Avrupa’da Süreç ve Göçmen Emekçilerin Durumu
Avrupa’da, ekonomik ve siyasal krizin derinleştiği, emperyalistler arası rekabetin keskinleştiği koşullarda devletlerin silahlanma politikaları hız kazanmış durumda. Devletler bir taraftan savaş bütçelerini büyütürken diğer taraftan ciddi seviyede artış gösteren bütçe maliyetini işçi sınıfına ve emekçilere yüklemektedir. Enerji krizinin ve eskimiş sanayi alt yapısının neden olduğu maliyetler kapitalist ekonominin desteklenmesi için devletleri sosyal haklara saldırmaya yöneltmektedir. Sosyal hakların budanması, reel ücretlerin gerilemesi, çalışma koşullarının ağırlaşması ve güvencesizliğin yaygınlaşması bu sürecin kaçınılmaz sonuçlarıdır.
Göçmen işçi ve emekçiler sınıfsal sömürünün yanı sıra ulusal kökenleri ve hukukî statüleri üzerinden şekillenen ayrımcı politikalar nedeniyle bu saldırılardan en çok etkilenen kesimdir. Yarı sömürge ve yarı feodal ülkelerden, devletler arası anlaşmalar yoluyla kapitalizmin yeniden inşasın için hizmete koşulan göçmenler, ilk dönemlerde daha yoğun olmak üzere yerli işçilerin kazanımlarından mahrum bırakıldılar; sonraki süreçlerde hukukî ve sendikal haklar elde etmiş olsalar da günümüzde güvencesizlik ve ikâmet baskısı üzerinden bu eşitsizlik varlığını sürdürmektedir.
Emperyalist Kapitalizmin İhtiyacı ve Göçmen Emeği
II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında, başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa ülkeleri, savaşın yarattığı yıkımın ardından ekonomilerini yeniden inşa etmek ve sermaye birikimini hızlandırmak için genç ve ucuz iş gücüne ihtiyaç duydular. Savaş sonrası yıkımın ardından hızlı bir sanayileşme ve büyüme (adına “Ekonomik Mucize” denilen) sürecine giren Batı Avrupa, ciddi bir demografik ve yapısal iş gücü darlığı yaşadı. Göçmen emeği, bu üretkenlik darboğazını aşarak sermaye birikiminin kesintisiz devam etmesini sağladı. Önce Türkiye, Yunanistan, İtalya, İspanya, Yugoslavya ve daha sonra dünyanın farklı bölgelerinden Avrupa’ya getirilen milyonlarca işçi, kapitalist yeniden yapılanmanın önemli bir emek gücü haline geldi. İktisadî açıdan göçmen işçiler, yerli işçilere oranla daha düşük ücretlerle, daha uzun saatler ve daha esnek koşullarda çalıştırılabildikleri için işverenler açısından maliyetler düştü. Bu durum, artı değer sömürüsünün genişlemesini ve kâr oranlarının yükselmesini sağladı ve bu süreç göçmen işçi siyasetiyle uzun süre devam etti. Kapitalizm açısından emek gücünün hangi milliyetten olduğu değil, ne ölçüde ve hangi koşullarda sömürülebileceği belirleyicidir. Göçmen işçilerin bu bakımdan en az maliyetli ve güvencesiz, uzun süre çalıştırılabilir işçiler olduğu tarihsel bakımdan da bir gerçektir. Bu özellik dikkate alınarak 1950 ila 1970’li yıllarda göçmen işçi politikalarının “geçicilik” üzerine kurulması tesadüfi değildir. Bu hukukî ve siyasî belirsizlik, işçilerin uzun vadeli sosyal haklar (emeklilik, aile birleşimi, kamusal hizmetler) talep etmesini engelledi. İş gücünün kriz dönemlerinde kolayca sınır dışı edilebilmesini veya sistemden çıkarılabilmesini (esnek istihdam) sağladı. Yerli işçi sınıfı ile göçmen işçi sınıfı arasında bir bölünme üreterek ortak bir sınıf bilincinin ve sendikal mücadelenin gelişmesini zorlaştırdı.
