Geçtiğimiz Kasım ayında yayımlanan “ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporu, Trump yönetiminin Amerikan emperyalizmi için gerekli gördüğü yönelimleri –mümkün olduğu ölçüde– ortaya koymaktadır. “Mümkün olduğu ölçüde” ifadesi, yalnızca ABD yönetim merkezlerinde planlanan ve hazırlanan somut siyasî, askerî ve ekonomik hamlelerin önceden ilan edilmemesi ya da yayımlanmaması gibi açık bir gerçeğe işaret etmemektedir. Asıl olarak, raporun hazırlanmasında belirleyici rol oynayan ve Trump yönetiminin ikinci döneminin ilk yılını tamamlarken etkili olan iki temel faktöre işaret etmektedir.
EMPERYALİST GÜCÜN YAPISAL KRİZİ
Birinci ve temel faktör, gezegenin birinci emperyalist gücünün karşı karşıya olduğu sorunların kendisidir. Bu sorunlar; ekonomik ve sanayi altyapısının yeniden inşası ve güçlendirilmesi, enerji ve teknolojik üstünlüğün korunup genişletilmesi, doların küresel hegemonyasının sürdürülmesi gibi başlıklardan başlayıp; gezegenin yağmalanması ve denetimi için gerekli olan devasa küresel ağın –raporda “askerî, diplomatik ve gizli” bir bütün olarak tanımlanan yapının– sürdürülmesi ve genişletilmesine kadar uzanmaktadır.
Sonuçta ortaya çıkan tablo, 1990’lardan bu yana “hedeflerle mevcut araçlar arasındaki uyumsuzluk” olarak tanımladığımız sorunun çok daha keskin bir hale gelmiş biçimidir. Bu uyumsuzluk, Amerikan emperyalizmini hem rakiplerine hem de müttefiklerine karşı önceliklerini ve tercihlerini yeniden değerlendirmeye zorlayan kritik bir noktaya getirmiştir.
Trump yönetiminin bu sorunlar yumağına bütünlüklü ve güvenilir bir yanıt sunamaması –sunamayacak olması– şaşırtıcı değildir. Üstelik ABD’nin egemen merkezleri içinde uzun süredir bu sorunlara nasıl yanıt verileceği konusunda sert iç mücadeleler yaşandığı da açıkça görülmektedir. Bu “nesnel sorun”, Kasım ayında yayımlanan raporun sınırlarını da belirlemiştir.
Raporun içeriğine sınırlar koyan ikinci etken, Ukrayna için sözde bir “barış planı” arayışının sürdüğü konjonktürdür. Bu sınırlar yalnızca, Trump yönetiminin Rusya ile geçici de olsa bir uzlaşma arayışındayken onu stratejik bir rakip olarak sunmasını zorlaştıran “diplomatik” ve propaganda ihtiyaçlarıyla ilgili değildir. Esas olarak, yürütülen müzakerelerin arkasındaki Amerikan hedeflerinin özüne ve bu görüşmelerden ne çıkıp çıkmayacağı sorusuna ilişkindir.
Nitekim, neredeyse aynı zaman diliminde Amerikan basınında Ukrayna’nın Karadeniz ve Akdeniz’deki Rus donanmasına yönelik saldırılarının CIA tarafından organize edilip yönlendirildiği doğrulanırken, rapor “Ukrayna’da düşmanlıkların hızlı bir şekilde durdurulması” hedefini öne çıkarmaktadır. Bu durdurma —sona erdirme değil— ABD’ye göre “Rusya ile stratejik istikrarın yeniden tesis edilmesini” sağlayacaktır.
ABD ile Rusya arasındaki “stratejik istikrarın” Ukrayna cephesinde yaşanan gelişmelerle ciddi biçimde sarsıldığı açıktır. Ancak ABD açısından bu çıkmazın gerçek çözümü, başka bir deyişle Rusya’ya yönelik asıl strateji, raporun biraz önceki bölümünde açıkça ifade edilmektedir: “Tüm Avrasya kara alanında stratejik istikrar koşullarının yeniden tesis edilmesi” gerekliliği vurgulanmakta; bunun da Avrupa–Rusya ilişkilerinde ABD’nin “önemli bir angajmanını” zorunlu kıldığı belirtilmektedir.
