“Çerçeve Yasa” olarak bilinen “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” 10 Ağustos 2026’da Meclis’te kabul edilip 18 Ağustos’ta yürürlüğe girdi.
Bahçeli’nin Meclis konuşmasıyla başlayan, Öcalan’ın 25 Şubat 2025 tarihli “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısıyla somutlaşan ve yaklaşık bir buçuk yılı bulan “beklemenin” ardından TC, ilk resmî adımı atmış oldu. “Müzakereler” sonucunda şekillenen bu yasa bir “af yasası” olmaktan çok sisteme entegre olma yasası niteliğinde. “Salt bir infaz yasası” ve “aralanan kapı” iddiası durumun siyasal ve sınıfsal özünü, nihai hedefi gölgelemekten başka bir anlam ifade etmeyecektir. Hatta, bu düzenlemeyi tek başına TC devletinin hedefleri ile tanımlamak da eksik kalacaktır. Mesele daha önce konuyla ilgili olarak üzerinde durduğumuz “silahlı mücadele”yi tasfiye girişimi olarak daha somut bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Bunun TC devletinin emperyalistler tarafından yeniden yapılandırılması sürecinin bir parçası olduğu kadar Öcalan’da somutlaşan reformist-sistem içi çizginin bir karşılığı olduğu da unutulmamalıdır.
Buradan bakıldığında yasanın tam anlamıyla devletin kurduğu “Toplumsal Bütünleşme”, “Millî Dayanışma”, “Terörsüz Türkiye” ile PKK’nin (Öcalan’ın) eski gömleği tamir ederek piyasaya sunduğu “silahlı mücadele devrinin sona erdiği”, “siyasal mücadelenin tek çözüm olduğu” teorisinin ortaklaştığı bir zemine oturduğu görülmektedir. Elbette meselenin arka planında emperyalistlerin bölgesel ve küresel politikalarının yönlendirdiği bir siyasal-askerî plan vardır.
PKK özgülünde gelişen bu süreç, tüm dünyada emperyalistler ve uşakları tarafından bütün silahlı güçlere yönelen bir tasfiye hareketinin parçasıdır. Yakın zamanda Filistin’de Hamas, Hindistan’da HKP (Maoist)’in de maruz kaldığı bu tasfiyeci saldırıların sadece mevcut devletlerin kendi siyasal çıkarları değil, esas olarak efendileri olan emperyalistlerin çıkarlarına hizmet ettiği bir gerçektir. Dikensiz gül bahçesi isteyenler, ezilen sınıf ve ulusların silahlı mücadelelerini askerî olarak yenemeyen egemenler çareyi hareketlerin önderlerini sistem içine çekmeye yönelmiştir. Bu nedenle meseleye “barış yasası” ya da “af düzenlemesi” başlıklarıyla yaklaşmak, yasanın sınıfsal ve siyasal özünü görünmez hale getirir.
“Çerçeve Yasa”nın karakteri tam da bu bakış açısında belirginleşmektedir. Yasa, Kürt Ulusal Hareketinin geçmişten bugüne taşıdığı temel özellikleri ve biçimleri koruyarak sisteme dahil olmasını değil, önce o varlık biçiminin tasfiye edilmesini, ardından belirlenmiş sınırlar içerisinde sisteme alınmasını öngörmektedir.
Bu niyeti daha ilk maddeden okumak mümkündür:
“Kanunun tüm mekanizmaları iki kümülatif ön şarta bağlanıyor: (1) PKK/KCK terör örgütünün ve bağlantılı her türlü oluşumun fiilî varlığına son verdiğinin ve kontrolündeki her türlü silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti, (2) bu tespitin teyidine dair Millî Güvenlik Kurulu (MGK) kararının Resmî Gazete’de yayımlanması. Bu koşullar gerçekleştikten sonra yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar ile mahkûmiyet hükümlerinin infazının ertelenmesi işlemleri yapılabilecek. (Madde – 1)”
Bugüne kadar yürütülen müzakereler PKK’nin kendini feshetmesine ve silahları kesin olarak bırakmasına dayandırılmış, somut adımlar buna göre tanımlanmıştır. Öcalan’ın çağrısıyla Kongre yapan PKK, kendisini feshederek silahlı mücadele döneminin artık son bulduğunu deklare etmiş, egemenlerin sürece dair tanımına uygun bir biçime girmiştir.
Bu biçimlenmeyi üreten yönelimin ortaya bugün çıkmadığı doğrudur. ‘90’ların başına kadar giden bir “biçimlenme”nin sonuçlarını değerlendirmekteyiz.
