktur. Oluşturulan model çalışıyorsa, gerçeğin başka yönleri açığa çıkana kadar mevcut model geçerli kabul edilir. Bu bir bilimsellik kıstasıdır aynı zamanda. Bir modelleme veya teori oluşturmak için gerçeğin nihai halinin beklenmesi, idealizmdir. Çünkü tabiat bu biçimde hareket etmez, gerçek bazen bir zaman dilimi içerisinde farklı, bir başka zaman dilimi içinde farklı biçimde tezahür edebilir. Her olgu, aynı zamanda çelişkiler barındırır. Bu çelişkilerin aldığı yön itibari ile gerçeklik de bir şeyden, bir başka şeye dönüşebilir. 

Somut koşulların somut tahlili, burada anlam bulur. Görülen ve sınanan kısımlar üzerinden bir çözüm yolu oluşturulur ve öngörülerde bulunulur. Çoğu zaman bir yığın öngörüsü doğrulanan, tabiat gözlemlerinde veya laboratuvarda defalarca ispatlanan teorilere dahi “nihai” gözü ile bakılmaz. Çünkü bir modelin geliştirilme ihtiyacının belirmesi için, binlerce defa doğrulanmış olsa bile, bir defa çalışmamış veya yanılmış olması yeterlidir. Elimizdeki model, yeni sorunlar ve keşifler karşısında çalışmayı bıraktığı anda, geliştirilmesi için kolların sıvanması gerekir. En basit ve gerçeğe en uyumlu cevabı bulmak için ise elimizdeki en önemli araç ve olanak, denemektir. Bazen bir soruna dair onlarca model oluşturulur, onlarca yol önerilir, ancak bunların pek azı eldeki bilgiler ile uyumlu olmasına rağmen doğru sonucu verir. Ancak deneme yani pratik olmaksızın, sonuç önceden kesin biçimde bilinemez. 

Bir teoride başlangıçta, bir bütün gelecek hesaplanarak sonuç üretilmeye çalışılmaz. Sorunun başlangıç halkası, çözüme giden yoldaki ana düğüm ele alınır, bunun üzerine yoğunlaşmak gerekir. 

Dolayısı ile, denilebilir ki en iyi çözüm en az olanak harcayacak, en az zaman isteyecek ve en az enerji gerektirecek çözümdür. En iyi teori de olabilecek en fazla cevabı tek başlıkta içerisinde toplayabilecek olan teoridir.

Tabiatın davranış biçimini açıklamak için, her fenomeni ayrı ayrı ele almamız ve ayrı ayrı açıklamamız mümkündür. Ancak bu durum, hele ki insan toplumunun tabiatı söz konusu olduğunda, bir yöntem sorunu ve tabiata bütünlüklü bir bakış geliştirme sorununu beraberinde getirir. Bununla birlikte, diyalektik materyalist yöntem içerisinde, tek bir ana ilke içerisinde yani çelişki ilkesi içerisinde tüm bu olguları açıklama olanağı bulabilmekteyiz. Yani kapsayıcı bir ana halkayı yakalayarak, teori onun üzerine inşa edildiğinde, gelecekteki sorunların çözümü için de önemli bir yöntem ve araç edinmiş oluruz. Oysa, düzinelerce gözlemden ve fenomenden ayrı ayrı sonuçlar ve ilkeler türetilecek olursa, bunların birbiri ile bağlantısı ve kapsamı aydınlatılamamış olursa, doğru bir çözüm yolunu inşa edecek yöntem geliştirilmesi mümkün olmayacaktır. Bu basitleştirme, insan toplumunun doğasını basitleştirmeyi değil ancak, onun değişim ve gelişim dinamiğini anlamak için önemli bir basamak haline gelebilmektedir. 

“Her şeyin Teorisinin” Peşinden…

Marksizm-Leninizm-Maoizm geldiği evre itibari ile bu biçimde bir başarı yakalayabilmiştir. İleride farklı sorunlar ve yeni çelişkiler karşısında ne biçimde evrileceğini ise şimdiden kestiremeyeceğiz. Ancak aştığı her sorunun, çözdüğü her düğümün bu teoride bir önemli katkı olarak yerini alacağı kuşkusuzdur. 

