Munzur Kültür ve Doğa Festivali, programın açıklanmasının ardından sanal medyada alevlenen tartışmaların ve boykot çağrılarının gölgesinde başladı. Kent Barosunun açıklaması ile aydın ve sanatçıların imzaladığı metinler, bu gerilimin habercisi niteliğindeydi. Hem bu atmosfer hem de son yıllarda artan baskılar, festival öncesi özellikle katılıma dair endişeli bir bekleyiş yarattı.
Buna rağmen, festivalin başlamasıyla birlikte büyük bir ilgi gördüğüne ve yoğun bir katılım sağlandığına hep birlikte tanık olduk. Bu tablo bize çok önemli bir şey söylüyor: Munzur Festivali yalnızca birkaç gün süren sıradan bir etkinlik değil; Dersim halkının kültürüyle, doğasıyla, inancıyla, hafızasıyla ve toplumsal yaşamıyla kurduğu güçlü bir bağdır.
Festivalin “doğa, kültür ve inanç” boyutunun bu yıl ciddi biçimde eksik kaldığına dikkat çekmeliyiz. Özellikle içinde bulunduğumuz koşullar bu sorunu ve yetersizliği çok daha önemli hale getiriyor.
Bugün Dersim coğrafyasında verilmiş 145 maden ruhsatı söz konusu. Bağırdağı’nda maden çalışmaları sürerken, Pülümür Karagöz ve çevresindeki altı köy için tehlike çanları çalarken festival programında bu sorunların merkezine giden bir panelin, bir yürüyüşün ya da yerel halkla buluşmanın olmaması önemli bir eksikliktir.
Madenleri, GES’leri, RES’leri, HES’leri, turizm adı altında yapılmak istenen yeni yapılaşmaları, endemik bitkilerin yok oluşunu, meraların yanlış kullanımını ve iki vadide giderek artan plansız yapılaşmayı festivalin temel tartışma başlıkları haline getirmekte eksik kaldık.
İki gün boyunca merkezde yoğun biçimde panellerin sıkıştırılması da doğru bir yaklaşım değildi. Ekoloji üzerine yapılan panelin de merkezde kalması, oysa doğrudan ekolojik saldırının yaşandığı köylere ve alanlara gidilmemesi festivalin ruhuyla çelişiyor.
Bir başka önemli mesele de panellerdeki konuşmacıların dağılımıdır. Elbette farklı kentlerden, farklı deneyimlerden insanların festivalimize gelmesi değerlidir. Ancak Dersim’in kendi sorunlarını konuştuğumuz panellerde Dersim’i yaşayan, Dersim’i bilen insanların eksikliği sorun kabul edilmelidir. Farklı kentlerin deneyimini kendi sorunlarımızla birleştirecek ve derinleştirecek bağlara ihtiyacımız olduğu unutulmamalı. Dersim’in insanı bu bağı kurmaya en yakın insandır. Panellerde bu bağı kurmak üzere konuşmacı olmak, kendi birikimimizi ortaya koymak ve geliştirmek bakımından olmazsa olmazdır.
Dışarıdan gelen konukları dinlemek kadar, bu coğrafyada yaşayan insanların deneyimlerini, bilgisini ve sözünü görünür kılmak da önemlidir. Yerelin sesi güçlenmeden festivalin halkla bağını daha da büyütmek mümkün değildir.
Festival halk için yapılmalı; halk festivalin izleyicisi değil öznesi olmalı.
Devletin saldırılarına karşı toprağımızı, geleceğimizi sahiplenelim!
Merkezde ve ilçelerde konserlerin yoğun ilgi görmesi, binlerce insanın bir araya gelmesi elbette sevindirici. Özellikle gençlerin konser alanlarında ortaya koyduğu enerji, festivalin toplumsal karşılığının hâlâ çok güçlü olduğunu gösteriyor.
