Bir süredir bölgede ABD emperyalizminin öncülük ettiği “barış” nutukları egemen. Suriye’de HTŞ’nin iktidara taşınmasının ardından hız kazanan “barış” politikalarının asıl amacının Orta Doğu’daki direniş hareketlerinin tasfiyesi olduğu her geçen gün açığa çıkıyor. ABD Kongre Üyesi Joe Wilson, 9 Eylül’de yaptığı açıklama ile Mekke İttifakı’nın da bu özelliğine bir gönderme yaptı; “Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme zamanı geldi, Yemen özgürleşmeli” dedi. Açık ki ABD bölgesel iş birlikçileriyle el ele emperyalizme tehdit oluşturan bütün ulusal hareketleri parçalamak istiyor.
Gazze’de bu amaçla devam eden saldırının son durumu bu bakımdan değerlendirilmelidir.
Gazze Barış Kurulu’nun açıklamasının aksine Filistin direniş örgütleri silahsızlandırma şartına “basitçe” boyun eğmiş değil. Ateşkesin ikinci aşaması için Kurul tarafından yayınlanan 15 maddelik “yol haritasını” daha detaylı inceleyeceğiz. Fakat öncesinde Hamas’ın liderlik seçimini değerlendirmek, süreci anlamak açısından önemli.
HAMAS’TA LİDERLİK SEÇİMİ
Yahya Sinvar’ın işgal güçleri tarafından katledilmesinin ardından Hamas 5 kişilik geçici konsey ile yönetiliyordu. 20 Temmuz 2026’da yapılan seçimle Halil el-Hayye, Hamas’ın yeni Siyasî Büro Başkanı oldu. Hayye’nin liderliğini duyuran açıklamada Hamas, “Hareket, tüm üyeleri, liderleri ve kurumlarıyla, sorumluluk ve birlik ruhu içinde, seçilmiş liderliğin arkasında birleşmiş olarak, ulusal ve direniş görevini yerine getirmeye devam ediyor. Şehitlerin kanına, yaralıların ve tutsakların fedakârlıklarına ve büyük halkımızın azmine, Allah’ın izniyle kurtuluşa ve dönüşe kadar sarsılmaz bağlılığını teyit eder.” dedi.
Hayye’nin seçilmesi, Hamas’ta direniş çizgisinin süreceğine dair açık bir mesajdı. Hamas, kendi içerisinde çeşitli kamplara ayrılmış olmakla birlikte hareket içerisinde temelde iki çizgi sürüyor. Bir kanat, Türkiye ile yakın ilişkiler kurarken “uzlaşmacı” bir çizgiyi benimsiyor. Liderlik seçimlerinde bu çizgiyi Halid Meşal temsil ediyordu. Diğer kanat ise İran ile yakın ilişkiler kuruyor ve “Direniş Ekseni’ne” bağlılığı ifade ediyor. Yahya Sinvar ile de yakın olan Halil el-Hayye, ikinci kanatın temsilcisi olarak öne çıkıyor. Hayye’nin Hamas’ın silahlı güçleri İzzeddin el-Kassam Tugayları’ndan da destek aldığı biliniyor.
Hayye’nin seçilmesinin ardından Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) Genel Sekreter Yardımcısı Cemil Mazhar, yeni liderliğin geri dönüş, özgürlük ve bağımsızlık hedefleri gerçekleşene kadar mücadeleye devam edeceğine güvendiğini dile getirerek Hayye’yi tebrik etti. Demokratik Cephe Genel Sekreteri Fahd Süleyman ise seçimi “direniş gemisini ve halkımızı güvenli limana yönlendirmek için bu zorlu yolda sebat etme kararlılığının açık bir işareti” olarak değerlendirdi.
Hayye seçim sonrası yaptığı konuşmada “Düşmanımız birdir; kanımız her yerde onun ellerinden damlıyor. Gazze, Batı Şeria ve Kudüs uğruna tüm cephelerde tehlikeleri ortadan kaldırmak için ulusun tüm bileşenleriyle eş zamanlı olarak çalışmaya devam edeceğiz.” dedi.
Açıklamalardan anlaşılacağı üzere direniş örgütlerinin ortak tutumu, işgal tamamen ortadan kalkıncaya kadar mücadeleyi sürdürmek. Ancak mücadelenin biçimine dair bir çelişki olduğu Gazze Barış Kurulu Planı’nın kabul edilmesinde görünmektedir.