Temel bilimlerde de aynı hedefle yola çıkılmış, ancak çoğu zaman başarı sağlanamamıştır. Bu alandaki ilk çaba, etkileşimlerin yani “hareketin” açıklanması üzerine olmuştur. Evrendeki istisnasız tüm etkileşimlerin açıklanması için var olan temel kuvvetlerin anlaşılması ve keşifleri sonrası, bu temel kuvvetlerin tek bir çatı altında birleştirilmesi çabası baş göstermiştir. 

Bugün bildiğimiz 4 temel kuvvet; kütleçekim, elektro-manyetizma, zayıf ve yeğin etkileşimlerdir. Bunlardan elektrik ve manyetizma, başlangıçta ayrı ayrı ele alınmaktaydı. 1820 yılında, elektriğin manyetik alan ürettiği, 1831 yılında ise Faraday tarafından ilk defa manyetizmanın elektrik ürettiği ispatlandı. Daha sonra Maxwell bu keşifler ışığında iki teoriyi matematiksel olarak birleştirdi, “Elektromanyetik Alanın Dinamik Teorisi” başlığı ile yayınladı. Yani aslında elektrik ve manyetizma, bir madalyonun iki yüzü olarak değerlendirilebilirdi. Bu keşif, her şeyin tek bir teori altında birleştirilmesine ve açıklanabilmesine dair cesareti artırmıştı. Ancak gravitasyon yani kütleçekim, ilk keşfedilen, en çok deneyimlenen ve en iyi gözlenen etkileşim olmasına rağmen tam olarak ne olduğu ve neden olduğu en az bilinen etkileşim olmaya devam ediyordu. Dolayısı ile kütleçekim ve elektromanyetizma birleştirilemiyordu. 

Görelilik ve kuantum mekaniğinin ortaya çıkmasının ardından mikro evrendeki değişimleri daha iyi ve daha yakından açıklama girişimleri hızlandı. 1930’lu yıllara gelindiğinde artık atomların kararsız yapılarının gerekçeleri aranmaya başlanmış, kararsız yapıları sonucu bozunan atomlarda kayıp enerjiler gözlemlenmeye başlanmıştı. Bu kayıp enerji ile birlikte, normal madde ile neredeyse hiç etkileşmeyen nötrino adı verilen parçacıklar, varsayımsal olarak keşfedilmişlerdi. Bu süreçte işler gitgide karmaşıklaşıyordu. Atomun ve atom altı parçacıkların bozunmasından, yani radyoaktif bozunma faaliyetlerinden sorumlu bir kuvvet vardı, bu kuvvete zayıf nükleer etkileşim denilecekti. Ayrıca yine, atom çekirdeğindeki parçacıkları bir arada tutan bir kuvvet daha keşfedilecekti ve bu kuvvet ise yeğin etkileşim olacaktı. Yeğin etkileşim veya diğer adı ile güçlü nükleer kuvvet, evrendeki en kuvvetli etkileşimdi. Öyle ki zayıf nükleer kuvvetten 137 kat, elektromanyetik kuvvetten 100 kat daha kuvvetliydi. İçlerindeki en güçsüz etkileşim ise kütleçekimdi, güçlü nükleer kuvvetten bin 38 kat daha zayıf etkiye sahipti. Bu sayıyı gözümüzün önünde canlandırdığımızda, yani 10’un yani 38 sıfır yazarak ifadeyi tanımlamaya çalıştığımızda arada ne derece korkunç bir fark olduğunu görmekteyiz. Bununla birlikte tüm kuvvetler 1/R’nin karesi prensibi ile yani iki cisim arasındaki mesafenin uzaması ile kuvvetin etkisi ters orantılı olacak şekilde hareket eder. 3 temel kuvvette iki cisim arasındaki mesafe arttıkça etki azalırken, güçlü nükleer kuvvette mesafe artıkça etki de artar, ancak 2.5 f.m mesafede ise etki yeniden sıfıra iner. Oysa kütleçekimde mesafe sınırı yoktur, kütleçekim dalgaları sonsuz mesafede etkisi azalarak da olsa ilerler. 