Fakat tam da burada üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir çelişki ortaya çıkıyor: konserlerde büyük bir kalabalığı oluşturan gençlerin ve kitlenin, Dersim’in yerel sorunlarının konuşulduğu panellere aynı ölçüde katılmamıştır. Bunu gençleri eleştirerek ya da suçlayarak değil, festivalin kendisine sorması gereken bir soru olarak ele almalıyız. Nasıl oluyor da binlerce genci konser alanlarında buluşturabiliyoruz da madenleri, GES’leri, RES’leri, HES’leri, yanlış yapılaşmayı, meraların geleceğini, endemik bitkilerin yok oluşunu ve Dersim’in kültürel hafızasını konuştuğumuz panellerde aynı gençlik kitlesini göremiyoruz? Belki de sorun gençlerin ilgisizliği değil; yerel sorunları gençlerin anlayabileceği, kendisini içinde görebileceği ve söz sahibi olabileceği biçimde anlatamamamızdır. Önümüzdeki festivalde gençleri yalnızca konser izleyicisi olarak değil, festivalin hazırlık sürecinden başlayarak doğa, kültür ve inanç çalışmalarının doğrudan öznesi haline getirmeliyiz.
Maden tehdidi altındaki bir köye gençlerle birlikte gidilebilir. Bir vadide doğa buluşması yapılabilir. Endemik bitkiler üzerine gençlerin katıldığı çalışmalar örgütlenebilir. Köylerde kadınlarla, gençlerle ve çocuklarla buluşmalar gerçekleştirilebilir.
Bu yıl özellikle devrimci çevrelerin festival alanındaki görünürlüğünün son derece sınırlı kalması ve açılan birkaç standın sanat sokağında adeta yan yana sıkıştırılmış olması dikkat çeken bir durumdu. Sınırlı sayıdaki bu stantlar üzerine yoğun bir baskı vardı ve gözaltı uygulamaları yaşandı. Dersim bir kez daha bu baskıları kabul etmediğini gösterdi. Devletin devrimcilere dönük saldırılarına karşı olumlu bir sahiplenme geliştirildi.
Festival kapsamında gerçekleştirilen doğa yürüyüşü de üzerinde özellikle durmamız gereken bir konu.
Kendimize sormalıyız: Neden bu yürüyüşlerde daha fazla kadınlarımızı, gençlerimizi ve çocuklarımızı katamıyoruz? Bunun üzerine ciddi biçimde düşünmeliyiz.
Köylerde yaşayan insanların çalışma koşulları farklı. İnsanlar gün boyunca tarlasında, hayvanının başında, yaylada veya işinin gücünün peşinde. Akşam olduğunda ise konserlere katılabiliyorlar. Ulaşım maliyetinin ve zorluğunun da arttığı bir dönemde festival programını buna göre düşünmek gerekiyordu. İnsanların festivalin merkezine gelmesini beklemek yerine festivalin insanlara gitmesi gerekiyor.
Munzur Festivali merkeze sıkıştırılmamalıdır. Gerekirse araçlarla büyük köylere, yaylalara, vadilere gidilmeli; festival Dersim coğrafyasının tamamına yayılmalıdır.
Birgün merkezde konser, başka bir gün köyde doğa ve yaşam paneli; bir başka gün maden tehdidi altındaki bir bölgede halk buluşması yapılabilirdi. Festival böylece sadece kültürel bir etkinlik olmaktan çıkar, doğrudan yaşamın kendisiyle buluşan bir mücadele ve dayanışma alanına dönüşebilir.
Festival öncesinde ve festival sırasında sosyal medya üzerinden yürütülen tartışmaların dili de hepimizi düşünmeye zorlamalıdır.
“Boykot edildi”, “halk cevap verdi” gibi ifadeler üzerinden yürütülen tartışmalar, sanki aynı coğrafyanın insanları değilmişiz gibi bir görüntü yaratıyor. Oysa hepimiz biliyoruz ki Munzur Festivali zorlu koşullarda ortaya çıktı, ısrarlı mücadelelerin sonucunda bugüne geldi.
Ekolojik Yıkım Kıskacındaki Dersim!
145 maden ruhsatının olduğu bir coğrafyada, vadilerimiz, meralarımız, sularımız, ormanlarımız ve endemik bitkilerimiz tehdit altındayken enerjimizi birbirimizle kavga ederek tüketemeyiz.
Festival üzerine eleştiri yapmak elbette haktır. Hatta zorunluluktur. Ancak eleştiriyi birbirimizi tüketmenin değil, daha güçlü bir ortak mücadele yaratmanın aracı haline getirmeliyiz.
Munzur Çevre Derneği’nin Bülten Dağıtımı!
Festival boyunca Munzur Çevre Derneği’nin hazırladığı Doğa ve Yaşam bülteninin dağıtılması ve halkla buluşturulması bizim açımızdan son derece önemliydi. Bültenin halk tarafından ilgiyle karşılandığına ve olumlu değerlendirmeler aldığına birebir tanık olduk.