İfade ne kadar “temkinli” olursa olsun, böyle bir hedeflemeye ABD’nin Ukrayna’dan ya da genel olarak Avrasya’dan “çekilmesi” ya da “kopması” demek mümkün değildir.
Bununla birlikte, bu sınırlamalara rağmen rapor, Trump yönetiminin Amerikan emperyalizmi için şekillendirdiği hedef ve yönelimlerin temel çerçevesini açıkça yansıtmakta ve ortaya koymaktadır. Şimdi bu çerçevenin bazı temel noktalarına bakalım.
“AMERİKA TEHLİKEDE!”
ABD’nin raporunda, genel “istekler” tanımlanırken olumsuz ifadeler, yani neyin olmaması gerektiğine dair hedefler öne çıkmaktadır:
“Hiçbir rakip ya da tehdit Amerika’yı tehlike altında tutabilecek durumda olmamalıdır.”
“Amerika Birleşik Devletleri, hiçbir ulusun çıkarlarımızı tehdit edebilecek ölçüde egemen hale gelmesine izin veremez.”
“Başkalarının küresel, hatta bazı durumlarda bölgesel egemenliğini engellemeliyiz.”
Bunlar, Amerikan öncülüğünün dünya çapında yenilgiye uğrama tehlikesine dikkat çeken çok sayıdaki benzer alıntıdan yalnızca birkaçıdır.
Bu tanımlamalar önemlidir; çünkü ABD’nin “rakipleri ve hasımları karşısında göreli gerileme” olarak adlandırdığımız süreci Amerikan stratejik merkezlerinin nasıl algıladığını yansıtmaktadır. Ayrıca bu yaklaşımın, ABD içindeki tüm —birbirleriyle çatışan— güç merkezlerinin ortak paydası olduğunu düşünüyoruz. Bugünkü duruma dair ortak bir okuma ve Soğuk Savaş’taki zaferlerinin (1989–91 çöküşleriyle tescillenen) ardından asla beklemedikleri güç dengeleri içinde “canavarın köşeye sıkışmasına” yol açan gidişatın nasıl tersine çevrileceğine dair ortak ve gerçek bir kaygı söz konusudur.
Sözünü ettiğimiz rapor, 1990’dan günümüze kadar bu sürecin nasıl geliştiğine ilişkin önemli bir muhasebe de içermektedir. Bu muhasebe hem rakip hasımları hem de müttefik rakipleri kapsamaktadır.
Çin meselesine doğrudan ve açık bir gönderme yapılmakta; bu sürecin sorumluluğu her iki siyasî partiye —Cumhuriyetçilere ve Demokratlara— yüklenmektedir:
“Başkan Trump, Çin’e ilişkin otuz yılı aşkın süredir devam eden yanlış Amerikan varsayımlarını tek başına tersine çevirdi: Yani, pazarlarımızı Çin’e açarak, Amerikan şirketlerini Çin’e yatırım yapmaya teşvik ederek ve üretimimizi Çin’de dış kaynaklara devrederek, Çin’in sözde ‘kurallara dayalı uluslararası düzene’ entegre olmasını sağlayacağımız varsayımı. Bu gerçekleşmedi. Çin zenginleşti ve güçlendi; bu zenginliği ve gücü kendi çıkarları doğrultusunda kullandı.”
Rusya açısından da benzer (öz)eleştirilerin mevcut olduğunu düşünüyoruz. ABD, Rusya’yı her zaman Batı pazarlarının dışında tutmuş olsa da, Ostpolitik aracılığıyla Batı’ya dolaylı bir erişim söz konusuydu. Ancak Rusya’nın yeniden toparlanma dinamiğine ilişkin hatalı değerlendirmeler, mevcut koşullar nedeniyle açıkça dile getirilememektedir. Daha doğrusu, stratejik ağırlığı olan ve halen devam eden Ukrayna cephesi bağlamında zayıflıkların itiraf edilmesi mümkün değildir.
