Avrupa’da Yığınların Öfkesi Sokaklara Taşıyor
Avrupa’da işçilerin, emekçilerin ve gençlerin biriken öfkesi sokaklara taşıyor. Hayat pahalılığı, barınma krizi, sosyal haklara yönelik saldırılar ve büyütülen savaş bütçeleri, farklı ülkelerde geniş kesimleri harekete geçiriyor. Ücretleri temel ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyen işçiler, gelecekleri güvencesizliğe mahkûm edilen öğrenciler, emekliler ve göçmen emekçiler, hükûmetlerin ekonomik ve siyasal tercihlerine karşı tepkilerini yükseltiyor.
2026 sonbaharındaki gelişmeler, bu hoşnutsuzluğun geçici bir tepkinin ötesine geçtiğini gösteriyor.
Fransa’da eğitim koşullarına yönelik itirazlarla gelişen hareket, hayat pahalılığına ve kamu hizmetlerinin gerilemesine karşı daha geniş bir toplumsal tepkiyle birleşti. 24 Ekim’de ülke genelinde sokaklara çıkanların sayısını CGT (Genel Emek Konfederasyonu) 800 bin olarak açıkladı. Yüz binlerce insanın aynı talepler etrafında buluşması, biriken öfkenin boyutunu ortaya koyuyor.
İtalya’da 30 Ekim’de USB’nin (Temel Sendika) çağrısıyla gerçekleştirilen 24 saatlik genel grev, işçileri ve öğrencileri ortak talepler etrafında buluşturdu. 40’tan fazla kentte eylem planlanırken on binlerce kişi daha yüksek ücret, güçlü kamu hizmetleri ve hayat pahalılığına karşı önlem istedi; askerî harcamalardaki artışı protesto etti. Cenova Limanı’na giren yaklaşık 15 bin liman işçisi, öğrenci ve eylemci, limanların silah sevkiyatında kullanılmasına da karşı çıktı. Böylece geçim mücadelesiyle savaş karşıtlığının aynı zeminde buluşabileceği somut biçimde görüldü.
Almanya’da ise 31 Ekim’de “GenZ regelt” girişiminin çağrısıyla 30’dan fazla kentte gösteriler düzenlendi. Girişim, katılımı yaklaşık 120 bin olarak duyurdu. Eğitim, sağlık, sosyal güvence, iklimin korunması ve karşılanabilir yaşam koşulları talepleri, zorunlu askerliğin geri getirilmesine yönelik itirazla birleşti. Gençlerin tepkisi, yalnızca bugünkü yoksunluklarına değil, geleceklerinin hangi toplumsal önceliklere göre şekillendirildiğine de yöneliyor.
İspanya’da barınma sorunu ve tahliyeler, İtalya’da geçim ve eğitim koşulları, başka ülkelerde kamu hizmetlerinin aşınması öne çıkıyor. Talepler ve örgütlenme biçimleri farklılaşsa da ortak bir çelişki belirginleşiyor: Toplumun geniş kesimleri insanca yaşam olanaklarını kaybederken, egemenler emekçilere sürekli daha fazla fedakârlık dayatıyor. Portekiz, Belçika, Yunanistan ve Arnavutluk’taki protestolar da Avrupa’daki hoşnutsuzluğun tek bir ülkeyle sınırlı olmadığını gösteriyor.
Eylemlere yönelik polis saldırganlığı artıyor. Yaygın şekilde, geçici de olsa, gözaltılar ve tutuklamalar yaşanıyor. Eylemcilere karşı göz yaşartıcı gaz, tazyikli su ve polis provokasyonu gibi girişimlere başvurulurken, yığınların haklı eylemleri burjuva medyada vandalizm gibi yansıtılmaya çalışılıyor. Ancak tüm bunlar, emekçilerin ve gençliğin öfkesini ve mücadelesini azaltamayacak; aksine önümüzdeki süreç, daha büyük eylem ve mücadelelere sahne olacak.
BÜTÇELER SAVAŞA AKIYOR
Barınma alanındaki veriler, bu öfkenin maddi temelini açıkça ortaya koyuyor. Eurostat’a göre Avrupa Birliği’nde konut fiyatları 2010–2024 arasında yüzde 53, kiralar ise yüzde 25 arttı. Bu ortalamalar, ülkeler ve kentler arasındaki büyük farklılıkları gizlese de konuta erişimin giderek zorlaştığını gösteriyor. Özellikle düşük ücretliler ve gençler açısından kira, yaşamın diğer ihtiyaçlarına ayrılabilecek geliri daraltan ağır bir yüke dönüşüyor. Elektrik, ısınma, ulaşım ve gıda giderlerinin baskısı da eklendiğinde, emekçilerin gündelik yaşamı sürekli bir geçinme mücadelesi hâline geliyor.
Buna karşılık silahlanma için uzun vadeli ve büyük kaynak taahhütleri veriliyor. NATO’nun Haziran 2025’teki Lahey Zirvesi’nde, 2035’e kadar gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 5’inin “savunma” bağlantılı harcamalara ayrılması hedefi benimsendi. Bunun en az yüzde 3,5’i doğrudan askerî, yüzde 1,5’e kadarı ise altyapı, dayanıklılık ve savunma sanayii gibi bağlantılı alanlara ayrılacak. Bu karar, militarist yönelimin geçici bütçe artışlarıyla sınırlı kalmadığını, ekonomik ve toplumsal kaynakların uzun yıllara yayılan bir programla seferber edildiğini gösteriyor.