Bu deneyim bize şunu gösteriyor: Halkın doğa ve yaşam sorunlarına ilgisi var. Yeter ki sorunları anlaşılır, doğrudan ve halkın yaşamıyla bağlantılı biçimde anlatabilelim. Bu nedenle önümüzdeki dönem yalnızca festival zamanında değil, yıl boyunca halkla buluşan çalışmalar örgütlemeliyiz.
Gelecek yıl yapılacak festival için bugünden çalışmalıyız.
Tertip komitesinin olumlu eleştirileri ve önerileri dikkate alarak bir sonraki festival için şimdiden çalışmaya başlaması gerekiyor.
Program son aylarda apar topar oluşturulmamalı.
Dersim’in köyleri, mahalleleri, kadınları, gençleri, emekçileri, sanatçıları, ekoloji mücadelesi yürüten kurumları ve demokratik yapıları sürecin en başından itibaren bu çalışmanın içinde olmalıdır.
Festival programı halkla birlikte oluşturulmalıdır.
Doğa, kültür ve inanç festivalin üç temel ayağı olarak yeniden güçlü biçimde ele alınmalıdır.
Önümüzde duran başlıklar belli:
Maden ruhsatları ve maden tehdidi, Bağırdağı ve Karagöz’de yaşananlar, GES, RES ve HES projeleri, Turizm adı altında gelişen yapılaşma baskısı, Endemik bitkilerin yok oluşu, Meraların korunması ve dinlendirilmesi, Munzur ve Pülümür vadilerindeki plansız ve yanlış yapılaşma, Su kaynaklarının korunması, köylerin ve yaylaların geleceği, kadınların ve gençlerin ekoloji mücadelesindeki rolü, Dersim’in kültürel hafızasının korunması. Bütün bu başlıklar yalnızca panel salonlarında konuşulmamalı; doğrudan sorunların yaşandığı alanlarda halkla birlikte ele alınmalıdır.
Festival kent yaşamının ekonomik ve sosyal damarlarından biri haline gelmiş durumda. Esnafın festivalden yararlanması, halkın kültürel etkinliklere katılması ve kentin dışarıdan gelen insanlarla buluşması elbette değerlidir. Ama festivalin geleceğini yalnızca ekonomik hareketlilik üzerinden değil, Dersim’in doğasını, kültürünü ve yaşam alanlarını koruma sorumluluğuyla birlikte düşünmeliyiz.
Festival; sadece bir fikir mücadelesi alanı olarak değil, aynı zamanda eylemin ve halkın çıkarlarının savunulduğu bir ortaklaşma zemini olarak düşünülmeli, planlanmalı ve hayata geçirilmelidir. Bugün Munzur’un suyu, Pülümür’ün vadileri, köylerimiz, meralarımız, ormanlarımız, endemik bitkilerimiz ve kültürel hafızamız topyekûn bir saldırı altındadır. Hal böyleyken eylemde ortaklaşmayı ve Dersim’i Munzur’uyla, Pülümür’deki vadileriyle korumak için direnen halkla yan yana durmayı her zamankinden çok önemsemeli; bu değerlere ihanet edenlerle mücadeleden bir an olsun vazgeçmemeliyiz.
Tüm tartışmalarımız bunun için olmalıdır; festival özgülünde asıl konumuzun ekolojik yıkım kıskacındaki Dersim olduğu açık olmalıdır. Bunun için ne yapabileceğimizi tartışamıyorsak eğer, festivalin ruhunu öldürüyoruz demektir.
Munzur Kültür ve Doğa Festivali geride kaldı. Şimdi önümüzde daha önemli bir görev var: 25. festivali bugünden birlikte hazırlamak.
Merkezden köylere, vadilerden yaylalara uzanan; doğayı, kültürü ve inancı gerçekten merkezine alan; Dersim halkını doğa mücadelesinin, toprak ve su kavgasının öznesi yapan, farklılıklarımızı zenginlik olarak gören; ekolojik mücadeleyi festivalin asli unsurlarından biri haline getiren bir festival için şimdiden çalışmalıyız.
Çünkü Munzur yalnızca bir festivalin adı değildir. Munzur bizim toprağımız, suyumuz, hafızamız, kültürümüz ve direnişimizdir.
Bir MÇD Üyesi