Bir başka sorun ise parçacık fiziğinde ve standart modelde yaşanmaktaydı. Maddeyi bir araya getiren temel parçacık ve etkileşimleri açıklayan bu modelde eksiklikler söz konusuydu. Tüm kuvvetlerin birer kuvvet taşıyıcı yani kuvvet ileten parçacığı vardı. Elektromanyetik kuvvet taşıyıcı foton, zayıf kuvvet taşıyıcı W ve Z bozonları, güçlü kuvveti ise gluon adı verilen parçacıklar iletmekteydi. Ancak kütleçekimi ileten herhangi bir parçacık yani bir “graviton” henüz keşfedilmemişti.

Yola tüm kuvvetleri bir çatı altında toplamak üzere çıkılmıştı, bunda bir yere kadar başarı da sağlanmıştı, ancak bu yolda iki kuvvet daha keşfedilmiş ve neticede artık elde 4 temel kuvvet vardı. Bunlardan ikisi kütleçekim ve elektromanyetizma makro evrende, zayıf ve yeğin etkileşimler ise mikro evrende çalışmaktaydı. Sorun basitleştirilmeye çalışıldıkça, daha da karmaşıklaşmaya, işe yeni kuvvetler girmeye başlamaktaydı. Bu esnada 1970’li yıllara gelindiğinde yeni bir gelişme yaşandı. Belirli bir enerji seviyesinin üzerinde zayıf etkileşim ve elektromanyetizma aynı davranışları gösteriyordu. Bu demekti ki, bu iki etkileşim aslında evrenin oluşumundaki yüksek enerji seviyelerinde bir arada ve tek bir etkileşimdi. Standart modelde böylece bu iki kuvvet birleştirildi ve elektrozayıf etkileşim adını aldı. Her ne kadar sıradan koşullar altında ayrışık davransalar da özdeş oldukları ispatlanmış oldu.

Bu gibi umut verici gelişmelere rağmen, tek ve temel teori umutlarını kıran yeni gözlemler de yaşanmaktaydı. Evrenin durağan değil, gitgide hızlanan bir biçimde genişlediğinin keşfi ile birlikte yeni bir tartışma ortaya çıktı. Evreni sürekli genişleten şey neydi? Einstein’ın denklemlerinde boş uzayın enerji yoğunluğunu simgeleyen kozmolojik sabit, aslında evrenin genişlemesinin sebebiydi. Einstein evrenin sabit olduğuna inanıyor ve bu sebeple denklemlerine evren içe çökmesin veya genişlemesin diye bu kozmolojik sabit yani Λ(Lamda) ifadesini eklemişti. Yine hayatta olduğu dönemde Hubble tarafından evrenin genişlediği keşfedilmiş, Einstein ise “en büyük hatam” diyerek kozmolojik sabiti denklemlerinden çıkarmaya yönelmişti. Daha da önemlisi, yakın zamanda evrenin sadece genişlemediği, gitgide hızlanarak genişlediğinin keşfedilmesi üzerine yeniden bu kozmolojik sabit önem kazanmış, “boşluk enerjisinin” aslında evrenin hızlanarak genişlemesinin sebebi olabileceği tartışması başlamıştı. Ne olduğu bilinmeyen, evreni hızlandırarak genişletmesi olasılığı dışında hiçbir biçimde gözlemlenemeyen bu enerjiye bilinmezliği sebebi ile “karanlık enerji” adı verilmişti. Karanlık enerji aynı zamanda bir başka sorunu yeniden gündeme getirmekteydi. Evrende temel bir 5. kuvvet daha olması mümkün müydü?