Özal döneminde, yapılan görüşmelerde ilerleme sağlanamamasına rağmen PKK çizgisinde köklü değişimler olmuştur. Öcalan’ın ‘99’da yakalanmasının ardından “İmralı Manifestosu” olarak deklare edilen ve bugünkü “silahsızlanmayı” üreten yönelim, “Bağımsız Kürdistan Çizgisi”nden “Demokratik Konfederalizm”e evrilen sürecin önemli bir eşiği olmuştur. Silahlı mücadelenin ana kodlarını adım adım aşındıran bu süreç, esas olarak anarşizmin devlet tezleriyle biçimlenmiş Abdullah Öcalan çizgisiyle uyumludur. Nitekim o halk için “iktidar olmayı” reddeden, bu anlamda mevcut iktidarları kabul eden bir anlayışla hareket etmektedir. Bu, burjuvazinin istediği, hatta desteklediği eski bir burjuva anlayıştır. Bu anlayışta devlet bir araç olmaktan fazlası olarak değerlendirilmektedir. Böylece, devletin sınıf karakteri göz ardı edilerek demokratik mücadele yolu ve ekolojik-ahlaki dönüşümle toplumun demokratikleşebileceği inancı hâkim kılınmak istenmektedir. Bu yolda yürüyenlerin parlamento duvarlarına takılmış kalıntıları henüz göz önündedir. Her türden burjuva iktidarın ezilenleri siyaseten boğduğu arenadır parlamento. Egemen sınıflar bu siyaset sahnesinde “aktör” değil, izleyicidir. Bu sahnede ezilenlerin “siyasallaşması” sisteme kurban edilmelerinden ibarettir.
Öcalan’ın PKK’de uzun zamandır sistemleştirdiği siyasal çizgi, burjuva ulusalcılığın dinamiklerini evrilten bu tasfiyeci yönelim ile devletin yeniden yapılandırılması ihtiyacı birbirini tamamlamaktadır. Devlet açısından silahlı mücadeleyi ve illegal yapıyı ortadan kaldırma hamlesi stratejik bir kazanımdır. Bunun “yeni demokratik toplum çizgisi” olarak tanımlanması, tarihsel geri çekilişin yeni bir siyasal teori ve pratik içerisinde meşrulaştırılmasıdır.
Bu süreçte emperyalistlerin bölgesel politikaları da etkin rol oynamaktadır. Emperyalizmin Orta Doğu’daki iş birlikçilerinden istediği yeni şartlar ve bu eksende Türkiye’nin omuzladığı yeni misyonun devletin yeniden yapılanmasını gerektirmiştir. Ulusal Hareket ile süren savaşın da, ama kesinlikle “sonuçsuz” olmak üzere, tamamlanması bu yapılanmanın bir ayağıdır. ABD’nin NATO gibi kurumlar eliyle dayattığı “Orta Doğu’nun güvenliğine ilişkin politikalarının” çerçevesinde gerçekleşen bir süreç inşa edilmektedir.
“Emperyalistler emretti, Türkiye uyguluyor” kalıbıyla yapılacak yorumlar elbette yeterli olmayacaktır. Bölgenin egemen devletlerinin ve özel olarak Türk egemen sınıflarının da çıkarlarını gerçekleştiren bir süreçten söz ediyoruz. Emperyalizm; sermaye, devletler, askerî ittifaklar ve bölgesel güçlerin birbirleriyle kurdukları çok katmanlı ilişkiler bütünüdür. Türkiye de bu ilişkiler içerisinde kendi egemenlik ve bölgesel pozisyonunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Süreç boyunca işlenen “Bölgesel oyun kurucunun, kendi hedefleri için kurguladığı bir çözüm süreci” teması esas olarak ABD emperyalizminin çıkarlarına biat ederek kendini konumlandıran egemenlerin boş bir propagandasıdır. “Çizilen çerçeve içinde süreçten nemalanan egemen klikler” teması gerçeğe daha uygun bir temadır. AKP-MHP blokunun; ama özellikle de AKP’nin bu süreci bir seçim hamlesi ve kendini yeniden tahkim etme hedefi de bu çerçevenin küçük bir parçası olarak değerlendirildiğinde anlamlıdır. “Çerçeve Yasa”nın Meclis’te CHP ve Yeni Parti’yi de içine alacak bir ortaklıkla (içeriğe dair kimi eleştirilerle birlikte) neredeyse tarihsel bir ittifakla onaylanması, bunun aslında bir devlet aklı olduğunu, klikler üstü bir yönelimin somutlaşması olduğunu görmek gerekir.