GAZZE BARIŞ KURULU: ATEŞKESİN İKİNCİ AŞAMASI İÇİN “YOL HARİTASI”
Gazze’yi Siyonist-emperyalist ittifakın istediği biçimde “Tek Otorite, Tek Silah, Tek Kanun” ilkesi altında şekillendirmeyi hedefleyen Gazze Barış Kurulu’nun ateşkesin ikinci aşamasına geçmek için hazırladığı 15 maddelik “yol haritası”, Filistin direniş örgütleri tarafından 30 Temmuz’da kabul edildi.
Birinci maddeye göre: “Taraflar bu süreç aracılığıyla, yıkım döngüsünü sona erdirmeyi, İsrail’in Gazze Şeridi’nden tamamen çekilmesini sağlamayı, normal yaşamı yeniden tesis etmeyi, Filistin yönetimini, yeniden yapılanmayı, güvenliği, iyileşmeyi ve ekonomik kalkınmayı mümkün kılmayı, hasar görmüş sektörleri rehabilite etmeyi ve kendi kaderini tayin etme ve devlet kurma amacına yönelik güvenilir bir siyasî yolun başlatılmasını kolaylaştırmayı hedeflemektedir.”
Belirtilen hedefler doğrultusunda; İsrail’in Gazze’den tamamen çekilmesi, Uluslararası İstikrar Gücü’nün Gazze’de konuşlandırılması, Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi’nin derhal Gazze’ye girmesi, ardından direniş güçlerinin silah bırakması taahhüt ediliyor. Ancak İsrail’e veya Filistinli olmayan taraflara hiçbir silah transfer veya teslim edilmeyeceği belirtiliyor. Yönetim ise tamamen Ulusal Komite’ye devrediliyor, Hamas ve diğer direniş örgütlerinin Komite işlerine müdahil olmaması garanti ediliyor. Bu şartlar altında “Yol Haritası’nın uygulanması, Filistin’in kendi kaderini tayin etme ve devlet kurma yolunda güvenilir bir zemin oluşturmak için uygun koşulları yaratacaktır.” deniliyor.
Ancak ABD tarafından dayatılan bu “yol haritasının” Filistin’in kendi kaderini tayin etme hakkını baltaladığı, direnişi Gazze’den tasfiye etme girişimi olduğu açıktır. 7 Ekim’den bugüne üç yıldır devam eden İsrail’in Filistin’i imha saldırıları, Gazze’ye bütün yardım girişlerinin engellenmesi, dünya komünist hareketinin eylemsizliği, dünya halklarının sessizliği ve Filistin direniş örgütlerinin defaatle çağrı yaptığı Arap ve İslam dünyasının ihaneti; direniş örgütlerini Gazze’deki insani krizin bir an önce çözülmesi için “uzlaşmaya” gitmek zorunda bırakmıştır. Fakat bu “zorunluluk” hali yanılgıya sebep olmamalıdır.
7 Ekim’i konuşurken bunun bir sebep değil, sonuç olduğunun altını her zaman çizdik. Özellikle 7 Ekim’i takip eden ilk günlerde “Hamas saldırdığı için” soykırımın başladığı yargısı oldukça yaygındı. Oysa 7 Ekim öncesi, saldırgan/işgalci İsrail’in meşruluğunu Filistin’e rağmen savunan ve dayatan Abraham Anlaşmaları ABD’nin ve İngiltere’nin ısrarlarıyla bölge devletlerine imzalatılıyordu. 78 yıldır devam eden işgal boyunca “iki devletli çözüm”den söz edenler Abraham Anlaşmalarıyla Filistin davasını yalnızlaştırmak ve tasfiye etmek istiyordu. Bu çözümü destekleyenler “seçim yoluyla” meşruluk sağlayacaklarına inanıyorlardı. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), bu yanılgının nelere mal olduğunu gösteren açık bir örnektir. Mahmud Abbas önderliğindeki FKÖ, Batı Şeria’da “İsrail’in güvenlik gücü” gibi iş görmekte, direniş gösteren Filistin halkını baskı altına almakta, hatta direnişçileri işgal ordusuna teslim etmektedir.
Hem Filistin tarihinde hem dünya direniş tarihinde defalarca görüldüğü üzere egemenlerin şartlarıyla gerçekleşen “ateşkes” ya da “barış” anlaşmaları yine egemenler tarafından çiğnenmiştir. 2025 Ekim’de kabul edilen ateşkesten bugüne soykırım makinasının hiç durmamış olması bunun için en yakın kanıttır. Nitekim İsrail, direniş örgütleri tarafından kabul edilen “tasfiye haritasını” dahi reddetti.