Bugün de bunun özü değişmemiştir.
Sosyal Devletin Sınırları ve Kazanılmış Haklara Saldırı
II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da ortaya çıkan görece “gelişmiş sosyal haklar”, kapitalizmin işçi sınıfına bir armağanı değildi. Bu haklar bir yandan işçi sınıfının uzun süreli mücadelesiyle kazanılmış, diğer yandan da Sovyetler Birliği, sosyalist kamp ve güçlü komünist hareketler karşısında emperyalist burjuvazinin taviz vermesiyle mümkün olmuştur. Emeklilik, sağlık ve işsizlik sigortası, toplu sözleşme, çalışma saatlerinin sınırlandırılması ve sosyal konut gibi kazanımlar bu tarihsel güç ilişkilerinin sonucuydu.
Nitekim sosyalizmden geri dönüşlerin yaşanması ve işçi hareketinin dünya ölçeğinde zayıflamasıyla sermayenin saldırılarının yoğunlaştığı görülür. Hiç kuşkusuz bunda kapitalizmin sermaye birikimindeki tıkanma da önemli bir etkendir. Gelişkin işçi hareketinin ve sosyalist ekonomilerin varlığı karşısında kapitalist ekonomi başarısızlığa sürüklenirken “sosyalizmden geriye dönüşler” bu sürecin derinleşmesini engelledi. Kapitalist ekonomiler sosyalizmden geri dönüşleri tarihsel bir fırsat olarak değerlendirme olanağı buldu ve sermaye birikimindeki tıkanmayı kapsamlı ve süreklileşen saldırılarla, her krizde sermayenin merkezîleşmesini sağlayarak aşmayı başardı. Özelleştirme, devletin piyasa üzerindeki denetim ve müdahalesinin azaltılması, sermayenin desteklenmesinden ibaret deregülasyon politikaları, esnek ve güvencesiz çalışma, düşük ücret rejimi, emeklilik yaşının yükseltilmesi ve sosyal hizmetlerin piyasalaştırılması geçici hükûmet politikalarından ibaret değildir, son kırk yılın temel politikalarıdır.
Bugün Avrupa’da yaşanan sosyal hak gaspları da emperyalist kapitalizmin kriz koşullarında kâr oranlarını koruma ve krizin yükünü emekçilere aktarma politikasının bir parçasıdır.
Hukukî Eşitlik Aldatmacası
Avrupa ülkelerinde işçilerin ve göçmenlerin birçok hakkı anayasal ve yasal güvence altında görünmektedir. Ancak burjuva hukukunun ilan ettiği biçimsel eşitlik, kapitalist toplumdaki gerçek sınıfsal eşitsizliği ortadan kaldırmamıştır; aksine sınıfsal eşitsizlik hukukî eşitlik altında gizlenerek meşrulaştırılmıştır.
Göçmen işçilerin inşaat, lojistik, temizlik, gastronomi, bakım işleri, tarım gibi sektörlerde ve çoğunlukla da taşeron şirketlerde çalışıyor olmaları bir tesadüf değildir. Bu iş kolları çoğunlukla düşük ücretlerin, uzun çalışma saatlerinin, ağır koşulların hâkim olduğu, sendikalaşmanın ise zayıf olduğu alanlardır.
Göçmen işçinin karşı karşıya olduğu sınır dışı edilme tehdidi, yasal statü belirsizliği ve dil engeli, onun pazarlık gücünü sınırlandıran bir kırılganlık yaratır. Bu durum, yasal düzenlemelerin (örneğin azami çalışma saatleri veya iş sağlığı ve güvenliği kurallarının) kâğıt üzerinde kalmasına ve kayıt dışı/taşeron ilişkiler üzerinden fiilî bir yasa dışılığın normalleşmesine yol açar.
