TC devletinin büyük bir kriz yaşadığı son süreçte, gerek iç siyasette kendisine muhalif olan hemen her kesime yönelik ve gerekse de dışarıda komşusu olan ülkeler ve hatta daha ileri giderek Libya gibi ülkelerin iç işlerine karışarak saldırganlaşması, yeni saldırı, katliam ve krizlerin de beraber gelmesine neden olmaktadır. Türk hakim sınıfları Kıbrıs’ı bir şovenizm aracı olarak tarihi boyunca hep kullanmıştır. Ancak Kıbrıs kuşkusuz sadece bir şovenizm kaldırıcı olmanın ötesindedir. Özellikle Akdeniz’in en büyük adası olan Kıbrıs, Akdeniz için oldukça önemli bir stratejik öneme sahiptir. Akdeniz’de enerji yataklarının bulunmasıyla birlikte şimdi bu önem daha da pekişmiştir. Bu sebepten dolayı, Türk hakim sınıfları Kıbrıs politikasında hem genel politik yönelimi hem de bu enerji yataklarının varlığından dolayı saldırganlığı tırmandıran bir yaklaşım benimsemektedir.
Son günlerde Kuzey Kıbrıs’ta koalisyon ortağı olan Halkın Partisi’nin (HP), hükümetten çekilme kararı almasıyla yeniden Kıbrıs iç siyaseti gündeme geldi. 1974 yılındaki TC’nin Kıbrıs’ın kuzey kısmını işgal etmesinin ardından kapatılarak askeri alana çevrilen Maraş bölgesinin, 46 yıl sonra yeniden açılmasın tepki olarak hükümetten istifa eden HP’nin, Kuzey Kıbrıs Başbakanı’na yönelik “tutarsızlık” ve “ülke yararına olmaması” eleştirileriyle birlikte bir kez daha bu sorun kamuoyunun gündemine oturmuş oldu.
Bu istifa konusunun ve yeniden açılan Maraş bölgesinin TC ile bağının ne olduğunu anlamak için, Kıbrıs meselesinin tarihsel sürecine kısaca bakmakta fayda var. Çünkü bu tarihsel kesitte ve günümüzde TC’nin Kıbrıs konusundaki payı büyüktür ve bu bölgenin kendi kaderini tayin edememesinde ana etkenlerden birisi işgalci Türk devletidir.
OSMANLI’YLA BAŞLAYAN İŞGAL, GÜNÜMÜZDE DE DEVAM EDİYOR
Kıbrıs 1571’de Osmanlı yönetimine geçmiş ve bu süreçten 1878 yılına kadar Osmanlı’nın yönetimi altında kalmıştır. Osmanlı, 1878 Berlin Anlaşması’yla Rusya’ya kaptırdığı toprakları geri almak için, İngilizlerin yardımları karşılığında adayı İngiltere’ye kiraladı. Anlaşmaya göre, topraklar geri alınınca ada tekrar Osmanlı’ya iade edilecekti. Ancak Osmanlı’nın Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na Almanların yanında girmesiyle işler değişti ve İngiltere adayı ilhak ettiğini açıkladı. 1923 Lozan Anlaşması’yla bu ilhak durumu tescil edildi ve 1925 yılında ada resmen İngiliz sömürgesi ilân edildi. Bu dönemde ada nüfusu ağırlıklı olarak Rumlardan ve küçük bir azınlık olarak Türklerden oluşuyordu. Resmi Türk tarih anlayışı bu durumun tersini iddia ederek çarpıtmaya, yapılan ilhak ve işgali haklı çıkarmaya çalışmaktadır.
Bu çarpıtma durumunun aksine, 1931 yılında adada bulunan Rum halkı, İngiliz sömürgeciliğine karşı ayaklanarak İngiliz sömürge valisinin konağını yaktı. İngiltere, ayaklanmanın bastırılmasında kullandığı kolluk güçlerini, isyana katılmayıp aksine karşısında yer alan Türklerden oluşturdu. Uzun yıllar boyunca birbirleriyle sorun yaşamadan yan yana duran Rum ve Türk ulusundan Kıbrıs halkı, bu tarihten itibaren birbirine düşmanlaştırılmaya çalışılıyor.
Yunanistan’ın devreye girmesi, İngilizlerin Türkleri Rumlara karşı kullanması, bu güçler tarafından çeşitli örgüt ve partilerin kurulması vs. olaylar ve gelişmeler silsilesi devam edip gidiyor. Kıbrıs’ta Türk ve Rum ulusları arasındaki düşmanlık tohumları emperyalistler tarafından ilk bu şekilde atılmış oldu.