Silahlar teslim edilmeden Gazze’den çekilmeyi reddeden Netanyahu, “terörizm” propagandasını sürdürüyor. Soykırımcı Netanyahu, yaklaşan İsrail seçimlerinde yerini korumak isterken pervasız saldırganlığına devam ediyor, Batı Şeria’da yerleşimci terörü estiriyor. Direniş güçleri bunun karşısında sessiz değil; halka mücadele çağrısı yapılırken, arabulucuların ve sözde garantör devletlerin harekete geçmesi düzenli olarak talep ediliyor. Ancak esas olarak Filistin örgütleri, merkeze seçimleri almış durumda.
DİRENİŞ ÖRGÜTLERİ SEÇİM HAZIRLIĞINDA
FHKC, “Yol Haritası”nın yayımlandığı gün açıklama yaptı. “Soykırımı sona erdirecek bir anlaşmanın son aşamasındayız” diyen Cephe, “devam eden Filistin bölünmesinin ulusal durumun en önemli zayıflıklarından biri olduğunu” vurguladı.
FHKC açıklamasında şu ifadeler yer aldı: “Filistin siyasî sisteminin ve gerçek bir ulusal demokratik yolun yeniden inşası, işgale karşı koymak için birleşik bir ulusal strateji üzerinde anlaşmaya varılmasını, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün demokratik temeller üzerine yeniden kurulmasını, tüm ulusal güçlerin ve sektörlerin katılımını ve gerçek ulusal ve halk temsilini garanti eden kapsamlı seçimlerin yapılmasını sağlayacak kapsamlı ve sorumlu bir ulusal diyalog başlamalıdır.”
11 Ağustos’ta Hamas’tan yapılan açıklama ise şu şekildedir: “Davamızın mevcut aşaması, ulusal katılımı genişletmeyi, halkımızın birliğini güçlendirmeyi ve meşruiyetini özgür iradelerinden alan, özlemlerini ifade eden ve ulusal haklarını ve çıkarlarını koruyan, herhangi bir vesayet veya ulusal karar alma süreçlerine müdahaleden uzak, etkili Filistin kurumları inşa etmeyi gerektirmektedir.”
Gerek FHKC’nin gerekse Hamas’ın bu açıklamaları, direnişin yalnızca Hamas’ın askerî yahut siyasî varlığına indirgenemeyeceğini, Filistin ulusal kurtuluş mücadelesinin tarihsel, çok parçalı ve geniş kitlelere dayanan niteliğini bir kez daha kanıtlamaktadır. Ancak açıklamalara yansıyan ve merkeze yerleşen “seçim” ve “kurumsal meşruiyet” arayışı, direniş örgütlerinin ideolojik ve siyasal sınırlarını da açıkça görünür kılmaktadır.
Mahmud Abbas’ın kasım ayında yapılmasını kararlaştırdığı Ulusal Konsey ve Yasama Meclisi seçimleri, Filistin siyasetinin temel illüzyonlarından biri olan “işgal altında demokrasi” veya “devletleşme” yanılsamasını yeniden üretmektedir. 2006’dan bu yana ilk kez ilan edilen bu seçim kararı, Gazze Barış Kurulu’nun emperyalist dayatmaları ve Siyonist abluka altında gerçekleşecek olması bakımından köklü bir çelişki barındırmaktadır.
Hamas, İslamî Cihad, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Demokratik Cephe, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi – Genel Komutanlık, El-Ahrar Hareketi, Fetih-Demokratik Reform Hareketi görüşmelerinde Filistin Kurtuluş Örgütü, Filistin halkı için en üst düzey ulusal çerçeve olarak tanımlandı. Direniş örgütleri FKÖ çatısı altında “en geniş ulusal mutabakat” ile seçime girmeye kararlı.
Bu noktada Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) tarihsel rolünü ve bugünkü konumunu yeniden tartışmaya açmak zorunludur. FKÖ, 1960’lar ve ‘70’lerde Filistin halkının meşru temsilcisi ve silahlı mücadelesinin çatı örgütü olarak şekillenmiş olsa da, Oslo Süreci ve sonrasında inşa edilen Filistin Yönetimi bürokrasisi eliyle emperyalizm ve Siyonizm karşısında uzlaşmacı, sistem içi bir aygıta dönüştürülmüştür. Bugün direniş örgütlerinin “FKÖ’nün demokratik esaslar temelinde yeniden inşası” çağrıları, özünde işlevsizleşmiş ve sömürgeci otoriteye taşeron kılınmış bir yapıyı reforme etme çabasıdır. Oysa İsrail’in Oslo’yu hiçe sayan ilhak politikaları ve Gazze’yi haritan silme saldırganlığı karşısında, bürokratik bir çatıyı restorasyona tabi tutmak ezilenlerin kurtuluşuna yanıt veremez.
