31 Ağustos, Pazartesi
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle

Anasayfa » Mekke Anlaşması’yla Hesaplanan Ne?

Mekke Anlaşması’yla Hesaplanan Ne?

31 Ağustos 2026
içinde Yazılar
Facebook'ta PaylaşX'te PaylaşWhatsappTelegram

ABD emperyalizminin son dönemde Orta Doğu’da istikrar sağlama gayesiyle yürüttüğü saldırılara, bölgedeki gerici devletler arasında yeni ittifaklar inşa etme çabası da eklenmektedir. ABD emperyalizminin ve Siyonist İsrail’in İran’ı hedef alan saldırılarıyla tetiklenen; İran’ın ise İsrail’e ve ABD’nin bölgedeki stratejik-ekonomik hedefleri ile askerî üslerine misilleme yapmasıyla tırmanan Hürmüz ablukası belirsizliğini koruyarak sürüyor. Sıcak çatışmaların sıklığı ve şiddeti görece ivme kaybetmiş olsa da mevcut tablonun diplomatik bir anlaşmayla sonuçlanabileceği henüz teyit edilemiyor. Aksine, gerilim dinamiklerinin ve derinleşen ekonomik kriz şartlarının hüküm sürdüğü bu konjonktürde, olası bir ateşkes veya anlaşmanın taraflar açısından daha büyük savaşlara hazırlık niteliği taşıyacağı öngörülüyor. Nitekim son süreçte devreye sokulan politikalar, krizleri çözmeyi amaçlamayan ve bölgesel çatışmaları peşinen kabullenen, dolayısıyla savaş iklimini kalıcılaştıran bir karaktere sahiptir.

ABD’nin, yörüngesindeki bölge ülkelerini olası bir savaşa hazırlıklı olmaya zorlaması; yeni politik ilişkilerin tesis edilmesini ve askerî ittifakların tahkim edilmesini beraberinde getirmektedir. Üstelik bu strateji yalnızca Orta Doğu ile sınırlı kalmamakta, daha geniş bir perspektifle NATO üzerinden de benzer bir politik tutum izlenmektedir. Savunma bütçelerinin artırılması, ülkelerin ABD’nin politik çizgisine daha hızlı entegre edilmesi ve büyük güçler arası çekişmede NATO’nun bir savaş aygıtı olarak ABD lehine araçsallaştırılmasına yönelik politikaların yerel ayakları da çeşitli hamlelerle inşa edilmektedir.

Bu girişimlerden biri de Mekke Ortak Savunma Anlaşması’dır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan bu anlaşmanın içeriğine veya maddelerine dair kamuoyunu tatmin edecek düzeyde bir açıklama henüz yapılmış değildir. Daha da önemlisi, İran’ın misillemeleri sonrasında bölgenin ihtiyaç duyduğu yeni güvenlik konseptinin bir ürünü olarak sunulan bu mutabakatın, ilerleyen süreçte nasıl bir platforma evrileceği ve hangi aktörleri kapsayacağı belirsizliğini korumaktadır. Bununla birlikte, anlaşmanın temel motivasyonunun; ABD emperyalizminin bölgesel ajandasıyla tam uyum içinde hareket etmek ve bu politikaların aktif biçimde hayata geçirilmesine zemin hazırlamak olduğu açıktır.

Söz konusu anlaşmaya taraf olan üç ülkenin en belirgin ortak özelliği, Çin ve İran’ın lojistik ve tedarik zinciri ağlarına alternatif oluşturacak rotaların kesişim noktalarında yer almalarıdır. Bilindiği üzere, bölgede ABD emperyalizminin hedef tahtasına oturttuğu Bir Kuşak Bir Yol Projesi’ne alternatif olarak geliştirilen IMEC (Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) gibi projelerin hayata geçirilmesinde daha önce de ciddi pürüzler yaşanmıştı. Nitekim günümüz itibarıyla, Orta Doğu’daki savaş dinamiklerinin ve Gazze krizinin yarattığı güvenlik açığı sebebiyle IMEC büyük ölçüde kâğıt üzerinde kalmış; projenin finansman ve uygulanabilirlik zemini ciddi yara almıştır. Gelinen noktada İsrail’in bu projeden dışlandığı ve alternatif koridorun Irak-Suriye hattı üzerinden tesis edilmesine yönelik girişimlerin sürdüğü bilinmektedir.

