26 Temmuz, Pazar
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle

Anasayfa » Kapitalizm Geliştikçe Ekolojik Yıkım Derinleşir -I

Kapitalizm Geliştikçe Ekolojik Yıkım Derinleşir -I

26 Temmuz 2026
içinde Çevre, Yazılar
Facebook'ta PaylaşX'te PaylaşWhatsappTelegram

Endüstri Devrimi, kapitalizmin tarihi için olduğu kadar doğanın yıkım tarihi açısından da kritik bir eşiktir. Bu eşiğin aşılmasıyla üretici güçlerin gelişimi şahlanmış; kapitalizm ayakları üzerine doğrularak yeryüzündeki yayılımını genişletmiş ve derinleştirmiştir. Kapitalizmin doğayı yıkıma uğratan özsel niteliği, sistemin katettiği her gelişmede kendisini gösterir. Bu süreç, doğa üzerinde basit bir matematiksel artışla değil; onarılamaz ve telafi edilemez bir yıkımla ilerlemiştir. İnsanın binlerce yıllık tarihiyle, Endüstri Devrimi ile başlayan yaklaşık 250 yıllık kesiti karşılaştırmak, kapitalizmin doğa üzerinde nasıl bir tahribat yarattığını ve ona ne vadettiğini anlamak bakımından çarpıcıdır.

Kapitalizmin gelişim sürecindeki sıçramalarla, doğada yaşatılan yıkımın boyutları arasında doğrusal ve diyalektik bir ilişki vardır. Kapitalist emperyalizmin son 50 yılına damgasını vuran neoliberal dönem, bu sıçramalı doğrusal ilişkinin en somut örneğidir. Ekolojik yıkımın düzeyi bakımından eğer bir üst sınır varsa, neoliberal dönem bunun zirvesini oluşturur. Bunun başlıca nedeni, üretici güçlerdeki devasa gelişme ve kapitalist ilişkilerin dünya çapında kazandığı mutlak yaygınlıktır.

Emperyalist sermaye; “dünyanın kırları” olarak gördüğü yarı sömürge, yarı feodal ülkeler için geliştirdiği “ihracata dayalı büyüme” gibi ekonomik programlarla, bu coğrafyalardaki geçimlik ekonomi koşullarını tasfiye etmiştir. Üretim araçlarını kaybeden köylü kitleleri, dalgalar halinde büyük kentlere göç etmek zorunda kalmıştır. Bu göçler neticesinde büyüyen iş gücü rezervi; emek-yoğun işlerde ve ucuz işçilik stratejilerinde seferber edilmiştir. Bu sömürü ilişkisinde üretilen artı-değerin aslan payı ise taşeronlaşma mekanizmaları sayesinde emperyalist tekellere aktarılmıştır.

Türkiye gibi yarı sömürge ve yarı feodal ülkelerin; emek-yoğun, düşük ve orta teknolojiye dayalı ürünlerin üretim üssü haline getirilmesi neoliberal dönemin yapısal bir özelliğidir ve uluslararası iş bölümünün aldığı yeni biçimdir. Bu yeni uluslararası iş bölümü, emperyalist sermayeye kâr oranlarını maksimal düzeye çıkarma ve inanılmaz boyutlarda bir sermaye birikimi sağlarken; yarı sömürge, yarı feodal ülkelere ise borç batağına saplanmış, finans kapitale daha da bağımlı hale gelmiş bir ekonomi ve emekçi kesimler için yoksulluğa prangalı bir yaşam dayatmıştır.

METALAŞTIRILAN DOĞA

İşçilere ve diğer emekçilere yaşatılan bu maddi ve manevi yıkım, insan türünün geleceği açısından ürkütücü sinyaller vermektedir. Gelgelelim, sermayenin acımasız mantığı için omlet yapmak nasıl yumurta kırmayı gerektiriyorsa, sermaye birikimi de doğanın tüketilerek maddi mallara (sermaye mallarına) dönüşmesini gerektirir. Bundandır ki, büyüyen sermaye birikiminin hacmi, doğanın eşi benzeri görülmemiş yıkımının en somut ispatı ve simgesidir. Sermaye birikim sürecinde, Türkiye gibi yarı sömürge ülkelerin işçilerinin sömürülmesiyle, bu ülkelerdeki doğanın tarumar edilerek ekolojik sistemin yok edilmesi atbaşı gitmekte ve her geçen gün daha ileri boyutlara ulaşmaktadır. 

