“Toprak, üzerinde çalışanlarındır” – Bastar’dan bir genç kadının tanık olduğu eşitsizliklerden doğan demokratik bir söz.
2025 yılı Nisan ve Mayıs aylarında, merkezî ve eyalet düzeyindeki paramiliter güçler, Bastar’ın Karregutta bölgelerinde “Kara Orman Operasyonu” adını verdikleri geniş çaplı baskınlar gerçekleştirdiler. 30 bin polis ve asker bu operasyonlara sevk edildi. Bu operasyonlarda birçok insan yaşamını yitirdi. Çok sayıda kişi gözaltına alındı, birçok köy yerle bir edildi.
Gözaltına alınanlar arasında bugün Chanchalguda Hapishanesinde tutulan 19 yaşındaki Madavi Seema da vardı. Tutuklandığı sırada polis onu Maoist olmakla suçladı. Birkaç gün boyunca gözaltında tutuldu. O süre boyunca polisin şaşkınlığını yaratan yalnızca onun cesareti değil, aynı zamanda düşüncelerinin açıklığı ve keskinliğiydi.
Polis sordu:
“Neden köylerde bu kadar aktiftin?”
Seema’nın cevabı kitaplardan ya da politik kuramcılardan gelmedi. Kendi yaşam deneyiminden geldi:
“Bazı insanların hiç toprağı yok. Bazılarınınsa çok. Neden herkesin eşit olmasın? Biz toprağı paylaştırdık. Toprak kimsenin değildir; üzerinde çalışanlarındır. Onu sorumlulukla kullanmalı ve gelecek kuşaklara da aynı şekilde devretmeliyiz ki onlar da aynı biçimde kullanabilsinler. Herkesin eşit hakkı vardır. Kimse üstün değil, kimse aşağı değil. Bu eşitliği gerçeğe dönüştürmek için halkın hakları uğruna köyde çalıştım. Toprak dağıtmak, su sorunlarını çözmek, ormanları korumak – bunların hepsi yaşam mücadelemin bir parçasıdır.”
Şaşkınlığa düşen polis hayretle sordu:
“Bu küçük kıza bütün bunları kim öğretti?”
Seema sakin ve kararlı bir şekilde cevap verdi:
“Elimizde hiçbir şey olmadığında, çevremizdekilerin de hiçbir şeyi olmadığında, mücadele kaçınılmaz hale gelir. Böyle koşullarda kimsenin sana mücadeleyi öğretmesine gerek yoktur. İnsan mücadele içinde öğrenir. Ben de böyle oldum. Beni böyle konuşturan mücadeledir.”
Basit sözler – büyük gerçekler:
Seema belki Marksist metinler okumamıştır. Fakat aynı hapishanede bulunan yaşça büyük siyasî tutsaklara göre, onun sözleri açık biçimde Marksist-Leninist siyaseti yansıtmaktadır.
Yaşça büyük siyasî tutsaklara, Seema’nın polisle yaptığı konuşmalar sorulduğunda, onlar bu konuşmaları büyük bir ilgiyle çözümlemiş ve onun fikirlerini başkalarıyla paylaşmışlardır.
Seema toplumun iki sınıfa bölündüğünü anlamıştı – toprağa sahip olanlar ve toprak üzerinde çalışanlar.
Leo Huberman bir zamanlar şöyle yazmıştı:
“Üretim araçları – toprak, makineler, fabrikalar – birkaç kişinin elindeyken, o azınlık sahiplik üzerinden yaşar. Onlar için çalışan büyük çoğunluk ise hayatta kalmak için emek vermek zorundadır.”
Seema bu gerçeği Bastar’daki kendi köy yaşamında görmüştü: Bazıları toprağa sahipti, bazıları ise aç yatıyordu. Bu anlayışını kısaca şöyle ifade etti:
“Bu düzende mülkiyet sömürünün; emek ise ezilmenin adıdır.”
“Toprak, üzerinde çalışanlarındır” yalnızca bir slogan değildir. Hem ekonomik hem toplumsal bir gerçeği yansıtır. Toprak sorumlulukla kullanılmalı ve gelecek kuşaklara devredilmelidir. Bu bakış emeği, çevrenin korunmasını ve eşitliği kapsar.
Polis için Seema’nın sözleri politik yanıtlar gibi görünmüş olabilir. Fakat bu sözler, insan deneyiminden doğan gerçeklerdi – mücadele öğretir.
Eşitlik isteği kitaplardan öğrenilmez; adaletsizlikle yüzleşmekten doğar. Onun “Kimse üstün değil, kimse aşağı değil” sözleri, anayasanın gerçekte nasıl işlediğini sorgulayan demokratik bir ruhu yansıtır.
Bastar’dan yeni bir demokratik vizyon:
Seema, Bastar’daki köy hareketlerinin amacının, kaynakları eşitçe paylaşarak ve birbirine yardım ederek eşitsizliği azaltmak olduğunu söyledi. Onun faaliyeti, toprak, orman ve su uğruna verilen mücadelede kök salmış demokratik bir okul haline geldi.