Genel geçer bir dille “tabiatın ahengi ve dengesi” biçiminde tanımlansa da insanın öznel bakış açısından belirli bir düzen şeklinde olan “görünüm”, aslında yoğun çelişkilerin yarattığı kaotik hareket içindeki kısa süreli dengelenme hallerinden ibarettir. Evren hızlanarak genişlemektedir; kimi galaksiler birbirinden uzaklaşırken, kimileri ise birbiriyle çarpışmaktadır. Her biri sönümlenecek sayısız yıldızın yanı sıra, hareketle yüklü kozmik boşlukta başıboş sürüklenen milyarlarca nesne bulunuyor. Evrendeki gaz bulutlarını oluşturan atomların, kütleçekim etkisiyle bir araya gelip bir yıldız inşa etmesi dışarıdan bir düzen ve ahenk gibi görünse de, oluşan her yıldızın bir ömrü vardır. Sonsuz yıldız, dolayısıyla sonsuz ahenk söz konusu değildir. Dünyamızı aydınlatan Güneş, hem canlılığın ortaya çıkışının ve bugün hâlâ devam edebilmesinin kaynağıdır hem de gelecekte çok daha büyük bir entropinin (dağılmanın, parçalanarak ayrışmanın) sebebi olacaktır; zira genişleyerek iç yörüngedeki gezegenleri yutacak ve bu sistem için kaçınılmaz bir yok oluşu hazırlayacaktır. Dolayısıyla, doğanın davranışını ister makro ister mikro ölçekte anlamaya çalışalım, iç çelişkilerin o gerçeklikte sürekli niteliksel dönüşümlere yol açtığı gerçeğiyle karşılaşırız. Her yeni olguyu tek bir reçeteyle açıklayabilecek, sürekli ve kalıcı mutlak bir teori inşa etmenin zorluğu da tam olarak buradan kaynaklanır. Bu yüzden her teori, yeni çelişkiler karşısında gelişmeye ve sınanmaya açık olmalıdır; aksi halde bilimsel teori olamaz.

Her şeyi açıklayabilecek tek ve nihai bir teori oluşturma çabaları, yeni gerilimlerle birlikte ucu açık bir geleceğe doğru sürüklenmeye devam etmektedir. Bin yıllardır üretilen her bilginin, ortaya çıkan her yeni gelişmenin ve keşfin, aslında en temel sorulara verilen daha derin ve teferruatlı cevaplardan ibaret olması; tek bir teori inşa etme arayışının ne derece anlamlı olduğunu da tartışmaya açmaktadır.

Fizikteki “her şeyin teorisi” arayışları, bu durumun en somut örneğidir. Tüm evrendeki devinimi tek bir teori çatısı altında birleştirme girişimleri her seferinde yeni gerilimler üretmiş, her yeni keşif beraberinde yeni soruları doğurmuştur. Aynı zamanda evrenin büyüklüğü ve karmaşası —daha doğru bir ifadeyle, sürekli beliren yeni çelişkilere dayanan hareketi— karşısında insan bilincinin gelişmekte olan fakat sınırlı kapasitesi, bu arayışın bitimsiz bir süreç olduğuna işaret etmektedir. Ancak bu sürecin sonsuza dek süreceği ve nihai bir sonuca ulaşamayacağı ne kadar aşikarsa, beyhude bir uğraş olmadığı da bir o kadar gerçektir. Her şeyin teorisi arayışı ve bu yolda yaşanan teorik gerilimler, aslında sürekli olarak yeni keşiflerin önünü açmakta ve bilimsel bilgi birikimini ileriye taşımaktadır. Bilinen tek gerçek şudur: Eldeki teoriler yeni deneyimler ve keşifler karşısında sürekli olarak dönüşmektedir. Sonsuz, durağan ve değişmez bir “mutlak gerçek” arayışı ise geçersizdir; zira böyle bir yaklaşım özü itibarıyla metafiziktir ve evrenin temel devinim yasalarıyla çelişmektedir.

Teorik Gerilimler ve Çıkmazlar, Yeni Atılımların Dinamiğidir

Teorik gerilimler, açıklanması gereken pek çok yeni olguya işaret ederken, aynı zamanda bu olguların çözümlenmesiyle erişilebilecek daha ileri bir aşamanın varlığını da müjdeler. Bugün gündelik hayatın sorunlarını aşmamızı, yeni teknolojiler üretmemizi ve devasa teknik atılımlarımızı sağlayan teoriler; aslında evrenin son derece sınırlı ve temel fenomenlerini açıklayan, yer yer yüksek hata payları barındıran modellerdir. Ancak bu sınırlarına rağmen son derece başarılı ve bilimseldirler; çünkü kendi geçerlilik sınırları dahilinde insanlığın teknik ve entelektüel gelişimine zemin hazırlarlar.