Yasanın Meclis’ten geçmesinin hemen ardından Türkgün gazetesine yaptığı değerlendirmede sürecin esaslarını ortaya koyan Devlet Bahçeli: “‘Terörsüz Türkiye’ yalnızca güvenlik politikalarının değil, ekonomik refahın, diplomatik etkinliğin ve bölgesel istikrarın da stratejik anahtarı” olduğunu söyledi. Onun şu ifadeleri de dikkat çekicidir ve meselenin özü anlamak için bir veridir: “Türk barışı, başta Suriye olmak üzere Irak, Lübnan gibi bölge ülkelerinde merkezî otoritelerin güçlendirilmesini, millî birliklerinin ve toprak bütünlüklerinin muhafaza edilmesini (…) hedeflemektedir.”
Yani ortada gerçek anlamda bir “Türk ve Kürt uluslarının ortaklığı anlamında bir barış” ya da bir burjuva kardeşlik anlayışı olmaktan ibaret “Kürt-Türk kardeşliği” de yoktur. Süreç boyunca yapılan tüm devlet açıklamalarında, kimi sorunlardan söz edilmekle birlikte “Kürt Sorunu”ndan hiç söz edilmemiştir. Bu, ulusal sorunun tarihsel inkârına dayanan anlayıştan hiçbir taviz verilmeyeceğini ortaya koymaktadır. Mesele, devlet açısından zaten ulusal sorunun çözümü değil, kendi iç ve dış politik hamlelerinin önünde engel olarak gördüğü silahlı ve illegal mücadeleyi tasfiye etmektir.
Değerlendirmenin sonundaki vurgular devletin meseleye yaklaşımını özetlemektedir. “…sürecin tam olarak başarıya ulaşması, (…) sırtını teröre ya da vandalizme dayandıran siyaset anlayışının ve bölücü zihniyetin de tarihe karışması ile mümkün olabilecektir.”
Ortada “demokratik yönde” atılan hiçbir adım olmayacağı çok açık; adı geçen aktörlerden ötürü bu türden bir şeyin olması da beklenemez. Ulusal Sorun gibi köklü bir meselenin çözümünde temeli teşkil eden “Ulusların Tam Hak Eşitliği”ne dair ne belirlenen yol haritasında ne de “Çerçeve Yasa”da “umut veren” bir ele alış vardır. Hepsi toplamda bir bütün Kürt ulusunu ve ulusal sorunun çözümü iradesiyle ortaya çıkmış on yıllardır büyük bir savaştan geçmiş olan bir hareketi tasfiye olmaya ikna etmeye zorlayan yönelimlerdir. Bu, iknaya dayanan “tasfiyenin” kolay olmadığı en başından beri açıktı ve yaşananlar da bunu ispatlıyor. Kolay görünmemekle birlikte uzun süreli mücadelesine ve yaygın örgütlenmesine karşın PKK, liderinin “arkasında durmakta,” ondan gelen politikalara riayet etmektedir.
Hareketin temel özelliklerinden arındırılması ve mevcut sistem içinde konumlandırılması esasen Öcalan’ın müdahalesiyle gerçekleşmektedir. Yakalandığı andan itibaren uzlaşma isteğini güçlü bir biçimde ifade eden ve bilindik anarşist-revizyonist tezlerle “yeni bir çizgi” inşa eden Öcalan, varılan “Toplumsal Barış/Terörsüz Türkiye” sürecini olumlamakta, sürece “kurucu olarak” önderlik etmektedir.
Hareketin genel niteliğiyle ve çıkış iddiasıyla uyumlu olmayan bu sürece dahil olmak “Öcalan’ın perspektifinin gerçekleşmesi” olarak takdir edilmekte, “eleştiriler-şikâyetler-kızgınlıklar” Öcalan perspektifinin muktedir olduğu inancıyla geriletilmektedir. Zorluk tam da bu “lidere itaat” koşuluyla aşılmaktadır. PKK artık TC’ye karşı silah kullanmayacağını, olanak yaratıldığında devletin parçası olmak da dahil sistem içinde yer almaya hazır olduğunu duyurmuştur.
Tasfiyenin zorluğu ile hareketin lider kültüne bağlılığı bu sürecin iki temel özelliği olarak tanımlanabilir. Sürecin zorlukları Öcalan aracılığıyla giderilebilmektedir. Bunun devlete ciddi bir avantaj sağladığını söylemek gerekir.