ABD’nin “Avrupa” ile ittifak ilişkilerine dair eleştiri ise daha dolaylı ama bir o kadar da açıktır:
“Ve Amerikan politikasını, bazıları açık bir Amerikan karşıtlığıyla, birçoğu ise her bir devletin egemenliğini bilinçli olarak çözmeyi hedefleyen bir enternasyonalizmle yönlendirilen uluslararası kurumlar ağına bağladılar.”
Raporun daha ikinci sayfasında yer alan bu yaklaşım, “hep birlikte” anlayışını sona erdiren ve “ABD önde olacak, siz ise bize biçtiğimiz rolleri takip edeceksiniz” diyen bir politikanın temelini oluşturmaktadır. ABD–AB ilişkilerinin bugün ABD tarafından nasıl yeniden tanımlandığı konusuna daha sonra döneceğiz. Bu bölümü şu sonuçla kapatalım:
Rapor, ABD’nin karşı karşıya olduğu bu tehlikeleri tespit edip tanımlayarak, ardından sunacağı stratejinin gerekçesini oluşturmaktadır. ABD’nin dünyanın dört bir yanındaki “çıkar çeşitliliğine” dayanarak bu strateji, genel hatlarıyla, rakipleri zayıflatmayı ve etkisizleştirmeyi hedefleyen, giderek tırmanan bir saldırı süreci olarak özetlenebilir. Bu süreçte emperyalist müttefikler, bölgesel güçler ve bağımlı ülkeler ABD hedefleri doğrultusunda “seferber” edilmektedir.
Bu çerçeve genel düzeyde muğlak görünse de (ki gerçekten öyledir), alt hedeflerde daha somut hale gelmektedir. Her hâlükârda bu stratejinin birincil ve en önemli hedefi, ABD’nin iç cephesini, en tepeden en aşağıya kadar Trump yönetiminin çizgisi doğrultusunda yeniden şekillendirmektir. Cephenin “alt” kısmı olan işçi sınıfı ve halk içinse, köşeye sıkışmış canavarın ihtiyaçları doğrultusunda toplumu hizaya sokmayı amaçlayan, faşist nitelikli bir dizi önlem şimdiden hayata geçirilmektedir.
“BATI YARIMKÜRE BİZİMDİR”
Rapora göre bu genelleşmiş ve giderek tırmanan saldırının başarısı için temel ve vazgeçilmez koşul, ABD’nin tüm Batı Yarımküre üzerinde tam denetim kurması, yani onu “fethetmesidir”. Bu, Amerika kıtasının denetimini öngören Monroe Doktrini’nin bir genişlemesi niteliğindedir. Bu nedenle Amerikan medyası bu yaklaşımı “Monroe Doktrini” olarak adlandırmaktadır.
Elbette yarımkürenin denetimi ve “fethi”, Amerika kıtasının denetimi ve “fethi” ile başlar. Trump yönetiminin Kanada, Meksika ve Panama Kanalı hakkında dile getirdiği tüm hedefler bu çerçevede anlam kazanmakta ve bu planın bir parçası olarak değerlendirilmektedir. Daha da önemlisi, ABD’nin “arka bahçesi” olarak görülen Latin Amerika’nın; rakipler, karşıt güçler (Rusya, Çin) ve onların müttefikleri olan Avrupalılardan “temizlenmesi” hedefi açıkça ortaya konmaktadır. Bu satırlar kaleme alınırken devam eden, Rusya’dan önemli askerî destek alan ve Çin ile İran’la güçlü enerji ilişkileri bulunan Venezuela’ya yönelik ABD müdahalesi, Amerikan planlarının ne denli sert ve acımasız olduğunun çarpıcı bir örneğidir.