Diğer taraftan, Bir Kuşak Bir Yol Projesi’nin kilit bileşenlerinden biri olan Pakistan’ın, bilhassa enerji transferindeki stratejik konumunu koruma gayreti, Hindistan’ı merkeze alan IMEC projesiyle birlikte sekteye uğramış ve İslamabad yönetimi bu durumu ciddi bir jeopolitik risk olarak algılamıştı. Güvenlik zafiyetlerinin de Pakistan’ın bir transfer merkezi olmasının önünde gerekçe olarak sunulması, IMEC’i Pakistan açısından tam bir jeostratejik dışlanma projesine dönüştürmüştü. Ne var ki Pakistan, Orta Doğu’daki rekabetin şiddetlenmesiyle ivme kazanan süreçte manevra yaparak bu tecrit politikasına karşı bir set çekmeye yöneldi. Görece başarılı olan bu hamle, zamanla Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan savunma paktına evrilen bir diplomatik açılıma dönüştü. Pakistan’ın üstlendiği bu yeni misyon, salt ekonomik tecritten kurtulma veya ablukayı yarma hamlesi olarak okunamaz; zira Pakistan konjonktürel olarak bu rolü oynamaya mecbur bırakılmıştır. ABD’nin Hint-Pasifik stratejisinin yarattığı giderek daralan kuşatma, Pakistan’ı belirli inisiyatifler alarak bu ablukanın sınırlarını esnetmeye zorlamaktadır. Nihai kertede tüm bu jeopolitik hareketlilik, ABD’nin bölgede tesis etmek veya derinleştirmek istediği hegemonik düzeni tahkim etmeye hizmet etmektedir.

Suudi Arabistan ise ABD emperyalizmiyle kurduğu derin bağımlılık ilişkisi bağlamında, bölgenin temel enerji tedarikçisi ve devasa bir sıcak para merkezi konumundadır. Öyle ki salt “Vizyon 2030” kapsamındaki kentsel projeler için dahi devlet bütçesinden yüzlerce milyar dolarlık kaynak aktarımı yapılmaktadır. Petrol ve doğal gaz ihracatından elde edilen bu rantın sekteye uğramaması, Riyad yönetiminin birincil stratejik önceliğidir. Küresel enerji piyasalarında, bilhassa da arz yönlü yaşanan kesinti ve dalgalanmalar, Suudi Arabistan’ın fosil yakıta dayalı ekonomisinde güçlü bir büyüme etkisi yaratmaktadır. Ne var ki bu muazzam sermaye birikimi, aynı zamanda ABD emperyalizminin bölgede inşa etmeye çalıştığı ateş çemberini finanse edecek bir kaynak olarak araçsallaştırılmaktadır.

Son dönemde İran’ın, aralarında Suudi Arabistan’ın da bulunduğu bölge ülkelerindeki stratejik hedeflere yönelik düzenlediği saldırılar, bölge başkentlerinde “yeni bir güvenlik mimarisine” duyulan ihtiyacı tartışmaya açmıştır. Bu bağlamda, salt ABD’nin askerî varlığının bir savunma kalkanı olarak yetmeyeceği; bilakis, yörüngedeki ülkelerin kendi askerî kapasitelerini geliştirmeleri ve ABD’nin omuzlarındaki savunma külfetini hafifletecek adımlar atmaları gerektiği dikte edilmektedir. Bu yönelim, ABD emperyalizminin NATO bünyesinde tehdit ve şantaj mekanizmalarıyla dayattığı savunma bütçelerinin artırılması kararıyla da tam bir paralellik içindedir. Nitekim ABD emperyalizmi, böylesi bir askerî tahkimatın bölgesel paktlar ve ortaklıklar yoluyla hayata geçirilmesini teşvik etmektedir. Mekke Anlaşması da, diğer birçok etkenin yanı sıra doğrudan bu stratejik teşvikin bir tezahürüdür.

Temelde savunma üretim kapasitesinin artırılmasını hedefleyen ve geçmişten gelen ikili ticari-siyasî bağlara sahip olan bu üç ülkenin imzaladığı mutabakat, söz konusu asli amacının çok ötesine geçen iddialarla kamuoyuna sunulmuştur. Anlaşmanın uygulama biçimine, kapsamına, olası genişleme adımlarına veya net sınırlarına dair belirsizlikler sürerken; tarafların dışarıdan gelecek bir saldırıya karşı birbirlerine ortak savunma taahhüdü vermesi dikkat çekicidir. Türkiye cephesinden yapılan açıklamalar da bu muğlaklığı teyit etmekte ve NATO’nun 5. Maddesini andıran bu taahhüdün sahada nasıl karşılık bulacağına dair hazırlıkların henüz sürdüğünü göstermektedir. Bahse konu üç ülkenin de halihazırda sıcak çatışma riski taşıyan ve çözümsüzlüğünü koruyan ihtilaflı fay hatları bulunmaktadır. Herhangi bir saldırıya müşterek karşılık verilmesi ilkesi, doğası gereği bir bölgesel savaşı tetikleme potansiyeli taşımaktadır; ne var ki aktörlerin böylesi çaplı bir savaşa henüz hazır olmadıkları ortadadır. Somut bir örnekle; Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimin yüksek yoğunluklu bir savaşa evrilmesi senaryosunda, diğer iki ülkenin alacağı tutum doğrudan ABD emperyalizminin çıkarlarıyla uyumlu olmak zorundadır. Ne var ki ABD emperyalizminin böylesi bir denklemde, Hindistan gibi kendisiyle derin bağımlılık ilişkileri içindeki yarı feodal ve yarı sömürge bir ülkeye karşı bu yeni ittifakın harekete geçmesine normal şartlar altında müsaade etmeyeceği aşikârdır.

