Emperyalizm bir çıkmaz içinde debelenmeye devam ediyor. Bunun nedeni 2008 yılından itibaren dünyayı sarıp sarmalamış olan ekonomik krizin ta kendisidir. Bu kriz emperyalistler cephesindeki politik çatışmaları artırmakta, hegemonya mücadelesini kızıştırmaktadır. Tekelci mali sermayenin dolaşım hızını artıran teknolojik gelişmelere, emeğin gaspını pervasız boyutlara taşıyan düzenlemelere rağmen yaşanan bu “çıkmazda debelenme” hali egemenleri dahi “tekinsiz” bir dünyaya sürüklemektedir.
Alışılmış devlet sistemlerinin siyasal olarak dikiş tutmadığı, yasaların ve siyasî teamüllerin ayaklar altına alındığı, tüm toplumların güvenlik sistemiyle kuşatıldığı, savunma bütçelerinin misliyle arttığı, ulusal gururun silahlara dayanan bu güçlerle okşandığı bir gerginlik iklimi içindeyiz.
HEGEMONYA DALAŞI VE ORTA DOĞU’DA TEKTONİK SARSINTI
Büyük bir savaşın tetikleyici unsurlarından biri olarak görülen Rusya’nın da topraklarını kapsayan, Avrupa’nın sınırında (Ukrayna) 4 yıla yayılan bir savaş söz konusudur. Tüm yalancı barış girişimlerine rağmen bu savaş derinleşiyor. Çünkü Orta Doğu’da hedeflenenlere henüz ulaşılamadı.
Orta Doğu’da, Filistin’e yönelen Siyonizm barbarlığı ile tüm Orta Doğu’nun yeniden dizaynı tüm bölgeyi kapsayan bir savaş gerginliği yaratmıştır. ABD ve Siyonist İsrail, Filistin, Lübnan, Suriye, Yemen derken büyük hedef İran’a önce 2025’te kısa süreliğine, sonra da 2026’da kapsamlı şekilde saldırı başlatmıştır. Burada, sınırlarının tektonik bir sarsıntı geçirdiğini ifade etmek gerekir. Bu yüzden yeni ittifak arayışlarına, ulusal, dinsel ve sosyal çelişkilerin sistemlerin içine çekilmesine tanık olmaktayız.
ABD emperyalizminin İran ve tüm bağlaşıklarına yönelen saldırısı, bölgede emperyalist emellerini daha güçlü ve köklü inşa etmeyi içermektedir. Rus emperyalizminin politik etkisini ve Çin emperyalizminin ekonomik gücünü engellemek ya da sınırlamak, her şeyin onun belirleyeceği kurallar içinde kalmasını hedefleyen yeni bir biçimlendirme peşindedir. Tıkanmış, zorlanan hegemonyasını daha güçlü tesis etme peşindedir ABD emperyalizmi.
KÜRTLERLE “BARIŞ” SİYASETİ
22 Ekim 2024’te, Gazze’de soykırımın gölgesinde ve emperyalist dizayn hamlesinin baskısı altında AKP-MHP ittifakının küçük ortağı Devlet Bahçeli “bir Kürt barışı” çağrısı yaptı. Bu çağrının özü PKK’nin silah bırakması, bunun karşılığında Kürt siyasî hareketinin önünün açılması ve “terörsüz Türkiye’nin” şekillendirilmesidir. Devlet Bahçeli bu çağrıyı yaparken Suriye’de rejim değişimine yönelik hamle örgütleniyordu. Aynı yılın sonunda, iki haftada, Baas rejimi yerini HTŞ cihadistlerine bıraktı. Suriye’de her ne kadar etkinliğine son vermese de Rus hegemonyasının yerini ABD-İngiliz hegemonyası aldı.