Raporda, Batı Yarımküre’de ve özellikle Amerika kıtasında ABD aleyhine oluşmuş mevcut durum, karşılık verilmeyen “işgallerin” sonucu olarak nitelendirilmektedir:
“Yarımküre dışındaki rakipler, bugün bizi ekonomik olarak dezavantajlı duruma düşürmek ve gelecekte stratejik olarak zarar verebilecek biçimlerde Yarımküremize önemli ölçüde nüfuz etmişlerdir. Bu işgallerin ciddi bir direnişle karşılanmadan sürmesine izin verilmesi, son on yılların bir diğer büyük Amerikan stratejik hatasıdır.”
Bu eleştiri temelinde rapor, yakın gelecek için şu hattı çizmektedir:
“Yıllar süren ihmalin ardından Amerika Birleşik Devletleri, Batı Yarımküre’de Amerikan üstünlüğünü yeniden tesis etmek, anavatanımızı ve bölge genelindeki kritik coğrafi alanlara erişimimizi korumak için Monroe Doktrini’ni yeniden teyit edecek ve uygulayacaktır. Yarımküre dışındaki rakiplerin, Yarımküremizde güç konuşlandırmasına, tehdit edici yetenekler geliştirmesine ya da stratejik açıdan hayati öneme sahip varlıkları elinde tutmasına veya kontrol etmesine izin vermeyeceğiz. Monroe Doktrini’ne eklenen bu ‘Trump Eki’, Amerikan güvenlik çıkarlarıyla uyumlu, sağduyulu ve güçlü bir Amerikan gücü ve öncelikleri restorasyonudur.”
Genel plan nettir: ABD, rakip emperyalist güçlerle (Rusya ve Çin) rekabet edebilmek ve nihayetinde onları ezebilmek için öncelikle bu güçlerin Batı Yarımküre’ye her türlü nüfuzunu engellemek zorundadır. Aynı zamanda yarımkürenin sunduğu tüm üretken kaynakları, jeopolitik ve jeostratejik olanakları doğrudan kontrol etmeyi veya elinde tutmayı hedeflemektedir. Bu bağlamda, Amerikalı yetkililerin sık sık çeşitli tehditlerle gündeme getirdiği Grönland’ın ilhakı da bu hesabın içindedir. Grönland, Amerika kıtasının bir uzantısı olarak görülmekte ve Rusya’ya karşı kritik bir jeostratejik üs niteliği taşımaktadır.
Elbette bu iddialı planın uygulanmasının ne tür tepkiler doğuracağı ve ne ölçüde hayata geçirilebilir olduğu ayrı bir sorudur. Örneğin —yalnızca tek ama son derece kritik bir boyutuna değinmek gerekirse— raporun fiilen talep ettiği gibi, Orta ve Güney Amerika’daki tüm ülkelerin ve hükümetlerin MAGA çizgisine nasıl ve ne ölçüde “kazanılabileceği” ciddi bir belirsizlik olarak ortada durmaktadır.
ÇİN VE “ZİNCİRLERİ”
Raporda, Hint-Pasifik bölgesinin stratejik önemi (ekonomik, ticari, jeostratejik) vurgulanarak, bu önemin doğrudan ABD-Çin rekabetiyle bağlantılı olduğu belirtilmektedir. Bu rekabetin – ABD için – başarılı bir şekilde ilerlemesi için iki hedef belirleniyor.
Birincisi, ABD’nin müttefiklerini ekonomik ve ticari düzeyde “askere almak”; böylece raporun tespit ettiği temel bir sorunu çözmek:
“Amerika Birleşik Devletleri, Meksika dahil olmak üzere on iki ülkede, aracılar ve Çin malı fabrikalar aracılığıyla dolaylı olarak Çin ürünleri ithal etmektedir.”