Bu koşullar altında iş gücü iki temel katmana ayrılır: Yerli, daha yüksek güvenceli, sendikalı ve görece yüksek ücretli iş gücü ile göçmen, güvencesiz, taşeron, esnek ve düşük ücretli iş gücü.
Bu yapay bir bölünmedir; ama gerçektir ve net sonuçlar üretir. Yerli ve göçmen işçiler arasında sınıfsal birlik yerine rekabet ve yabancılaşma geliştirir. Yerli işçiler, göçmenleri kendi ücret düzeylerini ve çalışma standartlarını tehdit eden bir unsur olarak görmeye yönlendirilir.
Göçmen işçilerle oluşturulan ikincil emek gücü sermaye açısından genel ücret düzeyini geriye çekmenin ana araçlarından biri haline gelir: Kapitalistler yerli işçiye “Bu şartlarda çalışmazsan dışarıda bu ücrete 12 saat çalışmaya hazır yüzlerce göçmen işçi var” mesajını (ücret baskısı) iletebilir.
Böylece göçmen emeğinin güvencesizliği, yalnızca göçmenleri değil, tüm işçi sınıfının toplam hak kaybını ve sömürü oranının artmasını beraberinde getirir.
Kriz, Şovenizm ve Irkçılık
Kapitalist kriz; işsizlik, barınma krizi (konut sorunu) ve enflasyon gibi doğrudan sistemik sorunlar yarattığında, geniş halk kitlelerinde düzene karşı bir birikim oluşur. Burjuvazi, kendisini siyaset alanında temsil eden tüm partilerle bu öfkenin sisteme, dolayısıyla kendi iktidarına, mülkiyet ilişkilerine yönelmesini engellemek için bu ülkelerdeki temel ve baş çelişkiyi (emek-sermaye çelişkisini) gizleyip ezilenler arasında oluşturulan özde yapay çelişkileri (yerli ile göçmen ya da azınlıklar arasındaki çelişkiler) öne çıkarır.
Sermaye ve sözüm ona farklı siyasî partiler, özellikle de aşırı sağ popülist unsurlar, emekçilerin yaşadığı hak kayıplarını krizin gerçek sorumlusu olan mülkiyet ilişkilerinden değil, diğer mülksüz kesimlerden kaynaklanıyormuş gibi sunar: “İşsizliğin sebebi yüksek kâr oranları değil, ucuz çalışan göçmenlerdir.” “Konut krizinin sebebi rant odaklı kent politikaları değil, yabancıların piyasaya girmesidir.” “Kamusal kaynakların erimesinin sebebi vergi afları değil, sosyal yardımlardan yararlanan ötekilerdir” gibi.
Bu söylemler, derin güvencesizlik yaşayan kitlelerde karşılık buldukça, toplumsal dayanışmanın yerini şovenizm, yabancı düşmanlığı ve aşırı sağ/gerici siyasetler alır. Göçmenler ve mülteciler burjuvazinin düşmanlaştırma siyasetinde en öne çıkan günah keçileridir. Çünkü ulusal ve kültürel olarak yerli olandan farklıdırlar. İşsizliğin, konut krizinin, düşük ücretlerin ve sosyal harcamalardaki kesintilerin nedeni olarak göçmenlerin öne çıkması kendiliğinden bir olgu değildir; aksine burjuvazinin politik yönlendirmelerinin bir sonucudur. Böylelikle aynı patron tarafından sömürülen yerli ve göçmen işçiler birbirlerinin rakibi haline getirilmektedir.
Bir burjuva akım olarak milliyetçiliğin, özellikle de ezen ulus milliyetçiliği olarak şovenizmin sınıfsal işlevi burada dikkat çekicidir. Tarih boyunca halklar arasındaki düşmanlığın kaynağı bu tür milliyetçilik olmuştur. İşçi sınıfını bölmekle ve onun, sermayeye yönelmesi gereken öfkesini kendi sınıf kardeşine çevirmesini sağlamakla şovenizm etkili bir burjuva akımdır.