Marksistlerin söylediği gibi, “Devlet, sahiplerin iktidarını koruyan bir araçtır.” Seema’nın hikayesi de gösteriyor ki devlet şiddeti, taleplerini yükselten ve hakları için savaşanlara uygulanan bir cezadır. Ancak onun sözleri bu şiddete rağmen direnmektedir. Toprağın özel mülk değil, ortak bir kaynak olduğu düşüncesi alternatif bir ufuk sunar.
Toprak sorumlulukla kullanılmalı ve gelecek kuşaklara devredilmelidir.
Bu inanç, madencilik şirketlerinin kabile topraklarını gasbetmesine ve toplulukların evlerinden sürülmesine karşı halkın sorumluluğunu ifade eder. Bu, sosyalist eşitlik ilkesinin bir parçasıdır: doğal kaynaklar herkesindir ve gelecek kuşakların yararına olmalıdır.
Marksistler uzun süredir sistemlerin adaletsiz olduğunu çünkü eşitsizliğin yapısal olduğunu söyler. Seema aynı gerçeği yalın biçimde ifade eder:
Bazı insanların hiç toprağı yok. Bazılarının çok. Neden herkesin eşit olmasın?
Bu teorik bir soru değildir; toplumsal gerçekliği dönüştürme arzusundan doğan insanî bir özlemdir. Seema’nın hikayesi bize, eşitlik duygusunun adaletsizlik yaşamış her zihinde uyandığını hatırlatır.
İnsanlar birinin gittiğini, birinin geldiğini düşünebilir, fakat mücadele sürer. Kimileri ölür, kimileri teslim olur – ama baskı durur mu? Direnenler mücadeleyi bırakır mı?
Mücadelenin kesintisiz çizgisi:
Britanya yönetimine karşı hapishanede bile direnen Birsa Munda’nın “Abuwa Raj ate Jana, Maharani Raj tundu Jana” (Kraliçenin iktidarı son bulsun, bizim iktidarımız kurulsun) sloganı hâlâ Orta Hindistan’ın ormanlarında yankılanıyor.
Komaram Bheem’in kabile bölgelerinde su, orman ve toprak (jal, jungle, zameen) uğruna verdiği mücadele sona ermedi. Alluri Sitaramaraju’nun önderlik ettiği pithuri (ayaklanma) tarihi unutulmuş bir sayfa değildir. Bu savaşçıların – Birsa Munda, Komaram Bheem ve Alluri Sitaramaraju’nun – yürüttükleri hareketler, eşitlik ve onur için verilen mücadelenin asla sona ermediğini gösterir.
Seema’nın “Mücadele öğretir” sözleri de aynı gerçeği hatırlatır.
Seema ve kabilenin diğer kadınları da hapishaneyi bir mücadele alanı olarak görüyorlar. Hiçbiri “hapisteyiz diye mücadeleyi bırakacağız” demedi. Direniş ruhlarını yitirmediler.
Bastar’ın köylerinde toprak, su ve orman uğruna savaşan kadınlar ve erkekler gerçek demokrasiyi kurma mücadelesi veriyorlar. Onlardan birinin adı Seema, bir diğerinin Kosa ya da Manjhi olabilir. Chhattisgarh, Odisha ve Jharkhand hapishanelerinde yatan yüzlerce Adivasi siyasî tutsak, Seema ile aynı özlemleri – eşitlik ve insan onurunu – paylaşıyor.
Bugün 22 yaşında olan Greta Thunberg, Gazze’ye insanî yardım taşımak ve ablukayı kırmak için gemilerle yola çıkarak gözaltına alınmayı göze aldı; Filistin halkının acısını dünyaya duyurmak için bu riski üstlendi. Onun ahlakî kararlılığı, dünyanın dört bir yanında milyonlarca insanı dayanışmaya yöneltti ve gösterdi ki cesur sesler – hatta genç olanlar – uluslararası adaletin sembolleri haline gelebilir.
Seema’nın hikayesi de Greta’nınki gibi gösteriyor ki hakikat ve direniş yoksulların, ezilenlerin, dışlanmışların saflarında biçimlenir; ama yine de dünyanın dikkatini ve desteğini hak eder. Seema gibi insanlar uzak köylerde sessizce savaşırken Greta gibi diğerleri dünya sahnesinde mücadele ediyor. Onları birleştiren şey, adaletsizliği kabullenmeme iradesidir. Dünya sadece uzaktan alkışlamakla kalmamalı, toprağı çalınmış her Seema’yla, sesi susturulmuş her insanla, bastırılmış her cesaretle dayanışma içinde olmalıdır. Adalet yalnızca sözlerle değil, aşağıdan yükselen mücadelelerle kurulur; yeryüzünün dört bir yanındaki direnişlerle hayat bulur.
*Bu yazı Jabali tarafından kaleme alınmış ve Yeni Demokrasi tarafından Türkçeye çevrilmiştir.