Çin’in yüksek katma değerli ürünlerle ilgili ihracat faaliyetini engelleme hedefi için ABD, sözde Küresel Güney için müttefik olarak tanımladığı ülkelerle ortak bir ekonomik plan arayışına giriyor:
“Amerika ve müttefikleri, sözde ‘Küresel Güney’ için ortak bir plan henüz formüle etmemiş; bırakın uygulamaya koymayı, birlikte muazzam kaynaklara sahiptirler. Avrupa, Japonya, Güney Kore ve diğer ülkeler 7 trilyon dolarlık net yabancı varlığa sahiptir.”
Dahası, rapor, ABD’nin Çin’i on yıllar önceki kapitalist gelişme düzeyine geri döndürmek istediğini gizlemiyor. ABD ve Batı’nın, Çin’i o dönemdeki sosyalist-emperyalist SSCB ile rekabetlerinde önemli bir faktör olarak yanlarına kabul ettikleri seviyelere geri döndürmek istediği açıkça belirtiliyor:
“Avrupa, Japonya, Kore, Avustralya, Kanada, Meksika ve diğer önde gelen ülkeleri, Çin ekonomisinin hane halkı tüketimine doğru yeniden yapılandırılmasına yardımcı olacak ticaret politikaları benimsemeye teşvik etmeliyiz; çünkü Güneydoğu Asya, Latin Amerika ve Orta Doğu tek başlarına Çin’in muazzam fazla üretim kapasitesini absorbe edemezler.”
Ancak Trump yönetimi (ve genel olarak ABD’deki merkezler) bu hedeflerin ticari, gümrük ve ekonomik “savaşlarla” gerçekleştirilemeyeceğini anladığı için rapor, ABD’nin Çin’e karşı ikinci hedefini ortaya koymaktadır: jeopolitik ve askerî kuşatma. Bu strateji, iki ada zincirinin arkasında Çin’i hapsetmeyi; böylece Çin’in kendi “yaşam alanına” sahip olamamasını ve bölgenin jeostratejik kontrolü için gerekli üslere erişememesini hedefliyor. Rapordaki birçok alıntıdan yalnızca biri, bu yönelimin ne kadar kararlı bir şekilde izlendiğini göstermek için yeterlidir.
“Olumlu bir konvansiyonel askerî denge, stratejik rekabetin temel bir unsuru olarak kalmaya devam ediyor. Tayvan’a büyük önem verilmesi haklı; kısmen Tayvan’ın yarı iletken üretiminde sahip olduğu hakimiyet nedeniyle, ama esas olarak Tayvan’ın İkinci Ada Zinciri’ne doğrudan erişim sağlaması ve Kuzeydoğu Asya ile Güneydoğu Asya’yı iki ayrı cepheye ayırması nedeniyle.
“Dünya deniz taşımacılığının üçte biri her yıl Güney Çin Denizi’nden geçtiğinden, bu durum ABD ekonomisi üzerinde önemli etkilere sahiptir. Bu nedenle, ideal olarak askerî üstünlüğü koruyarak, Tayvan için bir çatışmayı önlemek önceliktir.
“ABD, Tayvan’a ilişkin uzun vadeli beyan edilen politikasını da sürdürecektir; bu politika, ABD’nin Tayvan Boğazı’ndaki statükoda tek taraflı bir değişikliği desteklemediği anlamına gelir.
“ABD, Birinci Ada Zinciri boyunca herhangi bir saldırganlığı önleyebilecek bir ordu inşa edecektir. Ancak Amerikan ordusu bunu tek başına yapmak zorunda değil ve olmamalıdır. Müttefiklerimiz, kolektif savunma için çabalarını artırmalı ve – en önemlisi – çok daha fazla harcama yapmalı ve yetenek geliştirmelidir.
“ABD’nin diplomatik çabaları, Birinci Ada Zinciri’ndeki müttefik ve ortaklarına, Amerikan ordusuna liman ve diğer tesislerde daha fazla erişim sağlamaları, savunmalarına daha fazla yatırım yapmaları ve en önemlisi saldırganlığı önlemeye yönelik yetenekler geliştirmeleri konusunda baskı yapmaya odaklanmalıdır.
