Zulme Direnen Kitlelerin Yolu Devrimle Açılır
Ülke gündemini belirleyen sorunlar ve gelişmeler karşımıza sürekli olarak örgütsüzlüğü, dayanışma yoksunluğunu, karamsarlığı getirmektedir. Yaşananlar çok ciddi ve gidişat çok daha fazlasının yaşanacağını gösteriyor. Hem bu gelişmeleri irdelemek hem de örgütsel dağınıklığın, sistemsizliğin, karamsarlığın kaynağı olan “bireyciliği” kavramak üzere bir yoğunlaşma ve çalışma yürütmemiz gerekiyor.
Aynı sorunları salt “sorun” olarak ortaya koymak ve tartışmak sadece sorunların aşılamaz derecede büyük olduğunu düşündürtür. Bir tür kadercilik üretir. Yapmamız gereken ise sorunların özüne inmek, belirleyici çelişkileri açığa çıkarmak ve tarihsel bir perspektifle çıkış yolunu göstermektir. Bireyci düşünme tarzının temel zaafı toplumsal sorunların bireysel güçlerle çözülebileceğine inanmasıdır. Bireylerin inisiyatifine, gücüne, kararlılığına, birikimine dayanan bir hareket güçlü, etkili olabilir; fakat bu güç ya da etki toplumsal sorunların çözümünde başarılı olamaz. Bireyi toplumsal hareketin bir parçası olarak konumlandırabildiğimiz durumda ise bu alanda başarı olasılığını aralamış oluruz.
Egemen sınıfların gündem belirleme, kitleleri manipüle etme ve rıza üretme araçları her zamankinden daha gelişmiş durumda. Ancak bu durum, kitlelerin devrim ile karşıdevrim arasında cereyan eden tarihsel gelişmelere tamamen yabancı olduğu anlamına gelmez. Kitleler, kendi yaşamlarını kuşatan yakıcı somut gerçekler üzerinden bu çelişkileri hisseder ve yaşar. Dolayısıyla ortadaki çaresizlik tablosu, kitlelerin duyarsızlığından değil; devrimci durumlar ile karşıdevrimci hamleler arasındaki bu büyük çelişkiyi kavrayıp yönlendirecek örgütsel tutumun ve kolektif iradenin boşluğundan kaynaklanmaktadır. “Halk anlamıyor” ya da “halk inanmıyor” tespitlerinin arkasına sığınarak toplumsal sorunların çözümünü olanaksız gören yaklaşımları özellikle bu gerçek durumu kavrayarak reddetmek gerekir. Bu gerçek durumu nasıl kavrayacağımız ise sahip olduğumuz örgütsel ve ideolojik yetkinlikle —ki bu bireyci bakış açısının aşılmasıdır—ilgilidir. Yüklendiğimiz ya da yüklenmeyi hedeflediğimiz sorumluluğun (kendimizi dünyayı temellerinden sarsacak bir davaya adamak) toplumsal harekete özgü bir sorumluluk olduğunu; dolayısıyla halk kitlelerine inanmamakla, güvenmemekle asla bağdaşmadığını bilmemiz gerekir. Peru Komünist Partisi’nin Jose Mariategui’den sonraki ve Peru devrimini doğru önderlikle yeniden buluşturan komünist önderi Gonzalo’nun (Abimael Guzman) dediği gibi “(…) bende olabilecek korku bu görevin devam ettirilmeyeceği korkusu olabilir; ama kişi kitlelere güveniyorsa bu korku ortadan kalkar. Görüşümce en büyük korku kitlelere güvenmemektir, insanın kendisinin vazgeçilmez olduğuna, dünyanın merkezi olduğunuza inanmasıdır. Bence korkunun en kötüsü budur ve eğer insan Parti tarafından, proleter ideolojiyle, esas olarak Maoizmle şekillendirilmişse, tarihi yapanın kitleler olduğunu, devrimi yapanın parti olduğunu, tarihin ilerleyişinin kesin olduğunu, devrimin esas akım olduğunu anlayacaktır; o zaman insanın korkusu ortadan kalkacaktır. Ve geriye sadece, komünizmin bir gün ışıldaması ve tüm yeryüzünü aydınlatması için temelin atılmasına, diğerleriyle birlikte katkıda bulunabilmekten tatmin oluş kalacaktır.” (El Diario ile 1988 yılında yapılan röportajdan -Başkan Gonzalo Konuşuyor/Yüzyılın Görüşmesi)