Kürt meselesi Türk egemenleri için uzun zamandır aynı zamanda bir bölge meselesi olarak tanımlanmaktadır. Dört parça Kürdistan’ın herhangi bir parçasında egemenlik içeren, Kürt siyasal özgürlüğüne yönelen kazanımlar TC için varoluşsal bir tehdit olarak görülmekteydi. Suriye Kürdistanı’nda 2011’den itibaren elde edilen kazanımları da TC “Terör devleti” olarak tanımlıyor ve tehdit olarak kodluyordu. 2015’te Tayyip Erdoğan, Suriye Kürdistanı’nda asla bir devlet yapılanmasına müsaade etmeyeceklerini ilan ederek “Rojava’yı da içine alan” topyekûn saldırının startını verdi.
Uzun süre Kürdistan’ın üç parçasında NATO destekli olarak PKK gerillalarına yönelen askerî kuşatma, imha ve saldırı yönelimi oluşturuldu. Bunun yanında Kürt legal kurumları, parti ve örgütleri ağır bir tutuklama, yargı ve polis baskısı altına alındı. Kürt ulusal mücadelesi, askerî ve politik saldırı yanında ideolojik kuşatmaya da bu süreçte alındı. TC, askerî alanda gerilla alanlarında elde ettiği kazanımları, “Rojava’nın” bütünlüğünü Efrin işgali ile parçalamış olmayı ve sınırdan içeri doğru bir hat boyunca gerçekleştirdiği işgali, ideolojik saldırısının bir kaldıracına dönüştürdü.
Irak Kürdistanı’nda sınır tanımayan askerî saldırganlık da aynı şekilde sürdürüldü.
Emperyalist sistemin “alternatif” silahlı güçleri ya imha yoluyla ya da sistem içine çekerek tasfiye etme yönelimi birçok harekette karşılık bulmuştur. HTŞ gibi uşak ve gerici güçler iktidar sahibi yapılırken, Filistinli ve Kürt direniş örgütleri silahlarından tecrit edilmeye çalışılmıştır. HKP (Maoist) gibi komünist örgütler de iç ihanet ve imha ile aynı cendereye alınmıştır. Kürt ulusal hareketi de Öcalan şahsında uzun bir süredir bu yönelime yanıt vermek için çabalamaktadır.
“TÜRK BARIŞI”NDAN SİLAHSIZLANDIRMAYA: SİSTEM İÇİNE ÇEKİLMESİ VE TASFİYE
TC, ABD emperyalizminin güçlü desteği ve yönlendirmesiyle, Suriye ile paralel şekilde Kürt silahlı mücadelesini, gönüllü entegrasyonla kendi faşist sistemine dahil etmektedir.
TC, ABD’nin Orta Doğu politikalarının neden olduğu basınçla 1,5 yıldır atmaya hazır olduğu adımları “Büyük Millet Meclisine” zorlama bir mesai dayatarak, ağustos ayı içinde “yasa” çıkararak atmaya başladı.
Çerçeve yasa “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşme” ismiyle, emperyalizmin ve Türkçü egemen sınıfların “güvenilir adamı” Devlet Bahçeli’nin tanımıyla “Türk Barışı” amacıyla hazırlanmış, demokrasiyi ve Kürt ulusal haklarını tartışma dışı tutarak silahsızlanmaya odaklanmış bir içerikle “topluma” sunuldu. Çıkartılan yasanın topluma kabul ettirilmesi için, daha açık ifadeyle “demokrasi güçlerinin onayının sağlanması için” dört bir koldan harekete geçilmiş durumda. Devlet Bahçeli’nin “Türk Barışı” tanımı Kürt ulusal sorununu adıyla reddetmek amacıyla özenle seçilmiş bir kavram olmakla birlikte “siyasallaşma yolunda aralanmış bu kapıdan demokratik cumhuriyete” iddiası da Öcalan’ın ulusal sorunda devrimci çözümü inkârı etmek amacıyla özenle kullandığı bir söylemdir.