Günümüzde parçacık fiziğinin Standart Model’i, kozmik evrenin yalnızca yüzde 5’lik bir bölümünü açıklayabilmektedir. Yani bütün fiziksel varlığı değil, sadece gözlemlenebilir maddeyi ve onun temel parçacıklarını tanımlayabilmektedir. Bir başka deyişle, tüm fiziksel varlığa bakışımızı şekillendiren teorik penceremiz, aslında sadece yüzde 5’lik dar bir kesitle sınırlıdır. Üstelik bu küçük dilimin kendi içinde de kesinlik taşımayan, geliştirilmeye muhtaç pek çok unsur ve teorik gerilim mevcuttur. Örneğin, modelin öngördüğü bazı parçacıkların kütle ve etkileşim değerlerinin, laboratuvar deneylerinde farklı şekillerde karşımıza çıktığı ve çeşitli anomaliler sergilediği bilinmektedir. Bu anomalilerin, henüz keşfedilmemiş yeni etkileşimlere ve parçacıklara işaret etmesi son derece olasıdır. Tam da bu yüzden, evrendeki dört temel kuvvete eklenecek olası bir “beşinci kuvvet” arayışının, gelecekte altıncı ya da daha fazla kuvvetin varlığına dair yeni gözlemler doğurması şaşırtıcı olmayacaktır.

İşte bu arayış, bilimsel faaliyetin ta kendisidir. Bilimin başarısı da bu arayışı nesnel gerçekliğe sadık kalarak ne ölçüde yürütebildiği ile ölçülür. Başarının kıstası, her sorunun nihai olarak çözülmesi ya da her olguya değişmez, donmuş yanıtlar üretilmesi değildir. Bunun mümkün olmadığının kabulü; farklı çelişkilerin kendilerine has özgünlükler barındırdığını ve bu özgünlüklerin her birinin ayrı ayrı incelenmeyi hak ettiğini kavramayı gerektirir. Ancak bu yöntemsel olgunlukla yürütülen bir “her şeyin teorisi” arayışı gerçek anlamını bulabilir. Zaten fizikte “her şeyin teorisi” derken kastedilen; kozmoloji ile parçacık fiziğini, yani genel görelilik ile kuantum teorilerini bir araya getirebilecek, tabiri caizse onları “barıştırabilecek” bir ortak çerçeve arayışıdır. Bu teorinin dünyadaki tüm tikel sorunları çözmesine gerek yoktur; sürecin ana halkasını, yani evrenin ilk anını (büyük patlama esnasındaki fiziksel koşulları) açıklaması bile kendi başına yeterlidir. Dolayısıyla burada, evreni donduran mutlak ve metafizik bir reçete arayışından söz etmek mümkün değildir.

Bir Teori Ne Zaman Çıkmaza Girer?

Genellikle bir teorinin çıkmaza girmesi, yeni nitelikteki süreçler ve çelişkilerle karşılaşılmasıyla gerçekleşir. Devrimci mücadele pratiklerinde zaman zaman tanık olunan; nesnel koşulları ve pratiğin kendisini derinlemesine incelemeden, alelacele “koşullar aynı olmasına rağmen modelimiz artık çalışmıyor” diyerek faturayı doğrudan teoriye kesme kolaycılığına temel bilimlerde pek rastlanmaz. Hatta temel bilimlerde yerleşik teorilere başkaldırmak, toplumsal bilimlere kıyasla çok daha zordur. Çünkü burada her şeyden önce matematiksel tutarlılık ve deneysel ispat aranır; yeni bir teori ancak bu zemin kurulduğu ölçüde kabul görmeye başlar.