Egemenlerin yarattığı bu dünyada örgütsüzlüğün, karamsarlığın ve dayanışma eksikliğinin birçok biçimiyle her gün karşılaşıyoruz. Bir avuç egemenin zorbalıkla sürdürdüğü çürümüş düzenin öğrettikleriyle hareket eden yığınlar devrimci hareketi tanımazken devrimci hareket de aynı yığınların “kendi önderliğini” benimsemesini umuyor. Bunun bir kısır döngü olduğu aşikâr. Komünistler bu tür bir kısır döngünün tarihin birçok döneminde yaşandığını bilirler. Çünkü önderlik dediğimiz olgu komünistler için toplumsal hareketin, başka bir deyişle “toplumsal düzenin içinden geçmekte olduğu devrimin” niteliğini kavramakla başlar. Bu nitelik kavranmadığı sürece sözünü ettiğimiz kısır döngü yaşanır. Kitlelerin gücüne, yetkinliğine, bilgeliğine ve gelecek yaratan üreticiliğine inanmak dediğimiz şey tam olarak sözünü ettiğimiz “devrimin niteliğini” anlamakla mümkündür. Yani “kitlelerin gücü-yetkinliği-bilgeliği-üreticiliği” idealistçe bir inanca dayanmaz, onların yapmakta oldukları işlere, kurdukları toplumsal ilişkilere, onlarda her gün belirginleşen gereksinimlere dayanır. Öncü dediğimiz yapılar sadece bunları keşfetmekle, açığa çıkarıp siyasete dönüştürmekle, örgütsel bir güce yöneltmekle öncü olabilirler. Dolayısıyla bugün karşılaştığımız “halka güvenmemek”, “halka inanmamak” durumları toplumsal hareketi bilmemekle ilgili bir soruna işaret eder. Bu bilgisizlik hali bireyci düşüncelerin de kaynağıdır. Bu düşüncelerle mücadele etmenin yolu da açıktır ki toplumu analiz etmekle, içinden geçtiğimiz devrimin niteliğini kavramakla mümkündür.
“Devrimimiz” yerine “içinden geçtiğimiz devrim” dememiz bu yazı için bilinçli bir tercihtir. Bunun nedeni devrimi, öncülerin zihin dünyasının dışında akıp gitmekte olan toplumsal hareketin bir evresi, aynı zamanda sonucu olarak tanımlamak isteyişimizdir. Öncülerin adını koyduğu ve gerçekleştirdiği bir devrimden söz etmiyoruz; halk kitlelerinin tarihsel ilerleyişiyle gerçekleşen bir toplumsal eylemden söz ediyoruz. Bunun “kendiliğinden” gerçekleşmeyeceği ne kadar doğru ise toplumsal ve tarihsel bir zaruriyetle gerçekleştiği de o kadar doğrudur. Devrimin niteliğini kavramaktan da kastımız bu zaruriyeti getiren koşulların ve toplumsal gidişatın kavranmasıdır.
Son dönemde kitlelerin devrim bilincinden yoksun oldukları ve esas olarak egemenlerin yönlendirmesine tabi oldukları gerçekliği üzerinden devrime, özel olarak da devrimci harekete karşı bir güven sorunu yaşanmaktadır. Hepimizin rahatlıkla tespit edeceği bu güven sorununun yaygın olduğunu ve belirli bir bakış açısından hareketle haklılık payı taşıdığını kabul etmek gerekir. Çünkü devrimci hareket, büyük ölçüde kitlelerden kopuk durumdadır.
Somut olgular, bu gerçekliği anlamak için yeterli veri sunuyor: Orta Doğu bir süredir emperyalistlerin yoğun saldırısı altında. Birçok ülkede emperyalizme açıktan hizmet eden iktidarlar var. Öyle ki halihazırda Suriye’de doğrudan ABD’nin iktidara getirdiği ve diğerlerini de onunla iş birliğine zorladığı/ikna ettiği bir HTŞ hükûmeti söz konusudur. HTŞ’nin niteliği, geçmişi ve gelecek tahayyülü ile Suriye halkı arasında esaslı bir bağ kurmak olanaksızken, bu durumun “demokrasi” adına kabul edilemezliği çok yalın bir gerçekken HTŞ Suriye’yi yönetmektedir. Ne Suriye’de ne de komşu ülkelerde halkların buna karşı net bir tavır almadığını görüyoruz. Emperyalizmin terör yoluyla, gericiliği hortlatıp iç savaşı darbeci bir yönteme kanalize ederek gerçekleştirdiği bu iktidar değişikliği; Suriye halkı için de Orta Doğu halkları için de derin bir umutsuzluk kaynağıdır.