Nitekim İliç’te siyanürlü toprak yığınlarının altında can veren maden işçileri ile zehirlenen Fırat Havzası; ya da Akbelen’de termik santrallere kömür sağlamak adına asırlık ormanların baltalanması ve geçim kaynakları elinden alınan köylülerin ucuz iş gücü ordusuna katılması, bu vahşi sömürü çarkının birbirini besleyen iki dişlisidir. Doğanın tarumar edilerek ekolojik sistemin yok edilmesi ile işçi sınıfının iliğine kadar sömürülmesi, aynı sermaye birikim çılgınlığının kaçınılmaz ve birbirini tamamlayan sonuçlarıdır.

ÖZEL MÜLKİYET İLE DOĞA ÜZERİNDE HÜKÜMRANLIK

İnsanın doğayla kurduğu ilişki, kendisi de doğanın bir parçası olduğu için özünde ekosistemin bizzat içinden doğan organik bir ilişkidir. Bu ilişki, diğer canlı türlerinde olduğu gibi, en temelde yaşamı ve nesli sürdürme amacına dayanır. Ne var ki insan ile doğa arasındaki bu uyumlu bağ; özel mülkiyetin ortaya çıkması ve bu mülkiyet biçimine dayalı sınıflı toplumların geçirdiği her tarihsel dönüşümle birlikte aşınmıştır. Toplumsal üretim ilişkilerindeki her ileri adım doğanın aleyhine işlemiş; insan, dar sınıfsal çıkarlarını gerçekleştirme hırsıyla, parçası olduğu doğanın bir üyesi olmak yerine onun üzerinde tahakküm kuran vahşi bir “hükümdara” dönüşmüştür.

Dolayısıyla insanın doğayla ilişkisinde yaşanan bu köklü kırılma, sınıflar arası mücadelelerden ve bu mücadelelere tekabül eden toplumsal yapıların evriminden bağımsız ele alınamaz. Doğanın sömürülmesi ile insanın insan tarafından sömürülmesi, aynı tarihsel sürecin ikiz çocuklarıdır.

Kapitalizm öncesi sınıflı toplumlarda egemen sınıfların şatafatlı ve “lüks” yaşamı yerel düzeyde çevre sorunlarına yol açmış olsa da toplumun ezici çoğunluğunun doğal ekonomiye dayalı geçimlik bir üretim çemberinde yaşaması, bu tahribatı belirli sınırlar içinde tutmuştur. Oysa kapitalizm altında aynı sorun, kontrol edilemez küresel bir ekolojik kriz boyutuna sıçramıştır. Bunun temel nedeni, kapitalist sistemin yalnızca ve ancak durmaksızın genişleyen bir sermaye birikimi üzerinde yükselebilmesidir. Sermaye birikimi, özü gereği doğaya ait her şeyi meta üretmek üzere amansız bir dönüşüm sarmalına sokarak var olur.

Karl Marks’ın tüm açıklığıyla ortaya koyduğu üzere, doğanın kendi başına (değişim) değeri yaratma kabiliyeti yoktur. Değer yaratan yegâne unsur; sermaye nam ve hesabına çalışan ücretli emekçinin, üretim sürecinde tükettiği canlı iş gücüdür. Bu yaratılan yeni değerin bir kısmı, emekçinin kendi iş gücünü yeniden üretebilmesi için ona ücret olarak ödenir; aslan payı ise artı-değer olarak gasbedilip sermayeye katılır ve birikim süreci tam da bu gasp sayesinde hayat bulur.

Dolayısıyla kapitalizmde ekolojik yıkım rastlantısal değildir. Bu düzende üretim, insanların somut ihtiyaçlarını karşılamak için gerçekleşmez, soyut artı-değer miktarını artırmak için gerçekleşir. Bu körleme birikim mantığının, kaçınılmaz olarak ekonomik krizler ürettiği gibi ekolojik krizler de üretmesi sistemin genetik kodlarında yazılıdır. 