Öte yandan, söz konusu üç ülkenin kendi aralarında da çıkar çatışması yaşadığı pek çok başlık mevcuttur. Ortak bir savunma paktı kurulması şüphesiz bu yapısal zıtlıkları ortadan kaldırmayacağı gibi, bu çelişkilerin varlığı da mutabakatın imzalanmasına mani olmamıştır. Ne var ki bu tablo, anlaşmanın pratik uygulanabilirliği boyutunda ciddi handikaplar doğurmaktadır. Anlaşmanın kamuoyuna duyurulduğu ilk günlerde dile getirilen “savunma sanayii, finans ve nükleer güç ortaklığı” söylemi, fazlasıyla abartılı bir tasvir izlenimi vermektedir. Açıktır ki bu tür bir külfet bölüşümü anlatısı, anlaşmanın gerçek zeminini yansıtmamaktadır. Buradaki asli hedef; bölgede ABD yörüngesindeki ülkelerin kendi aralarındaki savunma iş birliklerini tahkim ederek ABD’nin omuzlarındaki askerî yükü hafifletmek ve tam da bu süreçte, bahsi geçen aktörlerin doğrudan ABD emperyalizminin stratejik çıkarlarıyla hizalanmasını güvence altına almaktır.

Mevcut mutabakat, özünde Suudi Arabistan ile Pakistan arasında geçtiğimiz yıl akdedilen savunma paktının bir uzantısı olarak değerlendirilmektedir. Son bir yıldaki konjonktürel gelişmeler, ittifakın henüz nihai misyonunu ve biçimini kazanmadığına; dolayısıyla olası bir bölgesel kriz anında operasyonel bir rol üstlenemeyeceğine işaret etmektedir. Nitekim Türkiye’nin denkleme dâhil olması da pakta nihai formunu kazandıramamış; aksine, ittifakın Mısır ve Katar’ı da kapsayacak bir genişleme vizyonu taşıdığı vurgulanmıştır. Ön görüşmelere iştirak eden Kahire yönetimi, diğer aktörlerle hâlihazırda ikili anlaşmalarının bulunduğunu ve çok taraflı bir savunma paktına dâhil olma gibi bir hedeflerinin olmadığını öne sürerek resmî taraf olmaya gerek duymadığını deklare etmiştir. Ne var ki bu tavrın ardındaki asıl saikin, Kuzey Afrika jeopolitiğinde paktın diğer üyeleriyle yaşanan çıkar çatışmaları olduğu aşikârdır. Buna rağmen diplomatik temaslar kesilmemiştir. Katar ise, geride bıraktığımız yıl içerisinde doğrudan kendi egemenlik alanında hem İsrail hem de İran eksenli yaşanan güvenlik ihlalleri sebebiyle, savunma iş birliklerine dayalı stratejisini yeni ittifak arayışlarıyla tahkim etmeye çalışmaktadır. Sonuç itibarıyla, bu paktın mevcut çerçevesini ancak olası yeni katılımlarla billurlaştıracağını söylemek mümkündür. İttifakın kurumsal sekretaryasının, operasyonel işleyişinin ve kesin kapsamının hâlen belirlenmemiş olması da öncelikli ajandanın Mısır ve Katar gibi bölge ülkelerini bloka entegre etmek olduğunu kanıtlamaktadır.