Aksi takdirde, mevcut teorinin uygulanmasında bir sorun yaşandığında gözler ilk olarak deneyin ya da pratiğin kendisine çevrilir. Yani araştırma ekibi, hatayı öncelikle kendi pratik yöntemlerinde, ölçüm araçlarında veya veri analizinde arar. Gerekirse teori farklı ekiplerce yeniden sınanır ve çoğu zaman sorunun gerçekten de teorik modelde değil, deneyin kurgulanışında veya ölçüm hatalarında olduğu anlaşılır. Ne var ki bir model yeni nitelikteki çelişkiler karşısında tamamen tıkanıp sistematik hatalar üretmeye başladığında, artık onu dönüştürme ya da terk etme ihtiyacı baş gösterir. Sahneye modifiye edilmiş yeni yaklaşımlar ya da tamamen yeni teoriler çıkar ve bu kez bu yeni modeller pratikte sınanmaya başlar. Ne zaman ki yeni model kendi pratik geçerliliğini, iç tutarlılığını ve açıklama gücünü, rüştünü ispat ederek ortaya koyar; işte o zaman eski model tarihteki yerini alır.

Belirli durumlarda, bir teorinin güçlü bilimsel temellere yaslanması ya da öngörülerindeki iç tutarlılık, onun hemen kabul göreceği anlamına gelmez. Örneğin sicim teorisi, kendi içinde son derece tutarlı ve öngörülerinin çoğu bilimsel kriterlere uygun bir modeldir. Ne var ki bu matematiksel tutarlılık, teorinin genel kabul görmesine yetmemiştir; çünkü öngörülerinin önemli bir kısmını bugünkü teknolojik imkânlarla deneysel olarak sınamak mümkün değildir. Teori ne kadar tutarlı ve bilimsel görünürse görünsün, yapısı gereği aşırı karmaşıktır ve güncel fiziksel sorunlara deneysel yanıtlar sunamamaktadır. Dolayısıyla onu, “her şeyin teorisi” olarak gönül rahatlığıyla nitelemek mümkün olmamaktadır.

Ayrıca matematiği kusursuz, öngörüleri tutarlı ve mantıksal gerekçeleri sağlam olsa bile, zamanla pek çok teorinin bazı öngörülerinin gerçeklikle uyuşmadığı açığa çıkabilir. Peki, buna rağmen sicim teorisi bilimsel bir teori midir? Elbette öyledir. Fakat bir an için kuantum mekaniği ile genel göreliliğin evrenin ilk anını ya da bir kara deliğin merkezindeki varsayımsal tekilliği açıklamakta yetersiz kaldığını düşünelim. Sicim teorisi de bu karanlık noktaları açıklamaya aday, bilimsel bir alternatif olduğu için eski modelleri tamamen bir kenara bırakıp onu yeni “standart model” olarak kabul ettiğimizi varsayalım. Bu durumda en iyimser ihtimalle, sorularımızın nihai cevabını yüzlerce yıl öteye ertelemiş oluruz. Daha yalın çözümler üretmek yerine, teorik karmaşıklığın ve yakın gelecekte ispatlanamaz olmanın sunduğu o konforlu “güvene” sığınmış oluruz. Aksine, bir teorinin kendi sınırları içinde bu kadar korunaklı ve sarsılmaz görünmesi bile beraberinde ciddi soru işaretleri getirmelidir. Bilimsel konfor alanları, temel bilimlerin doğasına aykırıdır ve tercih edilmez. Çünkü başarılı bir teori, yalnızca uzak geleceği ya da sadece yakın geçmişi değil; tüm zamanları ve olguları birbiriyle tutarlı bir bütünlük içinde açıklayabilmelidir.

Teoriye Güven Yoksa, Uygulamada Başarı Şansı da Yoktur!

Oysa toplumsal bilimlerde durum çok daha farklıdır; çünkü bu alan meşruiyetini doğrudan sınıf mücadelesi üzerinden kurar. Çelişkinin bir tarafı toplum biliminin nesnel bir temele oturması ve bilimsel içeriğinin zenginleşmesi için çabalarken, karşı taraf ise onu bilimsel özünden koparıp ehlileştirmek için uğraşır. Dolayısıyla toplumsal alanda bilimsel bir teori inşa etmek ve onu savunmak, temel bilimlere kıyasla çok daha çetindir; zira burada sınıf mücadelesinin yönü doğrudan belirleyici bir rol oynar.