Hakeza Filistin direnişinin Aksa Tufanı sonrasında soykırım yoluyla geriletilmiş olmasına, direnişçilerin işgalci gibi gösterilip kendi yurtlarından sürülmek istenmesine karşı Orta Doğu halklarının güçlü bir tepki verememesi de ciddi bir umutsuzluk nedenidir. Filistin direnişinin halklar üzerindeki tarihsel etkisi göz önüne alındığında, bu tepkisizliğin yıkıcı bir etki yarattığını kabul etmemek mümkün değildir.
En son Yemen’e yönelen saldırı da benzer biçimde bir “kayıtsızlıkla” karşılandı. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen’in iç işlerine müdahalesiyle birlikte derinleşen ve karmaşıklaşan iç savaş, son günlerde TC ve Pakistan’ın müdahale olasılığıyla birlikte daha somut bir biçimde gündeme girmiş durumdadır. Yemen’de Husiler olarak bilinen Ensarullah Hareketi işgale karşı bir mücadele yürüttüğü halde, Suudi Arabistan’ın saldırıya uğradığı yönünde yoğun bir propaganda yapılmaktadır. Öyle ki Husilerin Müslümanlarca kutsal kabul edilen Mekke’ye dron saldırısı gerçekleştirdiği yalanı bile ortaya atıldı. Saldırıya uğradığı iddia edilen Suudi Arabistan’la dayanışma içine giren bölgedeki diğer gerici devletler Yemen direnişini kınadılar. Devletlerin bu ikiyüzlü ve gericiliği besleyen politikaları, örneğin Türkiye halkı için tarihsel hafızası (Yemen Türküsü) üzerinden de kabul edilemezdir. Buna rağmen Yemen halkı ile kayda değer bir dayanışma gösterisi gerçekleşmemiştir.
Bunların dışında Afrika ülkelerinde, Latin Amerika’da ve Avrupa’nın birçok ülkesinde halkımızın dayanışmasını gerektiren halk eylemleri yaşanmaktadır. Özellikle Fransa’da önce öğrencilerin eğitim hakları için başlattığı eylemler, son zamanlarda daha da yoğunlaşarak geniş kesimlerin yoksulluğa ve zamlara karşı eylemlerine dönüşmüş durumdadır. Fransa halkı, Türkiye halkının uzun yıllardır yaşadığı sorunlar karşısında eyleme geçmiştir; üstelik orada da devlet, polis gücüyle açık bir saldırganlık sergilemektedir. Fransa halkının, içinde Türkiye halkı da olmak üzere Orta Doğu halklarından destek görmemesi, büyük bir tarihsel deneyimin hayata geçememesi anlamına gelmektedir.
Benzer “kayıtsızlıklar” ülkemizdeki gelişmeler karşısında da yaşanmaktadır. Hayat pahalılığı, düşük ücretler ve olumsuz çalışma koşulları gibi gündelik ve sürekli sorunların yanı sıra siyaset hakkının çok dar bir zengin elitler kümesine sıkıştırılması, her türden muhalefetin zor yoluyla sindirilmesi, hak arayışlarının önce polis baskısıyla, ardından da yargı yoluyla engellenip cezalandırılması ve hemen her alandaki (eğitim, sağlık, emeklilik gibi) sosyal hakların büyük oranda budanması yıllardır ülkenin olağan halini yansıtmaktadır. Hemen her mevsim değişiminde köylüler, maliyetlerini karşılayacak kadar kazanamayacakları endişesini yaşamaktadır. Sebze-meyve üretim maliyetlerinin artmasına karşın pazar fiyatlarının görece düşük kalması, tarım alanında ciddi bir gerilemeye neden olmaktadır. Her sene geniş tarım arazilerinde yeniden ekim yapılmayacağı kararları alınmaktadır. Devlet, birçok bölgede tarım arazilerini maden şirketlerine açma peşindedir. Madencilik de inşaat sektörü gibi yüksek rant olanağı sunmakta, çürümüş finans sermayesi de bu rantı ele geçirmek için fırsat kollamaktadır. Bütün bunlar karşısında halk kitleleri önemli derecede sessizdir.