“Bu, Birinci Ada Zinciri boyunca deniz güvenliği konularını birbirine bağlayacak ve ABD ile müttefiklerinin Tayvan’ı ele geçirme girişimini önleme veya öyle bir güç dengesi yaratma kapasitesini artıracaktır ki, bu durum ada savunmasını imkânsız hâle getirecektir.”
“GÜÇLÜ AVRUPA – İTAATKÂR YARDIMCIMIZ”
ABD-Avrupa emperyalistleri ittifakı, tüm savaş sonrası dönemin en temel unsurudur. Bu ittifak, NATO’nun ve Batı’nın (Soğuk Savaş’ın kazananının) omurgasını oluşturur. Bir zafer ki bu, Avrupa’nın ABD tarafından sağlanan stratejik (nükleer) güvence ile mümkün olmuştur. Bu zafer, Avrasya’daki jeopolitik dengeleri köklü bir şekilde değiştirmiştir; burası hem iki Dünya Savaşı’nın ana sahası olmuş hem de bugün küresel emperyalist rekabetin odağıdır. Ayrıca bu zafer, NATO’nun hızla doğuya genişlemesinin yolunu açmıştır.
Buna rağmen, bu temel ilişki 1990’lardan sonra önemli ve hatta kritik bozulmalar göstermiştir. Bu bozulmalar: Euro ve Avrupa emperyalistlerinin AB’yi kullanarak küresel arenada daha güçlü bir rol elde etme arzusu ile ABD’nin ise Soğuk Savaş zaferinin “tümünü kendi çıkarına” kullanma isteği ile ortaya çıkmıştır.
Bozulmalar, Ostpolitik sayesinde daha da belirginleşmiştir. Bir yandan bu, Avrupa emperyalistlerinin güçlenmesinisağlamış, diğer yandan özellikle 2000’den sonra Rusya’nın yeniden yapılanma sürecini desteklemiştir. Böylece 2003 Irak krizi, Avrupa’ya gaz sağlayacak iki kuzey boru hattının inşası ve Macron’un “NATO beyin ölümü” açıklamaları gibi gelişmeler meydana gelmiştir.
Ukrayna savaşı, bu bozulmaları büyük ölçüde ABD’nin çıkarları doğrultusunda ortadan kaldırmıştır: Boru hatları patlatılmış, Avrupa emperyalistleri Rusya’ya karşı “emredilmiş” konuma gelmiştir. Aynı zamanda, Avrupa hemen stratejik eksiklikleriyle yüzleşmiş ve ABD’nin NATO için talep ettiği gibi, daha fazla askeri kapasite edinme gerekliliği ortaya çıkmıştır (örneğin NATO için yüzde 5 hedefine uyum). Yine de bozulmalar tamamen ortadan kalkmamıştır. Örneğin raporda belirtildiği gibi:
“Bugün, Alman kimya şirketleri Çin’de dünyanın en büyük işleme tesislerinden bazılarını inşa ediyor ve bunu kendi ülkelerinde temin edemedikleri Rus gazını kullanarak yapıyor.”
Üstelik, savaşın mevcut seyri, ABD açısından Avrupa ile ilişkilerde potansiyel olarak tehlikeli bir karmaşa yaratmıştır. ABD’nin aradığı ateşkese ilişkin duraklama, Avrupa’nın Rusya ile önceki ilişkilerine geri dönmesini engelleyecekşekilde olmalıdır; aksi takdirde Putin’in sürekli tırmandırdığı savaşla ve “anti Rus Avrupa histerisi” ile dayattığı “yeni bir Avrupa güvenlik mimarisi” hedefi gerçekleşebilir. ABD açısından kritik soru şudur: Ateşkes durumunda Avrupa’ya hangi rol verilecek? Bu rol, Avrupa’yı anti Rus cephede bağlı ve sorumlu tutmalı, aynı zamanda ABD’nin hazır olmadığı merkezî bir çatışmaya gidilmesini önlemelidir, yani raporun ifadesiyle “Rusya ile stratejik istikrar” korunmalıdır. Özetle, rapor hem Avrupa’nın ABD emperyalizmi için stratejik önemini hem de Avrupa’yı ABD’nin planlarında bir yardımcı olarak gördüğünü açıkça ortaya koymaktadır.