Günümüzde Almanya’da AfD, Avrupa’nın diğer ülkelerinde ise benzer ırkçı-gerici odaklar (örneğin Fransa’da Ulusal Birlik, İtalya’da İtalya’nın Kardeşleri) “sistem karşıtı” veya “halkın yanında” bir dil kullanarak, iktisadî programlarındaki aynı sermaye birikim modelinin, kurumsal esnekliğin ve sermaye lehine vergi/mülkiyet düzenlemelerinin en kararlı savunucuları olduklarını sözüm ona gizlemekteler.
Söz konusu güçler, işçi sınıfının sosyo-ekonomik sorunlarını istismar etmelerine rağmen, bu krizlerin asıl kaynağı olan kapitalist mülkiyet düzeninin en koyu savunucularıdır. Burjuva kliklerin en gerici kanadını temsil eden bu hareketler, sınıfı kendi gerici emellerine ortak etmek için özel bir çaba harcamaktalar. Üstelik bu siyasetin arkasında ona tam destek veren çok güçlü tekeller bulunmaktadır. ABD Başkanı Trump’ın, onun yardımcısı JD. Vance’ın, Elon Musk’ın Avrupa’daki seçim süreçlerinde yaptıkları açıklamalar bu gerçeği gözler önüne sermiştir. Elon Musk gibi devasa bir sermayeyi ve medya altyapısını (X platformu gibi) elinde tutan unsurların Avrupa’daki AfD, Reform UK veya diğer sağ-popülist oluşumlara desteği, sermaye birikim modelinin uluslararası düzlemdeki sıkışmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Tekellerin kârı, emperyalist savaş politikalarını ve sermaye sömürüsünü sorgulatmaktan kaçınarak mültecileri ve göçmenleri hedef tahtasına oturtmaktadırlar.
Şovenist ve ırkçı hareketlerin güç kazanması, göçmen emekçiler arasında haklı bir güvensizliğe ve endişeye neden olmaktadır. Tırmanan ırkçı saldırılar, yaygınlaşan sınır dışı söylemleri, sosyal hakların tartışmaya açılması ve göçmenlerin kronik sorunların yegâne sebebi gibi sunulması bu korkuları beslemektedir. Ne var ki bu kuşatmayı kırmanın yolu, göçmen emekçilerin kabuğuna çekilmesi değildir. Tam aksine, yerli ve göçmen çalışanların ortak sınıfsal çıkarlar doğrultusunda birleşmesi ve örgütlü sınıf dayanışmasını yükseltmesidir.
Bu bakımdan ırkçılık ve şovenizm, sadece soyut birer önyargı ya da yanlış fikirler toplamı değildir; bunlar, kapitalizmin sınıfsal çelişkilerinin üzerini örten ve proletaryanın birliğini parçalamayı amaçlayan politik araçlardır.
Faşist-Gerici Dalgaya Karşı Sınıf Birliği
Şovenizme karşı mücadele, yalnızca hoşgörü ve kültürler arası diyalog düzeyine indirgenemez. Faşizme ve şovenizme zemin sunan toplumsal koşullarla gerçek mücadele, ancak yerli ve göçmen emekçilerin ortak sınıf mücadelesini yükseltmekten geçer.
Faşist ve şovenist tırmanışa paralel olarak antifaşist eğilimlerin güçlendiğini ve kitlelerin mücadele kararlılığının arttığını vurgulamak gerekir. Özellikle Avrupa’da geniş kesimler, şovenizmi ve gericiliği besleyen Sosyal Demokratlar ve Yeşiller gibi geleneksel burjuva partilere duydukları güvensizliği açıkça dışa vurmaktadır. Fakat kitlelerin örgütsüzlüğü ve dağınıklığı, parlamentarist “yeni sol” akımların önünü açmaktadır.