EKOLOJİK YIKIMDA TÜRKİYE GERÇEĞİ

Uluslararası ölçekte yapılan araştırmalar sarsıcı bir gerçeğe işaret etmektedir: Önümüzdeki 30 yıl içinde, insanlık tarihinin son 70 bin yılında üretilenden çok daha fazla maden cevheri yeraltından sökülüp çıkarılacaktır. Bu çılgınca hammaddesel oburluğun Türkiye’deki yansıması ise tam bir felaket tablosudur. Yalnızca son 15 yılda, ülke genelinde tam 386 bin maden ruhsatı verilmiştir. Bugün işletmede olan maden ocaklarının, bu devasa ruhsat sayısının henüz çok küçük bir kısmını oluşturduğu düşünüldüğünde, kapımızdaki tehlikenin büyüklüğü daha net anlaşılacaktır. Bugüne kadar şahit olduğumuz yıkım, ne yazık ki gelecektekilerin yanında yalnızca “devede kulak” kalmaktadır.

Verilen bu ruhsatların bazı kentlerimizin yüzölçümünün neredeyse tamamını kapladığı bilinmektedir. Ormanlar, meralar, tarım havzaları, su kaynakları, yerleşim bölgeleri, dağlar ve dereler; kısacası yaşamı mümkün kılan her yer ve her şey burjuvazinin önüne serilmiş, sermaye birikimi için kurbanlık birer koyun gibi adanmıştır.

Açıktır ki, ruhsatlandırılmış bölgelerdeki halkımız, ekoloji savunucuları ve demokratik kamuoyu bugünden itibaren bu topyekûn saldırıyı püskürtecek örgütlü, militan ve kararlı bir direniş odağı yaratamazsa; hem doğamız hem de halkımızın geleceği için çok daha karanlık ve geri dönülmez günler kapıdadır.

Yıkımın ve yağmanın bayraktarlığını bugün madencilik sektörü yapsa da; orman tahsislerini, enerji yatırımlarını, turizm talanını, otoyol ve lüks konut projelerini de bu denkleme eklemek gerekir. Sermayenin doğayı hedef alan her hamlesi, ekosistem üzerinde zincirleme ve geri döndürülemeyen yıkıcı sonuçlar üretir.

Nitekim orman politikası uzmanı Prof. Dr. Erdoğan Atmış’ın paylaştığı veriler bu tablonun vahametini gözler önüne sermektedir:

Türkiye’deki enerji projelerinin toplam alanının yüzde 34’ü, madencilik projelerinin ise yüzde 31’i doğrudan ormanlık alanları kapsamaktadır. Bu projelerin tamamının hayata geçirilmesi, hayati öneme sahip devasa bir orman ekosisteminin haritadan silinmesi anlamına gelmektedir.

Halkın yerel düzeydeki kararlı direnişi ve orman kesimlerini engellemek üzere bedenini siper ederek seferber olması, maden ve enerji tekellerini yeni bir savunma hattı kurmaya zorlamıştır. Doğayı katleden patronlar, bugün milyonlarca liralık bütçelerle televizyonlarda reklamlar yayımlamakta, gazetelere ilanlar vermekte ve sistematik bir yalan kampanyası yürütmektedir.

Bu sahte rıza üretme kampanyalarının ana teması ise “ağaçlandırmadır.” Sermaye sahipleri, “Evet, ormanı kestik, toprağın karnını yardık, cevheri çıkardık ama orayı kaderine terk etmedik; yerine fidan dikerek bölgeyi yeniden ağaçlandırdık” masalını anlatmaktadır.