“…Avrupa’yı yok edemeyiz – böyle bir şey, bu stratejinin başarmayı hedeflediği şey açısından kendi kendimizi yok etmek olur.”
“Başarılı bir şekilde rekabet edebilmek ve herhangi bir rakibin Avrupa’da üstünlük kurmasını önlemek için bizimle iş birliği yapacak güçlü bir Avrupa’ya ihtiyacımız olacak.”
Böylece, rapor, ABD’nin (ya da en azından raporun yazarlarının) Avrupa-Rusya ilişkilerine dair endişelerini ima etmekten çekinmez ve şunu vurgular:
“Özgüven eksikliği, Avrupa’nın Rusya ile ilişkisinde daha belirgindir.” Ancak, raporun Avrupa müttefiklerine karşı sert ve talepkâr bir çizgiyi benimsediği açıktır; çünkü ABD’nin önceki politikalarının “iyi niyet gösterileri”, stratejik hedeflerini baltalamıştır. Başka bir deyişle, daha önce de belirttiğimiz gibi, rapor şu yönde bir yaklaşımı öne çıkarır: “Biz öndeyiz, siz ise size verilen rolleri oynayacaksınız, hatta bu, sizin çıkarlarınıza zarar verse bile.”
Bu yaklaşım, kritik enerji meselesinde çok belirgindir. Rapor, (şist gazı ve ABD’nin Orta Doğu’daki hâkimiyetiyle zaten gerçekleşmiş olan) şu durumu ilan eder: ABD, Avrupa (özellikle Almanya) sanayii için uygun olan “yeşil enerji” taahhütlerini reddetmektedir. Raporun ilgili bölümünde şöyle denir:
“Amerikan enerji egemenliğinin (petrol, doğal gaz, kömür ve nükleer enerji) yeniden tesis edilmesi ve gerekli temel enerji bileşenlerinin yeniden oluşturulması, en önemli stratejik önceliktir… Temiz enerji ihracatının genişletilmesi, müttefiklerle ilişkileri derinleştirecek, aynı zamanda rakiplerin etkisini sınırlayacak, kıyılarımızı savunma kapasitemizi koruyacak ve gerek olduğunda güç projeksiyonu yapmamıza olanak sağlayacaktır. ‘İklim değişikliği’ ve ‘Temiz Sıfır Emisyon’ ideolojilerinin yıkıcı etkilerini reddediyoruz; bu ideolojiler Avrupa’ya büyük zarar verdi, ABD’yi tehdit ediyor ve rakiplerimizi destekliyor.”
Raporda ayrıca ABD-Avrupa ilişkilerinin bir tür zorlayıcı çerçeve üzerinden ele alındığı vurgulanır:
“Güçlerini eski ihtişamlarına kavuşturmak isteyen uyumlu ülkelerle iş birliği yapmak istiyoruz. Uzun vadede, birkaç on yıl içinde, NATO’nun bazı üyeleri çoğunlukla Avrupa dışı hale gelebilir. Bu nedenle, bu ülkelerin dünyadaki yerlerini veya ABD ile olan ittifaklarını, NATO’nun kuruluş antlaşmasını imzalayanlar gibi görüp görmeyecekleri açık bir sorudur.”
“Avrupa dışı” ifadesiyle rapor, AB dışına çıkmayı ve AB’nin çözülmesini ima ederken, ABD ile uyumlu bir şekilde hareket etmeleri gerektiğini önceden kabul ettirir. Bu uyumun, raporun ima ettiğine göre, şimdi yapılmasının geleceğe bırakılmasından daha iyi olduğudur.
SAVAŞ YOLU – HALKLAR İÇİN ALARM!