Ülkemizde Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya tarafından yapılan sosyoekonomik yapı tahlilleri ve devrim stratejisi belirlemeleri; Türkiye’nin yarı feodal, yarı sömürge bir ülke olduğu gerçeğine dayanır. Bu saptama, benzer nitelikteki ülkelerde tarihsel olarak sınanıp doğrulanmış tek devrim stratejisinin, yani Halk Savaşının geçerliliğini ortaya koyar. Peki, aradan geçen onlarca yılı, Halk Savaşının ulaştığı evre açısından nasıl değerlendirmek gerekir? Bir sosyoekonomik yapının köklü dönüşümünün ancak devrimci bir süreçle mümkün olabileceği tezi, devrim ile reformizm arasındaki en temel ayrım çizgilerinden biridir. Egemen sınıfların niteliği, çıkarlarının nerede konumlandığı, bu çıkarları korumak için nasıl bir devlet aygıtına ihtiyaç duydukları gibi olgular; o ülkedeki toplumsal dönüşüm mücadelesinin hangi yöntemlerle yürütülmesi gerektiğini de belirler. Türkiye’de bu temelde radikal bir dönüşümün gerçekleşmediği ve Kaypakkaya tarafından geliştirilen tezlerin sunulduğu dönem ile günümüz arasında niteliksel bir değişimin yaşanmadığı açıktır. Dolayısıyla, safımızın devrimci cephe olduğu gerçeğinden hareketle, temel çelişkinin tarafları arasındaki güç dengesinin neden henüz lehimize dönmediğini kavramak için nesnel olguları derinlemesine incelememiz gerekir. O gün de faşizm koşullarında gelişebilmenin yolu silahlı ve illegal bir mücadeleyi zorunlu kılıyordu, bugün de mevcut sistem aynı mücadele biçimlerini dayatmaktadır.

Bu alanda onca yıl boyunca atılan ileri ve geri adımların toplamı, zaman zaman kaçınılmaz olarak “teorik gerilimler” üretmektedir. Buradaki gerilimden kasıt, öngörü ile pratik arasındaki geçici uyumsuzluktur. İşte tam da bu aşamada —yani sınıf mücadelesinde egemen sınıf ideolojisi proleter sınıf saflarına sızmaya başladığında ve güç dengesi devrimci mücadele lehine gelişmediğinde— ortaya çıkan “model çalışmıyor, öyleyse yeni bir model icat edelim” kolaycılığı çok sık nükseder. Oysa mevcut modelde yapısal bir hata yoktur; üstelik bu model doğası gereği yerelleştirilmeye ve geliştirilmeye tamamen açıktır. Modelin uygulanabilirlik koşulları, köklü bir niteliksel değişimle, yani tamamen yeni bir temel çelişkiyle karşılaşılmadığı sürece geçerliliğini korur. Buradan hareketle denebilir ki, karşılaşılan her pratik tıkanıklıkta dönüp devrimci pratiği sorgulamak yerine koşulları ya da teoriyi günah keçisi ilan etmek, geride sadece daha fazla zayıflık ve ideolojik aşınma bırakmıştır. Şüphesiz ki bilimsel akıl tüm ihtimallere açık olmalıdır; fakat bir sorunun çözüm yolu, öncelikle eldeki kuramsal yönteme duyulan güvenle başlar. Tıkanma anlarında ise ilk yapılması gereken, “deneyin kurgulanışını ve ölçüm sonuçlarını” yani pratik uygulama hatalarını gözden geçirmektir. Halk Savaşı, rüştünü tarihsel olarak ispatlamış bir stratejidir; dolayısıyla uygulamada sorunlar yaşanıyorsa, teorinin yanlışlığını iddia etmek en son akla gelecek ihtimal olmalıdır. Nitekim bugüne kadar Halk Savaşında kusur arayan hiçbir anlayış, ortaya daha devrimci, daha tutarlı ya da devrimci gelişime daha fazla alan açan alternatif bir model koyamamıştır. Bu teorik güvensizliğin pratik karşılığı, her seferinde reformizmin sularına sürüklenmek ve devrimci iddiadan uzaklaşmak olmuştur. Oysa ısrarla denemek ve bu pratik süreçlerin ayakları yere basan bilimsel analizlerini yapmak, teorinin hayat bulacağı uygulama alanını daha da genişletecektir.