Türkiye açısından bu mutabakatın taşıdığı bir diğer kritik önem, Mısır’ın denkleme dâhil olması hâlinde Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının belirlenmesi sürecinde elde edilecek jeopolitik avantaj beklentisidir. Hâlihazırda bölgede Güney Kıbrıs, İsrail, Yunanistan ve BAE eksenli bir bloklaşma mevcutken; Kahire yönetimini de kapsayacak müşterek bir askerî mekanizmanın Doğu Akdeniz’de yaratacağı stratejik fırsatlar dolayısıyla özellikle Ankara’nın bu genişlemede ısrarcı olduğu bilinmektedir. Nitekim Yunanistan bu tablodan duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirmiş ve Suudi Arabistan’da konuşlu bulunan kendisine ait Patriot hava savunma bataryalarının geri çekilmesi hususunda periyodik değerlendirmeler yapılacağını ilan etmiştir. Diğer taraftan, tıkanma noktasına gelen IMEC projesine alternatif ticaret koridorları tesis etmek amacıyla, Türkiye’nin öncülük ettiği ve Irak-Suriye hattını Körfez’e bağlayan “Kalkınma Yolu” gibi projeler yoğun şekilde tartışılmaktadır. Anlaşmanın hemen akabinde genişleme vizyonunun masaya yatırılması, bu alternatif rotaların inşa zeminini doğrudan güçlendirmektedir. İsrail’in, Türkiye’nin Suriye’deki nüfuzunu kırma ve güneye doğru genişlemesini sekteye uğratma yönündeki sistematik faaliyetlerinin temel motivasyonlarından birini de tam olarak bu stratejik hareketlilik oluşturmaktadır.

İran cephesinden yapılan resmî açıklamalarda, anlaşmanın kendilerini hedef aldığına dair bir kanaat taşınmadığı; bilakis bu girişimin, bölge ülkeleri arasındaki ortaklıkların geliştirilmesi tezleriyle uyumlu olduğu vurgulanmıştır. Ne var ki bu diplomatik söyleme rağmen, pakt üyesi ülkelerin ABD emperyalizminin stratejik çıkarlarına göre hizalandığı ve konjonktürün elvermesi hâlinde Tahran’a karşı çok daha saldırgan bir tutum takınabilecekleri bir gerçektir. Başka bir deyişle, bu ülkelerin savunma kapasitelerini ve askerî iş birliklerini tahkim etmeye yönelik attıkları her adım, doğası gereği bölgedeki İran destekli direniş eksenini hedef almaktadır. Bu gerçeklik şimdilik yüksek sesle telaffuz edilmese de jeopolitik gidişat kaçınılmaz olarak bu yöne evrilecektir.

Öte yandan pakt, muhtelif iddiaların aksine doğrudan İsrail’i hedef tahtasına oturtmamaktadır; ancak üye ülkelerin kendi aralarında olduğu gibi İsrail ile de çeşitli alanlarda derin çıkar çatışmaları yaşadığı sır değildir. Bu nedenle, İsrail doğrudan bir hedef olarak tanımlanmasa dahi, söz konusu çıkar çatışmalarında bir baskı unsuru olarak kullanılabilecek müşterek bir zeminin inşası için mesai harcanacaktır. Nitekim mutabakatın hemen ertesi günü, İdlib’de Türkiye’nin kullanımına hazırlanan bir askerî üsse yönelik İsrail saldırısının, arka planda bu anlaşmaya verilmiş bir gözdağı olduğu yönünde haberler basına yansımıştır. Bununla birlikte, Suriye sahasındaki çok aktörlü rekabetin köklü geçmişi göz önüne alındığında; bu hamlenin henüz çerçevesi dahi netleşmemiş bir anlaşmaya yönelik önleyici bir vuruştan ziyade, bölgede süregelen yapısal çekişmenin olağan bir tezahürü olarak okunması daha isabetli görünmektedir.

Tags: iranisrailmekke anlaşmasıNATOorta doğu
ShareTweetSendShareScanSend
Önceki Yazı

Eskişehir’de 265 hektar alan “nadir toprak elementleri” için acele kamulaştırıldı

İlgili Haberler

Röportaj

bsCEM ile Hindistan’daki faşist saldırıları ve öğrenci hareketini konuştuk

30 Ağustos 2026
Yazılar

24. Munzur Kültür ve Doğa Festivali Üzerine

29 Ağustos 2026
Yazılar

Çerçeve Yasa: Silahlı Mücadeleden Sisteme Entegrasyona

29 Ağustos 2026
Dünya

D. Kongo Cumhuriyeti’nde Bitmeyen Döngü: Sömürü, Yoksulluk ve Yeni Ebola Salgını

28 Ağustos 2026
POLİTİK - GÜNDEM

Çerçeve Yasa, Çevreleyip Teslim Alma Yasasıdır!

28 Ağustos 2026
ÇEVİRİ

Yanki Emperyalizminin Uşağı ve Kolombiya Halkının Celladı De la Espriella Hükûmeti’ne Direnmek

10 Ağustos 2026

Hakkımızda

Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.
Yeni Demokrasi; işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen ulus ve milliyetlerin, geleceksiz bırakılan gençliğin, devrimci tutsakların ve devrimci basının sesidir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

yd-logo-01 kopyası 2

2024 Yeni Demokrasi – Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
  • Tüm Haberler
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler

Copyleft 2020, dizayn yeni demokrasi
İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz:yenidemokrasigazetesi@gmail.com