Avrupa ekonomisinin “motor gücü”nü temsil eden Almanya, son yıllarda hızlanan bir militarist yönelime sahiptir. Zorunlu askerliğin yeniden gündeme gelmesi, ordunun büyütülmesi, savunma bütçelerinin artırılması ve genç nüfusun askerî mekanizmaya dahil edilmesine yönelik adımlar bunun göstergeleridir. Alman egemen sınıfları bugün yalnızca askerî bir reform yapmamaktadır; aynı zamanda emperyalist rekabetin keskinleştiği bir dönemde kendi konumlarını yeniden tahkim etmeye çalışmaktadır. Bu gelişmeler, kapitalist krizin derinleştiği koşullarda Alman emperyalizminin militarizmi yeniden merkezî bir politika haline getirdiğini göstermektedir.
Alman devleti ordusunu büyütmek ve askerî kapasitesini artırmak için kapsamlı bir plan yürürlüğe koymuştur. Mevcut durumda yaklaşık 182 bin askerden oluşan Bundeswehr’in (Almanya Federal Cumhuriyeti’nin Silahlı Kuvvetleri’ne verilen ad) önümüzdeki yıllarda 260 bin askere çıkarılması ve yüz binlerce yedek kuvvet oluşturulması planlanmaktadır. Bunun için gençlere yönelik anketler, sağlık taramaları ve “gönüllü” askerlik uygulamaları devreye sokulmakta; hedeflenen sayıya ulaşılamazsa zorunlu askerliğin tamamen geri getirilmesi tartışılmaktadır. Bu politikaların arkasındaki gerekçe ise “Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusunu kurmak”tır.
Bu militarist yönelimin arkasında yalnızca güvenlik kaygıları yoktur. Emperyalist sistemin yapısal krizleri, devletleri militarizme ve savaş ekonomisine yöneltmektedir. Fransa’yla birlikte Avrupa Birliği ve Batılı emperyalistlerin sürükleyicisi olan Almanya ekonomisi uzun yıllar boyunca Avrupa kapitalizminin belirleyici gücü olarak görülmüştür. Ancak kriz koşulları işçi ve emekçilerin omuzuna yüklenmekte, fabrikalar kapanmakta ve işsizlik artmaktadır. Bu kriz, sermayenin militarizme yönelmesinin de zeminini hazırlamaktadır. Son dönemde artan enerji maliyetleri, küresel ticaretteki daralma, sanayide yaşanan gerileme ve bazı fabrikaların kapanması gibi gelişmeler Almanya’daki “ekonomik istikrarın” sarsıldığını göstermektedir. Bu koşullarda, savaş tamtamlarının çalınması ve bölgesel savaşlarla birlikte bir dünya savaşının kapıyı çalmış olmasıyla savunma sanayisine dönük yatırımlar egemen sınıflar için yeni bir çıkış alanı haline gelmektedir.
Alman tekelleri krizden çıkışı savaş ve silah üretiminde aramakta, Avrupa’nın en büyük silah şirketi Rheinmetall gibi şirketler üzerinden emekçi halkın kanı ve canı üzerinden kârını katlamaktadır. Rheinmetall’ın yöneticileri açıkça “çok para kazandıklarını” ifade etmekte ve savaşın yarattığı talebin şirketler için büyük fırsatlar sunduğunu dile getirmektedir. Bu durum emperyalist sistemin temel karakterini bir kez daha ortaya koymaktadır: Kapitalist tekeller için savaş yalnızca bir yıkım değil aynı zamanda büyük bir kâr alanıdır.
Bu süreçte Alman hükûmetinin politikaları ile büyük silah şirketlerinin çıkarları arasında açık bir uyum bulunmaktadır. Devlet bütçesinden ayrılan askerî harcamalar arttıkça savunma tekellerinin kârları da artmaktadır. Böylece militarizm yalnızca askerî bir politika değil aynı zamanda kapitalist ekonominin krizden çıkış aracı olarak da kullanılmaktadır.
Ancak bu militarist yönelim yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasî bir hesaplaşmanın da parçasıdır. Emperyalist dünya düzeninde güç dengeleri, krizin etkisi ve derinliğiyle birlikte hızla değişmektedir. ABD hegemonyasının sarsılması, Çin’in yükselişi ve Rusya ile Batılı emperyalistler arasındaki gerilimler yeni bir uluslararası rekabet sürecini doğurmaktadır. Bu koşullarda Almanya da kendi emperyalist çıkarlarını daha bağımsız biçimde savunmak istemektedir. Bugün Almanya, emperyalist rekabetin gereği olarak ABD’ye olan askerî bağımlılığını kırmaya çalışmakta ve kendi çıkarlarını daha bağımsız biçimde savunmayı hedeflemektedir. NATO içerisinde önemli bir güç olmasına rağmen Alman ordusunun uzun süre ABD’nin askerî gücüne dayanması egemen sınıflar açısından bir sınırlılık olarak görülmektedir. Bu nedenle Avrupa’da daha bağımsız bir askerî kapasite oluşturma fikri giderek güç kazanmaktadır. Bu doğrultuda Almanya yalnızca kendi ordusunu büyütmekle kalmamakta, aynı zamanda Avrupa’daki askerî iş birliklerini de güçlendirmeye çalışmaktadır. Yine iç uyumsuzluk ve çelişkilerle dolu NATO’nun konumu, Almanya’nın “bağımsız” askerî kapasite oluşturma yönündeki çabalarını pekiştirmektedir, kendi çıkarları doğrultusunda sürece hazırlık yapma telaşını güçlendirmektedir.