Bununla birlikte diasporada başlayan Ulusal Konsey seçimlerinde krizler daha şimdiden baş göstermiş durumda. Filistin Ulusal Konsey seçimleri, tüm diasporadaki Filistin halkını kapsaması bakımından Yasama Meclisi seçimlerinden farklılık gösteriyor. Çeşitli Arap ülkelerinde Ulusal Konsey seçimlerindeki kota ve seçim kurulları mekanizmalarının işletiliyor olması halk iradesinin gasbı tartışmalarını ateşledi. Filistin örgütleri 9 Eylül’de ortak bildiri yayınladı. Bildiride “Filistin Ulusal Konseyi’nin yeniden yapılandırılmasını direniş gruplarını, muhalif siyasî güçleri ve bağımsız ulusal şahsiyetleri dışlamak için kullanma girişimlerini reddediyoruz.” denildi. FKÖ, “Filistin Ulusal Konseyi’nin meşruiyetini ve temsil yetkisini zayıflatmaktan dolayı siyasî ve ulusal olarak” sorumlu tutuldu.
Direniş gruplarının seçimler yoluyla yeni bir meşruiyet oluşturma çabası daha ilk etapta iş birlikçi Mahmud Abbas yönetiminin engeline takılıyor. Bu tablo, FKÖ’nün bugün yeniden “Filistin halkının meşru temsilcisi” olarak öne çıkarılmasının sorgulanması gerektiğini gösteriyor.
Silahsızlanma ve seçim ikiliğine sıkışan bu tasfiye süreci, Türkiye’de Kürt ulusal hareketine yönelik “Terörsüz Türkiye” politikasında da karşımıza çıkıyor. Uzun süredir “barış”, “demokratik toplum”, “siyasallaşma” ve “toplumsal bütünleşme” kavramları üzerinden benzer bir süreç yürütülüyor.
“TEK OTORİTE, TEK SİLAH, TEK KANUN” POLİTİKASI TASFİYE POLİTİKASIDIR
Gazze’de “Tek Otorite, Tek Silah, Tek Kanun” denilerek yapılmak istenen ile Türkiye’de “Terörsüz Türkiye” üzerinden yürütülen süreç benzer nitelik taşımaktadır.
Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla PKK’nin silahlı mücadele döneminin sona erdiğini ilan etmesi ve silahlı güçlerin tasfiyesinin gündeme gelmesi, egemenler tarafından “yeni bir siyasal dönem” olarak sunuluyor. Ancak bu yeni siyasal dönemin hangi hakları, hangi demokratik güvenceleri ve hangi siyasal kazanımları içerdiği hâlâ belirgin bir çerçeveye kavuşmuş değil. Ortada somut olarak bulunan tek şey ise direnişin “silahsızlandırılmış” olmasıdır.
“Siyasallaşma” adı altında egemenlerin sunduğu şey ise direnişin tarihsel hedeflerinden arındırılıp ehlileştirilmesi; illegal ve askerî araçlarından yalıtılarak mevcut sömürü düzenine entegre edilmesidir.
Amaç budur, ne var ki bu amaç ilk kez dile gelmiyor. Tarih boyunca halklara silahlı direniş yerine sistem içi “direniş” teklif edilmiştir; itaat edildiğinde “özgürlük umudu” elbette muhalefetin güzel bir rengi olarak “kabul görmüştür.” Ne var ki halkların muhalefeti yerinde durmaz; yer yer kabarır, önündeki engeli aşındırır ve zorlar. Filistin davasının egemenlerin sınırlarına sıkışan “çözümleri” buna örnektir. En geride olanın dahi “direnmek” zorunda oluşu bu bakımdan deneyim kabul edilip değerlendirilmelidir.
Egemenlerin, ezen ulusların her geçen gün savaş bütçelerini artırdığı, giderek daha fazla silahlandığı, savaş tamtamlarının çaldığı konjonktürde ezilen ulusların, direniş örgütlerinin silah bırakması, kurtuluşu egemenlerin insafına terk etmektir. Burada Mao yoldaşın “bir halkın ordusu yoksa hiçbir şeyi yoktur” sözünü hatırlamak gerekir. Ezilen halkların yegâne geleceği; kitlelerin bağımsız, örgütlü ve kesintisiz devrimci mücadelesindedir. Sistem içerisine hapsedilmeye, “tehlikesizleştirilmeye” çalışılan halkların özgürlük umududur. Devrimciler, bu umudu sönümlendirmekle değil, harlamakla mükelleftir.