Toplumsal süreçlere dar bir çerçeveden bakanların sözünü ettiğimiz bu olgudan hareketle halka güvenmemesi olağandır. Ne var ki devrimler tarihi, bu çıkarımın yanlış olduğu bilgisini vermektedir. Kitleler devrim yapmadan önce uzun yıllara varan bir boyun eğmişlik yaşar, kaderlerine rıza gösteren kalabalık yığınlar hâlinde var olurlar. Ancak devrim dönemleri hızlı gelişir ve bir süre önceki yılgınlığı, umutsuzluğu, kaderciliği hiç yaşanmamışçasına unutturur. Devrim dönemlerinin bu olağanüstülüğü, aynı zamanda doğru bilincin kitlelerle buluşmasına tanıklık etmesiyle doruğa ulaşır. Kölelik ve feodalizm gibi uzun zaman dilimlerine yayılmış düzenler, büyük yığın hareketlerinin bitmek bilmez başkaldırılarıyla çürümüş oldukları bir anda parçalandılar. Kapitalizm de bugün benzer bir çürümüşlük ve sürdürülemezlik içindedir. Ne var ki onun yıkılışı biraz farklı olmak zorundadır. Çünkü sosyalizm, kapitalizm şartlarında olgunlaşıp gelişen bir sistem değildir; o, ancak kapitalizmin yıkıldığı şartlarda ve proletaryanın iktidarı altında gerçekleşebilir bir ekonomidir. Hem burjuvazinin yönetme becerisi ve deneyimi kölecilerin ve feodallerin becerisinden, deneyiminden üstündür hem de proletaryanın devrimi, başından sonuna kadar devam edecek devrimci bir iç savaş gerektirmektedir.
Proleter devrimlerin başından itibaren güçlü bir önderlik gerektirmesi, bu devrimlerin öznesi olan halkların kendiliğinden eylemlerinin burjuva iktidarlar tarafından, yönetme deneyimlerinden ve birikimden ötürü manipüle edilebilir olması komünistlerin tam da bu umutsuzluk süreçlerindeki rollerinin önemine işaret eder. Bu koşullarda umut nerede bulunur veya nerelerde yeşertilebilir? Komünistler için bu sorunun yanıtı onların ayırt edici özelliklerini ortaya çıkarır.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi bu sorunun yanıtı, kitlelerle kurulacak ilişkidedir. Devrimimizin kavranması da zaten kitlelerle kurduğumuz ilişkilerin bir ürünüdür. Yukarıda sıraladığımız ve sıralayamadığımız yığınla baskı, soygun, talan ve sömürü biçimi; kitlelerde hemen her gün düzene karşı öfke üretmektedir. Kitleler, çıkarlarının bu düzen içinde gerçekleşmediğini ve gerçekleşmeyeceğini her gün yeniden öğrenmektedir.
Bu durumu daha iyi kavramak için şu örneği verebiliriz: Yoksul ve emekçi kesimler için ev sahibi olmak ciddi bir olanak kabul edilir; hatta evi olanın “yoksul” sayılmayacağı dahi düşünülebilir. Oysa günümüzde araba, hatta ev sahibi olmak kimseyi zengin ya da “kendini kurtarmış” kılmıyor. Yoğun sömürü ve geçim sıkıntısı bu alanda da kendini gösteriyor. Kitleler teker teker incelendiğinde, yaşadıkları düzenle aralarında keskinleşen bir çıkar çatışması olduğu görülmektedir.
Devrim, bu çıkar çatışmalarının kavranmasından doğan bilinçle ilgilidir. Bu bilgiye kendiliğinden ve parça parça ulaşan kitleler ayaklanabilir, bazı politikaları kısmen değiştirebilirler de. Ancak iktidarı kazanmak, onu sürdürmek ve kitlelerin çıkarlarını süreklilik içinde gerçekleştirmek; bu bilincin kolektif bir nitelik kazanmasını gerektirir. İşte bu nedenle komünistler “sınıf bakış açısından” söz ederler. Toplumu kavramak ve kitlelerle onların çıkarlarını gerçekleştirmek üzere ilişkilenmek doğru bir siyasal çizgiyle mümkün olabilir. Doğru bir siyasal çizginin sınıf bakış açısından doğacağını savunurlar. Bu, yukarıda sözünü ettiğimiz “devrimin niteliğini doğru saptamak” ile ilgili bir olgudur. İçinde olduğumuz devrim süreci nasıl bir devrimi doğuracaktır? Hangi sınıfları içeren halk kitleleri bu devrimin yanındadır? Hangi sınıflar bu devrime karşıdır. Komünistler için ilk belirleyici soru budur. Devrimin önderliği ve devrimin temel güçleri bu soruların yanıtlarıyla ortaya çıkacaktır. Sınıf bilinciyle hareket edildiği durumda halk kitlelerinin düzenle çıkar çatışması içinde olduğu ve devrimin, bu çatışmalardan her gün doğan kaçınılmaz bilginin ürünü olabileceği anlaşılacaktır.