Fransa’daki bütçe tartışmaları da bu sınıfsal tercihin yarattığı gerilimi yansıtıyor. Hükûmetin 2027 bütçe tasarısı, önceki harcama projeksiyonlarına kıyasla yaklaşık 54 milyar avroluk tasarruf öngörüyor; emeklilik ve sağlık alanları da kesinti planlarının içinde bulunuyor. Henüz yasalaşmayan bu tasarı, faturayı emekçilere taşıtılmak istendiğini gösteren güncel bir sorundur.
Militaristleşmenin bir başka boyutu, gençliğin askerî ihtiyaçlar doğrultusunda hazırlanmasıdır. Almanya’da 2026 başından itibaren 18 yaşına giren Alman vatandaşlarına askerlikle ilgili anket gönderiliyor; erkeklerin yanıtlaması zorunlu tutuluyor. Askerlik hizmeti hâlen gönüllülük esasına dayanıyor. Bununla birlikte 2008 ve sonrasında doğan erkekler için Temmuz 2027’den itibaren zorunlu muayene öngörülüyor; personel ihtiyacının karşılanamaması durumunda zorunlu hizmet için ayrıca yasa çıkarılabilmesinin yolu açık tutuluyor. Gençliğin itirazı ve tepkisi, bu yönelimin gelecekte yaratacağı baskıyı da hedefliyor.
Kapitalist-emperyalist sistem açısından bakıldığında bu tablo, pazarlar, enerji kaynakları, ticaret yolları ve siyasal nüfuz alanları üzerindeki rekabetten bağımsız değildir. ABD, Avrupa’nın emperyalist güçleri, Çin ve Rusya arasındaki mücadele, askerî kapasitenin büyütülmesini ve ülkelerin savaş politikalarına hazırlanmasını besliyor. Çin’in dünya ekonomisindeki artan gücü ve Batılı emperyalist güçlerin üstünlüklerini koruma arayışı da bu rekabetin önemli unsurlarıdır. Yeni bir dünya savaşı tehlikesi, bu gelişmelerin devrimci yaklaşımla değerlendirilmesi ve yığınların öfkesinin buna göre örgütlenmesi bilinciyle ele alınmalıdır. Emperyalizm var olduğu sürece savaşların kaçınılmazlığı kavranmalı ve devrimlerle savaşın önlenebileceği bilinci yayılmalıdır.
DEVRİM BİLİNCİ GELİŞTİRİLMELİDİR
Öte yandan sokaklara çıkan her kesim aynı siyasal bilince, programa ve mücadele çizgisine sahip değildir. Sendikalar, öğrenci örgütleri, sosyalist yapılar, barınma hareketleri ve farklı toplumsal inisiyatifler arasında önemli ayrılıklar bulunuyor. Kitlesellik, kendiliğinden devrimci bir yönelim yaratmıyor. Bugünkü hareketlerin genişliğinden doğrudan bir devrimci durum sonucu çıkarmak, örgütlenme ve siyasal önderlik sorunu olduğu gerçeğinin üzerini örtmemelidir.
Ancak bu durum, açığa çıkan mücadele olanaklarını küçümsemeyi de haklı çıkarmaz. Geçim taleplerinin savaş bütçelerine itirazla, barınma mücadelesinin kamu hizmetlerini savunmayla, gençliğin gelecek arayışının militarizm karşıtlığıyla birleşmesi önemli bir potansiyel taşıyor. Devrimci güçlerin görevi, bu bağları güçlendirmek; yerli ve göçmen emekçilerin ortak sınıf çıkarlarını görünür kılmak ve öfkenin kalıcı örgütlenmelere dönüşmesine katkı sunmaktır.
Avrupa’da biriken öfkenin hangi yöne akacağı, önümüzdeki dönemin sınıf mücadeleleri içinde belirlenecek. Irkçı ve faşist güçlerin toplumsal hoşnutsuzluğu göçmenlere yöneltme çabalarına karşı, ortak mücadele zeminini büyütmek gerekiyor. İş yerlerinde, fabrikalarda, okullarda ve mahallelerde kurulacak dayanışma; ücret, barınma, eğitim ve sağlık taleplerini enternasyonalist ruhla emperyalist savaş ve militarizm karşıtlığıyla buluşturabilir. Bu öfkenin toplumsal bir dönüşüm gücüne ulaşması, örgütlü mücadeleye, sınıf bilincine ve enternasyonal dayanışmaya bağlıdır. Emekçilerin kaynaklarını silahlanmaya aktaran, gençliğin geleceğini güvencesizliğe mahkûm eden düzene karşı mücadele; sosyalizm perspektifiyle büyütülmelidir.
Başkan Mao’nun “Gerçek kahraman kitlelerdir” sözü, kitlelerin harekete geçtiğinde önlerinde hiçbir engel tanımamasına yönelik bir izahtır. Yığınların öfkesini devrim için örgütlemek, proleter sınıf bilinci ve tarihsel devrimci deneyimlerle sürece hazırlanmak, Avrupalı devrimci-komünist güçlerin omuzlarındadır.