Buna rağmen toplumsal ikna önemli oranda yetersizdir. Sonuçlar bu yetersizliği derinleştirecektir. Gerek egemenler cephesinden gerekse de Ulusal Hareket cephesinden toplumsal katılımı sağlayabilecek bir süreç işletilmemekte, süreç kitlelerden bir şekilde gizlenmektedir. Bunun egemenler açısından anlaşılır yanı vardır. Devlet, toplumsal rızaya ihtiyaç duymadan bu süreci yürütebilecek bir muhtevaya sahiptir. Nitekim ulusal sorunun çözümü için bir taviz de söz konusu olmamıştır. Olsa olsa “şarlatanları kızdıran” ve kitleleri manipüle etmeye yarayan söylemler söz konusu olmuştur. Devlet için bu meselede “rıza üretmek” PKK’yi sürece ikna etmekten ibaret. “Çerçeve Yasa”nın hiçbir maddesinde bulunmayan “Ulusal Sorun” kavramından uzaklık onun meseleye nasıl baktığının ve yaklaştığının göstergesidir. TC egemenleri için tek çözüm “silahlı-illegal yapının” tasfiyesidir. Bu bir anlamda Ulusal Hareket şahsında ezilenlerin haklı ve meşru şiddete dayalı direnişine yönelik tasfiye ve saldırı dalgasıdır.
Oysa Ulusal Hareket cephesinden durum daha karmaşıktır.
“Çerçeve Yasa”nın atılan ilk somut adım olduğu, bu sürecin 3 ila 6 yılı kapsayacak bir çözüm süreci olduğu vurgulanırken, somut kazanımlara dair herhangi bir yol haritası çizilememektedir. Kısa vadede tartışılan tek somut hedef “Öcalan’ın statüsüdür.” Tarihsel yok sayılmışlık orta yerde durmakta, anadilde eğitim başta olmak üzere tam hak eşitliğine dair hiçbir çözüm reçetesi sunulamamaktadır. Bu anlamda özellikle Kürt ezilenlerini “çözümün parçası”, Türk ezilenlerini de “kardeşlik” fikriyatı etrafında şekillendirecek bir yönelim ortaya çıkmamaktadır. Bundan dolayı toplumun bütünlüklü olarak sürece rızası ya da itirazından bahsetmek pek mümkün görünmemektedir. Yine bu süreçte, yasa da bugüne kadar kitlelerle tartışılmadı; hatta kitleden saklandı. Demokratik olmayan bu yöntem KUH’un da “zorunlu” olarak dahil olduğu bir yöntem olmuştur. KUH’un dahi tartışmalardan dışlandığı bu süreçte MİT, MSB gibi kurumlar esas rolü oynamaktadır.
Ulusal hareket cephesinden “gerçek bir güç, bir örgüt olmanın” verdiği özgüvenle gelen her eleştiri, sürece dair kendi yaklaşımları dışında geliştirilen her refleks bastırılmaya, püskürtülmeye çalışılmaktadır.
“Büyük kazanımın” aslında büyük bir geri çekilme olduğu, bunun sadece Ulusal Hareketi değil, bir bütün devrimci dinamikleri etkileyen süreç olduğu görülmelidir. Bu anlamda “tasfiye”nin sadece bir polemik konusu olmanın ötesinde ulusal ve sınıfsal baskı ve sömürü düzenine karşı meşru direniş, meşru mücadele fikriyatı ve pratiğini körelten, ona saldıran bir gerçeklik olduğunu dünden daha fazla anlamalı ve buna karşı konumlanmalıyız. Bir hareketin silah bırakması ne kendi başına bir yenilgi ne de ulusal sorunun ana kodlarına ve devletin faşist karakterine rağmen gelişen süreçte demokratik bir zaferdir. Tarihsel anlamını, onun yerine hangi sınıfsal ve siyasal ilişkinin geçtiği belirler. Bugünkü “Çerçeve Yasa” ve süreç ise bize şimdilik şunu göstermektedir. Kürt Ulusal Hareketinin illegal, silahlı ve bağımsız örgütsel karakteri tasfiye edilirken, devlet kendi egemenlik alanını yeniden kurmakta; hareketin önderliği ise bu dönüşümü yeni bir siyasal çizgi olarak taşımaktadır. Asıl mücadele emekçilerin ve ezilenlerin bağımsız eylem hattının nasıl örgütleneceği ve harekete geçirileceğidir. Tam da bu nedenle “büyük bir tarihsel işe” yalnızca seyirci olarak dahil olmak tarihsel misyonunu oynayamayanların işi olur.