Oysa Prof. Dr. Erdoğan Atmış’ın da ısrarla vurguladığı gibi, bu söylem koca bir yalandan ibarettir. Yok edilen şey, yüzlerce yılda oluşmuş karmaşık ve canlı bir ekosistemdir (toprağı, mikroorganizmaları, alt örtüsü, yaban hayatı ve su döngüsüyle bir bütündür). Bir ekosistemi paletlerle ve kepçelerle yok edip yerine sırayla dikilen birkaç cılız fidanla orman inşa ettiğini iddia etmek, bilimsel gerçekliği kaşla göz arasında karartmaktan başka bir şey değildir. Üstelik bu göstermelik ağaçlandırma projelerinin büyük çoğunluğu da dikilen fidanların bakımsızlığı ve elverişsiz toprak yapısı nedeniyle fiyaskoyla sonuçlanmaktadır.

Avrupa’da sermayenin kazançlı bir kârlılık alanı olarak madenciliğe yönelmesi 17. yüzyıla kadar uzanır. Almanya, İngiltere, Fransa ve Hollanda gibi Batı Avrupa ülkeleri, cevherin ergitilmesinde ihtiyaç duyulan yüksek ısıyı (ateşi) sağlamak amacıyla, ilk maden sahalarını doğrudan ormanlık bölgelerin yakınlarında kurmuşlardır. 18. yüzyılda motorlu körüğün icat edilmesiyle birlikte, yüzey madenciliğinden toprağın derinliklerine inilen modern madencilik dönemine geçilmiştir. Aynı dönemde demir-çelik üretiminde ilk kez kömürün (kok kömürü) kullanılmaya başlanması, madenlerin ormanlık alanlara yakın kurulma zorunluluğunu da ortadan kaldırmıştır.

Bizim coğrafyamızda ise madenlerin —oldukça sınırlı ölçüde de olsa— ticarete konu olması ancak 19. yüzyılın ikinci yarısından sonraya rastlar. Avrupa kapitalizminin kömürü sanayide verimli bir biçimde kullanmaya başlamasından yaklaşık 150-200 yıl sonra Osmanlı’da kömür “keşfedilmiş”; bu arama-tarama faaliyetleri de sonradan ünlü Rockefeller Vakfı’nı kuracak olan Amerikalı milyonerlerin öncülüğünde yürütülmüştür. Kapitalist ilişkilerin henüz yeni filizlendiği Osmanlı coğrafyasının kömüre duyduğu sanayi tipi gereksinim o dönem için oldukça kısıtlıdır.

Cumhuriyet döneminde madenciliğin ve madenle ilişkili kurumsal yapının oluşması ancak 1930’ları bulmuştur. Üretim zinciri çimento, kâğıt ve demir-çelik sanayisiyle göbekten bağlı olan Sümerbank 1933’te, Etibank ise 1934’te kurulmuş ve bu kurumlar ağırlıklı olarak Zonguldak havzasındaki taş kömürü madenciliğine odaklanmıştır. 1950’lerden itibaren, temel amacı emperyalist tekellerin hammadde ihtiyacını karşılamak olan daha geniş çaplı bir madencilik faaliyeti başlasa da, sermaye birikimi bakımından son derece zayıf ve cılız olan Türk bürokrat komprador burjuvazisi bu alana girmeye cesaret edememiştir. Yüksek riskli ve büyük yatırımlar gerektiren enerji ile madencilik işini, kâr oranları netleşene kadar devletin (kamunun) üstlenmesini tercih etmişlerdir.

Türkiye’de ve genel olarak yarı sömürge, yarı feodal ülkelerde kapitalizmin ayırt edici niteliği; yalnızca komprador (iş birlikçi) olması değil, aynı zamanda göbekten bürokratik bir karaktere sahip olmasıdır. Bu tip kapitalist formasyonlarda siyasal yapı, sermaye birikiminin en önemli aracı ve kaldıracı durumundadır. Dolayısıyla Türkiye ve benzeri bağımlı ülkelerdeki amansız ekolojik yıkımın arkasında, kapitalizmin bu bürokratik-komprador niteliği başat rol oynamaktadır.

Neoliberalizmin rüzgârıyla bir dönem; kurumların şeffaflığı, denetlenebilirliği ve hesap verebilirliği gibi süslü kavramlar üzerinden devletin ekonomi üzerindeki doğrudan kontrolünün zayıflayacağı iddia edilmiş, bu yönde liberal bir beklenti yaratılmıştı. Ancak tarihsel gelişmeler bu iddiaları tamamen boşa çıkardı. Aksine, siyasal yapının sermaye birikimiyle kurduğu ilişki, neoliberal politikaların sunduğu yeni talan ve özelleştirme olanaklarıyla daha da organikleşti, perçinlendi.