Sonuç olarak; insan toplumunun tüm çelişkilerine uygulanabilen, toplumsal pratiğimize yön verecek kapsayıcı bir “her şeyin teorisi” mevcuttur ve MLM için bu sıfatı kullanmak asla bir abartı değildir. Ancak bu kuram, her şeyi önceden belirlemiş dogmatik bir “her şeyi açıklama” iddiasında değildir; zaten böyle bir iddiaya ihtiyacı da yoktur. Geçmişi ve geleceği ilk andan son halkasına kadar kusursuzca şemalaştıran dinamikten uzak bir mükemmellik vadetmez. Buna rağmen, sunduğu diyalektik materyalist yöntem, tüm toplumsal çelişkilere uygulanabilmekte, onları açıklayabilmekte ve modelleyebilmektedir. Bu yönüyle, sınıf mücadelesinin rehberi olacak bir “her şeyin teorisi” unvanını sonuna kadar hak etmektedir. Bugün bu bilimsel yöntemin pratikle kurduğu ilişkideki uyumsuzlukların sebebi teorinin kendisi değil, uygulamadaki yetersizlikler ve hatalardır. Kaldı ki her pratik denemenin anında kusursuz sonuçlar vermesi beklenemez. Teorinin kendi içindeki gerilimlerin ve eksik kalan yönlerin, aslında onu geliştirecek yeni pratiklere tartışma zemini sunması, kuramı canlı tutan dinamik bir rol oynaması gerekirken; ortaya çıkan “teoriden vazgeçme” eğilimi tam bir sapmadır. Bu doğrusal ve pürüzsüz “mükemmellik” arayışının felsefî kökeni diyalektik materyalizm değil, idealizmdir. Teoriye güvenmek, geçmiş pratiği bilimsel süzgeçten geçirerek hataları düzeltmek ve gelişimi devrimci pratikte ısrar ederek aramak kurtuluşun ilk adımıdır. Bu eşiği aşarak kuramsal yönteme güvensizleşmek, yürütülen mücadeleyi bilimsel zemininden tamamen koparacaktır. 

Tags: doğanın diyalektiğileninmaddeMarx
ShareTweetSendShareScanSend
Önceki Yazı

Barış akademisyenleri Hülya Kendir ve Cengiz Erçin görevlerine iade edildi

Sonraki Yazı

Vakıf üniversitelerindeki işten çıkarmalara karşı eylem

İlgili Haberler

KOLEKTİF DOĞRULTU

Örgütlenmek Sabır, Israr ve Sınıf Bakış Açısından Hareketle Devrimcidir

25 Temmuz 2026
Dünya

Hamas’ın Çekilme Kararı Geri Adım mı, Yeni Bir Evre mi?

24 Temmuz 2026
MEŞA AZADÎ

Çözümün Yasaları Çıkmazda

19 Temmuz 2026
Yazılar

NATO’culuğun Sığ Ufku ve Manipülasyonu

9 Temmuz 2026
Güncel

Fidanlar ağaca, çevreciler militana dönmeli yurdumda…

26 Haziran 2026
Yazılar

Devrimi Yüreğinde Taşımak

17 Haziran 2026
Sonraki Yazı

Vakıf üniversitelerindeki işten çıkarmalara karşı eylem

Hakkımızda

Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.
Yeni Demokrasi; işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen ulus ve milliyetlerin, geleceksiz bırakılan gençliğin, devrimci tutsakların ve devrimci basının sesidir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

yd-logo-01 kopyası 2

2024 Yeni Demokrasi – Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
  • Tüm Haberler
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler

Copyleft 2020, dizayn yeni demokrasi
İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz:yenidemokrasigazetesi@gmail.com