Tartışmalar, demokrasi, ulusal haklar, özgürlükler ve eşitlik meselelerinin dışında yürütülmektedir. Silahların bırakılmasını, teslim alınmasını sağlayacak alt komisyonlar örgütlenirken, hükûmet demokratik tüm hakları tırpanlayan, ana muhalefet partisi CHP’yi faşist saldırganlığın en yaratıcı biçimleriyle, polis ve yargı cenderesiyle ve bölünmeye mecbur bırakacak “butlan” girişimleriyle zayıflatmaya odaklanmıştır. Burjuva-feodal düzen siyasetinin sınırlarını ve özgürlüğünü dahi daraltan bir saldırganlık sürecinde Kürt meselesinde demokrasi sorununu AKP-MHP’nin tartışması eşyanın tabiatına uygun olmayacaktı. Nitekim Çerçeve Yasa ile demokrasi sorunu değil, güvenlik meselesi tartışılmaktadır. Tutsakların özgürlüğü dahi bir dizi gelişmeye bağlanmıştır.
Böylesi bir tablo içinde, Kürt ulusunun haklarında, demokratik kazanımlarında bir ilerleme, siyaset özgürlüğünde bir gelişme olasılığından söz etmek açıkçası ölüme yatmaktır. Bu temele oturmuş bir tartışma dahi yoktur. Faşist TC’nin inkârcılığında bir kırılma sağlayacak adım olarak yapılan değerlendirmeler, ulusal kurtuluş davasından vazgeçişin üstünü örtmekten başka bir işlev görmeyecektir. Suriye ayağıyla eşgüdümlü ilerleyen süreç, temelde silahlı güçlerin etkisizleşmesini öncelerken, Kürt sorununun tam hak eşitliğini ve dilediği gibi özgürce ayrılma hakkını gasbederek sınırlamaya odaklıdır.
Suriye’de entegrasyon karşılığında eğitimde Kürtçenin kullanılmasının ötesinde, bölgesel özerkliğe dahi geçit vermeyen bir Merkezî Hükûmet tavrı vardır. “Yurtsever” Kürt siyasetçilerin devlette görev alması dışında “ulusun kendini yönetmesine” dair bir hakkından bahsetmek söz konusu değildir. Kürt Hareketi, Faşist TC’ye ve emperyalizm ve Siyonizm iş birlikçisi Şam devletine demokrasi aşısı vuracağına dair bir inanç yaymaktadır. Ancak uzlaşma ve sistem içileştirme süreçlerinde politik güç dengeleri, bu eksende çıkar ilişkileri belirleyici olacaktır. Güç dengeleri egemenlerin lehinedir. Kürt hareketinin gücünü oluşturan iki temel dayanak vardır. Birisi kitle desteği, ikincisi örgütlenmiş askerî güçtür.
Kitlenin Kürt hareketinin çözümüne şüphe ile yaklaştığı, derin güvensizlik yaşadığı açıktır. Askerî güç ise entegrasyonla, silahların bırakılmasıyla kontrol altına alınmaktadır. Kürt Hareketinin güç kaynaklarında ciddi bir aşınma gerçekleşmiştir. Bu tabloda TC ve HTŞ rejimlerini “demokratikleştirme siyaseti” bir anlam taşımamaktadır. Kürt Hareketinin siyasal niteliği değişmeye yüz tuttuğu, emperyalizme göbekten bağlı faşist sistemlerin bir parçası olma yönünde zorlandıkları söylenmelidir.
TC, tüm eğilim ve yönelimiyle emekçiler başta olmak üzere tüm ezilen ulus ve inançlara, kadınlara ve gençlere, farklı siyasî yaklaşımlara daha fazla saldırmaktadır. Böylesi bir eğilimde Kürt meselesinde demokratik ilerleme beklemek, hele de legal mücadele araçlarıyla kitlelere güven vererek bunu başarmayı beklemek, ülkenin şartlarını ve kitlelerin çelişkilerinin niteliğini anlamamak demektir. Kürt ulusal hareketi bu açıdan toplumsal ve siyasal gerçekliğe yabancılaşmış, olanaksızı mümkün gören bir şekilleniş içine girmiştir. Bu, bataklığa doğru bir sürükleniştir.
O bataklığa tüm ilerici, demokratik ve devrimci güçler de davet edilmektedir. Komünistler asla o bataklığa yolcu olmayacak, halkı bu konuda uyaracak, devrim için örgütlenmeyi yoğunlaştıracaktır.