Kıbrıs’ın jeo-politik konumu, Ortadoğu’ya ve dolayısıyla petrol kaynaklarına rahat ulaşımı sağlayacak yerde olması nedeniyle, emperyalistler açısından ayrı bir önem atfedilen yerde duruyor. Bu durum özellikle 1950’li yıllardan sonra daha bir önem kazanıyor, “Sovyet tehlikesi” enerji kaynakları ve ticaret yollarındaki öneme eklenen bir faktör oluyor; bu tarihten sonra Kıbrıs, Türk hakim sınıfları açısından da özel önemini arttırıyor. 1952 yılında NATO’ya üye olan Türkiye ve Yunanistan buradaki statülerini korumak için birbirleriyle özellikle Kıbrıs üzerinden uğraşmak istemiyor. Ancak adadaki Rum halkının bağımsızlık isteği ve mücadelesi sonunda Yunanistan, 1954’te İngiltere’nin Kıbrıs’ın “kendi kaderini tayin hakkını” tanıması için Birleşmiş Milletler’e başvurmak zorunda kalıyor. Yapılan görüşmelerde Türkiye, adanın İngiltere’ye ait olduğunu belirterek İngiltere’nin yanında saf tutuyor ve başvuru reddediliyor.
“BAĞIMSIZ” KIBRIS VE TC İŞGALİ
Neticede 1960’ta imzalanan Kıbrıs Anayasası’yla, Kıbrıs “bağımsız” bir cumhuriyet olarak ilan ediliyor. Adadaki İngiliz askeri üslerinin varlığını sürdürdüğü, Türkiye ve Yunanistan’ın adada askeri kuvvet barındırdığı bir “bağımsızlık” oluyor bu. Yani garantör devletlerin varlığı altında bir bağımsızlık! Mesela Kıbrıs bu iki devletin üye olmadığı hiçbir ittifaka katılamıyor, anayasanın temel maddeleri Kıbrıs halkı tarafından değiştirilemiyor. Aksi takdirde İngiltere, Türkiye ya da Yunanistan’ın, imzalanan anlaşmalara dayanarak müdahale etme hakları bulunuyor.
Çeşitli oyunlar, gerginlikler, savaş kışkırtıcılığı sonucunda 1974 yılında TC, Kıbrıs’ın kuzey kısmını resmi olarak işgal etti. Bu işgal hareketini ABD dolaylı olarak destekledi. O gün bugündür de bu işgal devam ediyor.
BM, Rusya ve Yunanistan’ın tepkilerine rağmen, Tayyip Erdoğan’ın onayıyla bu bölge kısmi olarak izinli ve polis gözetiminde halka açılmıştır. Yunanistan’la bir süredir var olan gerginliğin devamı olarak, bu bölgeye Türklerin yerleştirilme planına çevrilmesine yönelik adımlar atılması gerektiği beyanları bile önümüzdeki süreçte bu bölgede tansiyonun daha fazla yükseleceğine işarettir. Bu eksende Tayyip Erdoğan, Maraş’ın yerleşime açılması isteğini dile getirirken, Kıbrıs’ın işgal bölgesindeki seçimler öncesi bu hamleyi yaparak çelişkileri keskinleştirdiği ve sorunu büyütmeye yönelik bir irade koyduğu görülmektedir. Bu durum Kıbrıs’ta siyasi krize dönüşmüş, Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın seçimlere girmesini engelleyecek tehditlere kadar vardırılmıştır. Maraş’ın yerleşime açılması girişiminin zaten mayın tarlası olan Kıbrıs’ta savaş ikliminin daha fazla olgunlaşması, çözümsüzlüğün daha fazla derinleştirilmesi, faşist diktatörlüğün işgalciliği daha da kökleştirip yaygınlaştırması anlamına geleceği açıktır. 2004 Annan planında Maraş’ta katledilen ve tehcir edilen halkın haklarının iade edilmesine dair Türk tarafının referandumla kabul ettiği maddeler varken şimdi bu Türk yerleşim alanına çevirme girişimi açık ve pervasız bir saldırganlık olarak görülmelidir. Bu savaş tamtamlarının uzaktan duyulan sesinin Kıbrıs’ın Türk tarafındaki kimi gerici klikleri dahi tedirgin eden, siyasi krizi tetikleyen tutumlar almasını getiren konumlanışa itmiştir.
TC, 1974 yılından bugüne kadar Kıbrıs’ta askeri ve politik işgalci konumundadır. “Ayrı”, “bağımsız” bir ülke gibi görünse de KKTC 46 yıldır TC devletinin işgali altındadır. TC devletinin özellikle son yıllarda kabaran bir iştahla giriştiği işgalcilik süreci nereye evrilir bugünden kestirmek güç olsa da, Rojava’dan Libya’ya, Kıbrıs’tan Dağlık Karabağ’a kadar geniş bir alanda bu amacını hayata geçirmek için büyük bir çaba içine girmiş bulunmaktadır.
Kıbrıs’ın da, Rojava’nın da Karabağ’ın da iç işlerine hiçbir emperyalist ve gerici devletin müdahale hakkı yoktur. Devrimciler ve komünistler bu bölgelerin, ülkelerin kendi kaderini tayin hakkını kayıtsız şartsız savunmalı ve bunu sürekli gündemlerinde tutarak emekçi halka anlatmalıdır. Nasıl ki, Karabağ’da Ermenistan ve Azerbaycan gerici savaşına dur deyip, Karabağ’ın kendi kaderini tayin hakkını savunuyorsak, KKTC’de de aynı şekilde kendi kaderini tayin hakkını savunmalı, başta Türk devletinin askeri işgali olmak üzere emperyalizmin kanlı elleri ve gerici devletlerin müdahalelerine karşı durmalıyız.