Alabildiğine palazlandırılan ve kamuoyunda “Beşli Çete” olarak sembolleşen yapılar bu durumun çarpıcı bir örneğidir. Fakat gerçeği yalnızca bu sembollerden ibaret görüp, “iş başına gelen siyasal elitler kendi yandaş burjuvazisini yaratıyor” sığlığına düşülmemelidir. Karşımızdaki olgu geçici bir hükûmet uygulaması değil; bürokratik komprador kapitalizmin bizzat kurumsal birikim biçimidir. Burada siyasal yapı, sömürü çarkına öncülük ve aracılık etmektedir.

Türkiye ve benzeri bağımlı coğrafyalarda, sermaye birikimi başka türlü gerçekleşemeyeceği için devlet, birikimin asli aygıtı olarak işlev görmek zorundadır. Tam da bu yüzden; TMSF, Merkez Bankası, EPDK, BDDK gibi güya “özerk” ve denetleyici olması beklenen kurumlar, kısa sürede siyasal iktidarların politikalarına tamamen tabi kılınmış, iş başındaki kliği besleyen bol maaşlı memuriyet merkezlerine dönüştürülmüştür. Böylece “şeffaflık” ve “hesap verebilirlik” iddiaları bir kenara atılarak, doğanın ve emeğin sınırsız yağmasının önündeki tüm kurumsal engeller temizlenmiştir. 

Çevre sorunu odaklı bir yazıda egemen sınıfların niteliğine ve bürokratik komprador karakterine geniş bir yer ayırdığımız doğrudur. Ancak bu teorik vurgu, akademik bir meraktan değil; devasa inşaat, maden, enerji ve turizm şirketlerinin nasıl bu denli pervasızca büyüdüğünü ve bütün bir coğrafyayı nasıl kendi özel çiftlikleri haline getirebildiklerini anlamak için zorunludur. Doğrudan tanık olduğumuz bu devasa ekolojik ve insani yıkımın kapsamını kavramanın başka bir yolu yoktur. 

(Devam edecek)

Tags: ekolojiekolojik yıkımkapitalizmYeni Demokrasi Gazetesi
ShareTweetSendShareScanSend
Önceki Yazı

Vakıf üniversitelerindeki işten çıkarmalara karşı eylem

Sonraki Yazı

Berlin’de Onur Yürüyüşü’ne saldırı: 1 kişi yaşamını yitirdi

İlgili Haberler

BİLİM

Maddenin Durmak Bilmeyen Hareketi, Doğanın Diyalektiği ve “Her Şeyin Teorisi”

25 Temmuz 2026
KOLEKTİF DOĞRULTU

Örgütlenmek Sabır, Israr ve Sınıf Bakış Açısından Hareketle Devrimcidir

25 Temmuz 2026
Dünya

Hamas’ın Çekilme Kararı Geri Adım mı, Yeni Bir Evre mi?

24 Temmuz 2026
Çevre

Balıkesir Havran’daki altın madeni kapasite artışına ÇED olumlu kararı verildi

20 Temmuz 2026
MEŞA AZADÎ

Çözümün Yasaları Çıkmazda

19 Temmuz 2026
Çevre

24. Munzur Festivali programı açıklandı

17 Temmuz 2026
Sonraki Yazı

Berlin’de Onur Yürüyüşü’ne saldırı: 1 kişi yaşamını yitirdi

Hakkımızda

Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.
Yeni Demokrasi; işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen ulus ve milliyetlerin, geleceksiz bırakılan gençliğin, devrimci tutsakların ve devrimci basının sesidir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

yd-logo-01 kopyası 2

2024 Yeni Demokrasi – Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
  • Tüm Haberler
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler

Copyleft 2020, dizayn yeni demokrasi
İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz:yenidemokrasigazetesi@gmail.com