Rapor elbette, Orta Doğu, İran ve Afrika gibi emperyalist rekabetin diğer kritik alanlarına da değiniyor. “Trump’ın başarıları” konusundaki övünmelere rağmen, ikinci planda bile olsa ABD’nin belirlediği hedeflerin hâlâ açık ve ele geçirilmesi gerektiğini kabul etmekten kaçınmıyor. İran meselesi, Batı ve ABD lehine kesinleşmiş değil; Suriye’de Esad’ın devrilmesi başarıyla sonuçlansa da, bu, istikrarlı bir Amerikan hâkimiyeti ile tamamlanacak gibi görünmüyor; Abraham Anlaşmaları, Filistin halkının direniş yolundaki katliamın kanında boğulmuş durumda. Afrika’ya gelince, kıtadaki sayısız yara, aynı anda ve çelişkili şekilde rakip emperyalistler tarafından şekillendiriliyor.
Bunlara daha detaylı değinmeyeceğiz ve önceki bölümlerde ABD’nin geçen Kasım’da sunduğu “Ulusal Güvenlik Stratejisi”nin temel unsurlarını verdiğimizi varsayarak, bazı sonuçları kısa ve öz olarak sunacağız:
Sıkışmış canavar, emperyalist doğasının esiri olarak ve bunu doğrulayarak, dünyada bir savaş kampanyası ilan ediyor. Birinci sıradan, küresel hegemonya/hegemonik hâkimiyet hedefinden vazgeçemez ve vazgeçmeyecektir; en acımasız, barbar ve maceracı yolları izliyor. Trump yönetimi, bu yolun bir versiyonu – önceki Demokrat yönetimleri de aynı yolda yürüyordu. Taktiksel değişikliklerin önemi olsa da, yönü ve özü değiştirmez: ABD halkların en büyük düşmanıdır, dünyada ki savaş hazırlığının başını çeken güçtür.
ABD’ye karşı olan emperyalist güçler (Rusya, Çin) de emperyalist doğalarının esiridir ve ABD’nin seçim ve hedeflerine her türlü yolla yanıt vereceklerdir. Kendi hedeflerinden ve geçmiş on yıllarda oluşturdukları stratejik kazanımlardan vazgeçmeleri mümkün değildir. İkinci dereceden emperyalistler (Avrupa ülkeleri ve Japonya) için de benzer karakter ve tutum söz konusudur. Onların tamamlayıcı rolü, yalnızca maceracı eğilimleri artırabilir.
Bu emperyalist rekabetin keskinleşmesi, genel kapitalist krizle karşılıklı beslenen bir ilişki içinde, her tarafın karşılıklı koşullar ve yanıtlar arayışıyla, giderek daha sık olarak dün “düşünülemez” olayları üretmeye devam edecek; örneğin ABD’nin Venezuela müdahalesi. Yani, dünya giderek daha fazla küresel savaş hazırlık alanı hâline gelecek ve küresel üretim, esas olarak, emperyalist üçlü ve ikinci dereceden güçlerin öncülük ettiği, bağımlı ülkelerin izlediği devasa silahlanma programları (konvansiyonel ve nükleer) temelinde şekillenecektir.
Bu ortamda, sömürü ve sefaleti artıran politikalar yoğunlaşıyor ve emperyalist merkezlerden, özellikle ABD’den başlayarak, kitlelerin özgürlüklerini bastıran ve faşizan karakterli politikalar yükseliyor.
Proletarya ve dünya halkları, bu yolda, emperyalist güçler ve burjuva sınıfları içinde kendilerine karşı duracak müttefikler bulamaz. Proletarya ve halklar, kendi alarmını kurma, kendi anti savaş ve anti emperyalist mücadelelerini örgütlemegücüne ve ihtiyacına sahiptir. Bu, emekçi ve halk kitleleri için tek gerçek olasılık, tek gerçek umut ve çıkıştır.
*Bu yazı ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesini yayımlamasının ardından Yunanistan Komünist Partisi (Marksist-Leninist) Parti Örgütü Sekreterliği tarafından kaleme alınmıştır.
Çeviri: Yeni Demokrasi