Bu süreç aynı zamanda uluslararası ilişkilerde yeni ittifak arayışlarını da beraberinde getirmektedir. Alman hükûmetinin son dönemde Çin ile ekonomik ve stratejik ilişkileri geliştirme girişimleri bu bağlamda değerlendirilmelidir. Alman sermayesi, uluslararası ticaret ağlarını genişletmek ve yeni pazarlar bulmak için Çin ile ilişkilerini sürdürmek istemektedir. Aynı zamanda bu ilişkiler, ABD’nin uyguladığı ekonomik ve siyasî baskılara karşı bir denge unsuru olarak da görülmektedir.
Ancak emperyalist güçler arasındaki bu rekabetin nihai sonucu, tarihsel olarak defalarca görüldüğü gibi dünyanın yeniden paylaşımına yönelik çatışmaların yoğunlaşmasıdır. Emperyalizm çağında savaş, kapitalist rekabetin kaçınılmaz bir sonucudur. Bugün Almanya’nın ordusunu büyütmesi ve militarizmi güçlendirmesi de bu genel eğilimin bir parçasıdır. Bununla birlikte Almanya halkında bu militarist politikalara yönelik ciddi tepkiler de bulunmaktadır. Özellikle genç nüfus arasında zorunlu askerliğe karşı güçlü bir muhalefet ortaya çıkmaktadır. Ülke genelinde düzenlenen protestolarda on binlerce öğrenci “savaş için ölmek istemiyoruz” sloganlarıyla sokaklara çıkmıştır. Bu durum Alman devletinin militarist politikalarının toplumda henüz geniş bir meşruiyet bulamadığını göstermektedir. Yapılan araştırmalar da gençler arasında savaş korkusunun hızla arttığını ortaya koymaktadır. Gençlerin önemli bir bölümü savaş ihtimalini en büyük tehdit olarak görmektedir. Bu korku tesadüfi değildir. Çünkü emperyalist rekabetin giderek sertleştiği bir dönemde savaş ihtimali de gerçek bir tehlike haline gelmektedir.
Alman egemen sınıfları bu tepkileri yatıştırmak için militarizmi “savunma” söylemiyle meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Ancak gerçekte savunulan şey halkın güvenliği değil, Alman emperyalizminin çıkarlarıdır. Tarihsel deneyimler bunu açıkça göstermektedir. 20. yüzyılda iki paylaşım savaşını başlatan güçlerden biri olan Almanya’nın militarist geleneği bugün yeni bir biçim altında yeniden güç kazanmaktadır.
Bugün Almanya’da artan hayat pahalılığı, ekonomik belirsizlikler ve sosyal sorunlar geniş halk kesimlerini etkilemektedir. Halk günlük harcamalarını kısmaya başlamıştır. Buna rağmen devlet bütçesinde askerî harcamaların sürekli artırılması sistemin önceliklerini ortaya koymaktadır. Bu gelişmeler emperyalizmin doğasının bir sonucudur. Emperyalizm yalnızca ekonomik sömürüyü değil aynı zamanda militarizmi ve savaşı da beraberinde getirir. Kapitalist kriz derinleştikçe egemen sınıflar militarizme sarılır. Bu nedenle Almanya’daki militarist dönüşüm yalnızca ulusal bir politika değil aynı zamanda emperyalist sistemin genel eğiliminin bir parçasıdır.
Bu koşullarda işçi sınıfı ve emekçi halkların önünde iki seçenek bulunmaktadır: Ya emperyalist devletlerin savaş politikalarının arkasına dizilmek ya da bu politikalara karşı enternasyonalist bir mücadele yürütmek. Tarih, halkların gerçek çıkarlarının emperyalist çıkarlarda değil, emperyalizme karşı mücadelede olduğunu göstermiştir.
Sonuç olarak ekonomik kriz, emperyalist rekabet ve siyasî hesaplar Alman egemen sınıflarını daha güçlü bir ordu kurmaya ve savaş ekonomisine yöneltmektedir. Bu süreç, yalnızca Almanya’nın değil tüm dünyanın geleceğini etkileyecek gelişmelerin habercisidir. Emperyalist güçler arasındaki keskinleşen rekabet, halkların kanı üzerinden dünyanın yeniden paylaşımını hedefleyen çatışmaları derinleştirecektir.
Almanya’da yükselen gençlik protestoları ve militarizme karşı gelişen tepkiler bu açıdan önemli bir potansiyel taşımaktadır. Ancak bu tepkinin kalıcı bir antiemperyalist mücadeleye dönüşebilmesi için işçi sınıfının devrimci örgütlenmesiyle birleşmesi gerekmektedir. Emperyalist savaşlara karşı gerçek çözüm kapitalist sistemi ortadan kaldıracak devrimci mücadeledir.