Halka güveni reddeden ya da halka inanmaktan vazgeçen yaklaşım bu soruların doğru yanıtlayamayan ya da toplum gerçekliğini kavramaya olanak verecek bir kitle çizgisi izleyemeyen yaklaşımdır.
Tüm bu tarihsel ve teorik çerçevenin bizi getirdiği yalın gerçek şudur: Şikâyet etmek ve durum tespiti yapmakla yetinmek devrimci de olsa, sorunun büyüklüğü karşısında bireyi küçültür, onu karamsarlığa ve kaderciliğe sürükler. Bu çaresizlik döngüsünü kırmanın tek yolu, yüzeysel sonuçlara ağıt yakmayı bırakıp bu edilgenliği doğrudan üreten “bireyci” düşünme ve örgütlenme tarzını masaya yatırmaktır. Toplumsal sorunlar bireysel güçlerin, yeteneklerin ya da tekil çıkışların toplamıyla çözülemez. Çözüm; elbette bireysel gücün ve inisiyatifin yok edilmesi değildir; ama onu kolektif irade içinde eriterek, onun ayrılmaz ve işlevsel bir parçası kılarak örgütlemektir.
Tam da bu nedenle devrim ve karşıdevrim arasındaki büyük çekişme alanında kitleleri edilgen birer izleyici ya da nesne olarak gören her yaklaşım reddetmeliyiz. Bizim halkın doğrudan katılımcılar, kahramanlar olmasına ihtiyacımız var. Kitlelerin kendileri çıkarları için mücadeleyi giderek daha fazla yürüttükçe mücadele gerçek gücüne kavuşacaktır. Çünkü bu, kitlelerin kendi savaşıdır.
Dünyanın birçok ülkesinde gençlikten geniş kitlelere doğru yayılan bir öfke selinin akıp gittiğini gözlemliyoruz. Toplumsal hareketin yönü hakkında net bir veri sunan bu gerçeklik aynı anda emperyalizmin diğer tüm gericilikle beraber dayattığı “haksız/emperyalist savaşlar” dayatmasıyla beraberdir. Bir yanda kitlelerin kendi çıkarlarını gerçekleştirmek üzere üzerlerindeki ağır baskıya, kendi ifade etme hakkını dahi engelleyen zorbalığa karşı isyanı diğer yanda sömürünün her türünü gerçekleştirmeyi amaçlayan haksız savaş dayatması… Bireycilikle, kadercilikle, görmezden gelmeyle alt edilemeyecek bu gerçek çelişkide saflarımızı güçlendirmek zorundayız. 11 Eylül 2021’de Peru faşizminin ağır bir izolasyon altında ölüme sürüklediği Gonzalo bu tür bir geleceği öngörerek şöyle diyordu “Stratejik Çıkmaz Ülkeyi Daha Çok Sarsın” belgesinde:
“… Öte yandan, emperyalizm ve gericilik Halk Savaşını yok etme hevesiyle kitleleri top yemi olarak kullanır, o zaman bir çatışma ortaya çıkar ve kitleler, yani halk daha çok bir çatışma alanına dönüşür; gericilik ve emperyalizmin kitleleri kendi karşı devrimci savaşları için seferber etmek istemesiyle bizim onları Halk Savaşı için seferber etmemiz arasındaki çelişki kanlı ve karmaşık bir şekilde gelişir. Bu, açıklıkla ve büyük bir kararlılıkla yüzleşmemiz gereken bir gerçektir; (…) Bu yeni stratejik denge (çıkmaz) aşamasında kitleler bir kez daha devrim ve karşıdevrim arasındaki büyük çekişme alanıdır.
“Nesnel olarak onlar halkın çıkarlarını temsil etmiyor, biz temsil ediyoruz; kitleleri kendi taraflarına çekemezler, peşlerinden gelmeleri için onları zorlamak, onları baskı altına almak zorundadırlar ve bu da direnişe yol açıyor. Onlara liderlik edebiliriz çünkü onların çıkarlarını temsil ediyoruz…” diyor. Günümüze dair çok açık bir perspektif sunuyor ölümsüz Gonzalo.
Nesnel olarak halkın çıkarlarını temsil edenlerin kazanacağı bir savaşın içinde olduğumuzu kavrayarak kitle çizgimizdeki zaafları alt etmek için yoğunlaşmaya devam edelim…