Bu yeni akımların programları emperyalist politikaların en gerici kulvarlarına eklemlenmektedir. Bunlar, mevcut sistemin dışına taşan bir alternatif sunmaktan uzaktırlar. Bu nitelikleriyle tipik birer reformist harekettirler. Ne var ki Avrupa emperyalizmi öyle derin bir kriz içindedir ki bu tür sınırlı taleplere dahi tahammül edememektedir. Nitekim tekelci finans-kapital klikleri, şovenist partileri giderek daha kullanışlı bir seçenek olarak öne çıkarmaktadır. Bu tabloda Yeşiller ve Sosyal Demokratlar, özel bir rol oynamaktadır.
Sonuç olarak, gericiliğe öfkeli olan kitlelerin kaygıları ve yaşamsal sorunları ağır bir ekonomik saldırganlıkla kuşatılmakta, emekçiler bu siyasal süreci sadece pasif birer izleyici olarak takibe zorlanmaktadır.
AGEB’in politik yönelimi
Göçmen işçilerin ucuz iş gücü olarak çalıştırılması yerli işçilerin çıkarına değildir. Sermaye, bu durumu tüm işçi sınıfının kazanımlarını gasbetmek ve ücretleri aşağı çekmek için bir silah olarak kullanır. Bu nedenle işçi sınıfının görevi; göçmen emekçiyi rakip olarak görmek değil, “Eşit işe eşit ücret, eşit haklar ve ortak örgütlenme!” talebiyle sermayenin karşısına dikilmektir.
İşçi sınıfının sermaye karşısındaki tek gerçek gücü, ulusal kökeninden değil, örgütlü sınıf birliğinden gelir. Emekçileri milliyet, din ve köken üzerinden bölen şovenizme karşı proletarya enternasyonalizmini yükseltmek; bugün sadece ideolojik bir ilke değil, sınıf mücadelesinin acil ve somut bir ihtiyacıdır.
Avrupa Göçmen Emekçiler Birliği (AGEB) olarak temel politikamız; göçmen haklarını savunmakla yetinmeyip göçmen düşmanlığını üreten emperyalist kapitalist sistemi teşhir etmek, işçi sınıfının farklı milliyetlerden tüm kesimlerini ortak mücadelede birleştirmektir. Göçmen işçi ve emekçilerin özgün sorunlarını gündeme taşırken, kendimizi uluslararası sınıf mücadelesinin aktif ve ayrılmaz bir parçası olarak kavrarız.
Çünkü emperyalist kapitalist sistemin saldırılarından hiçbir milliyetten emekçi bağımsız değildir. Bugün aşağıdaki başlıklar, yerli ve göçmen tüm işçilerin ortak mücadele zeminidir:
I. Ücretlerin artırılması ve çalışma saatlerinin düşürülmesi,
II. İşten çıkarmaların yasaklanması ve güvenceli çalışma,
III. Sendikal, sosyal ve emeklilik haklarının korunup geliştirilmesi,
IV. Barınma krizinin çözülmesi,
Mültecilere yönelik baskı, hak gasbı ve sınır dışı politikalarının derhal durdurulması.
Bugün Avrupa başta olmak üzere dünya genelinde yükselen ırkçı, faşist ve şovenist dalgaya karşı göçmen emekçilerin güvenliği ve geleceği, ancak ve ancak bu ortak sınıfsal hattın öne çıkarılmasıyla kazanılabilir. Göçmen emekçilerin artan ırkçılık karşısındaki kaygısını aşmasının yegâne yolu; yalnızlaşmak değil birleşmek, geri çekilmek değil örgütlenmek, şovenizmin karşısına sınıf dayanışmasıyla çıkmaktır.
Şovenizme karşı proletarya enternasyonalizmini, faşizme karşı işçi sınıfının birleşik mücadelesini büyütelim!





