İçeriğe geç
Abone ol
Son Haberler

COP31 Ekonomik Barutu “Tükenen” Emperyalist Sermayenin “Yeşil Talanıdır”

Emperyalist kapitalist sistemin; sömürüyle, talanla, yerel ve bölgesel savaşlarla bir ahtapot gibi kuşattığı dünya, her geçen gün daha büyük ölçekli bir yıkıma doğru ilerliyor. Emperyalist haydutlar arasında süren kıyasıya rekabet sertleştikçe, dünya hemen her gün yeni yeni gerilimlere sahne oluyor. Ekonomik kuşatmanın, yaptırım kararlarının, silahlanma yarışının beslediği bu gerilimler karşılıklı hamlelerle el yükseltilirken savaş borazanlarının daha yüksek perdeden çalındığına tanık oluyoruz. Dünyanın her kıtasında yeni cephelerin açılması, askerî yığınakların yapılması, savaş gemilerinin suya indirilmesi, sömürüden ve talandan elde edilen büyük kârların silahlanmaya akıtılması ekonomik ve politik sıkışmanın ne denli büyük olduğunu gösteriyor. Saldırganlık, daralan hegemonyanın sınırlarını genişletmek için tek çare olarak görülüyor. ABD emperyalizminin başını çektiği emperyalist kapitalist sistemin bu agresif konumlanışı, dünyayı giderek bir savaş arenasına dönüştürüyor. Ancak böylelikle daralan nüfuz alanları genişletilebilir, bağımlılık ve sömürü zincirine yeni yeni halkalar eklenebilir! Kâr hırsıyla dünyanın en ücra köşesine kadar genişleyen emperyalist sermaye açlığı, yoksulluğu, güvencesizliği derinleştirmekten, vahşetin, yıkımın ve katliamın bilançosunu her gün daha da ağırlaştırmaktan başka sonuç üretmiyor.

Doğal kaynakların vahşice yağmalanmasının, ekosistemin yok edilmesinin, boyutlanan ekolojik krizin gerisinde emperyalist kapitalist sistemin yapısal krizine nefes aldırmaya odaklanmış çıkarları bulunuyor. Barutu “tükenmiş” emperyalist sermaye azalan kârlarını işçi sınıfına, emekçi yığınlara dayattığı azgın sömürüyle, doğaya ve yaşam alanlarına yönelttiği saldırganlıkla artırmaya, yeni sermaye birikim alanları yaratmaya çalışıyor.

Emperyalist kapitalist sistemin egemenliğinde dünya; işçi ve emekçi yığınlar için, doğa ve yaşam alanları için kelimenin tam anlamıyla bir cehenneme dönüşmüş durumdadır. Sömürüden, talandan, acıdan, sefaletten, yıkımdan başka bir şey vadetmeyen bu cehennem koşullarına gençler, işçi ve emekçi yığınlar, kadınlar, köylüler isyan halindedir. 2025 yılı, emperyalist kapitalist sistemin dayattığı geleceksizlik kuşatmasına karşı gençliğin öfkesinin tetiklendiği, farklı taleplerle ortaya çıksa da özünde emperyalist kapitalist sisteme ve feodal faşist iktidarlara karşı isyana dönüştüğü bir yıldı. Nepal’den Madagaskar’a, Fas’tan, Peru’ya, Endenozya’dan, Filipinler’e uzanan gençlik ayaklanmaları Fransa’da gençliğin tutuşturduğu isyan meşalesinin erken habercisiydi. Şimdi, Avrupa’dan Latin Amerika’ya, Asya’dan Afrika’ya kadar gençliğin yaktığı isyan ateşinin kıvılcımları ulaştığı her yerde cehennem gibi koşullara son vermek isteyen kitlelerin sokakları zapt eden isyanını tutuşturuyor. Emperyalist kapitalist sistem, kitlelerin yığın halinde taşan öfkesiyle sarsılıyor.

COP31 Emperyalist kapitalist sistemin meşruiyet arayışıdır!

COP31, 2008’de emperyalist kapitalist sistemin kalbinde baş gösteren ekonomik kriz koşullarının daha da kötüleştiği bir tabloda, bu kez Türkiye’de toplanıyor. Emperyalist kapitalist sistem bir yandan bu zirveler aracılığıyla barutu “tükenen” ekonomisine yakıt bulmaya çalışırken bir yandan da sömürüden, talandan, baskıdan bunalmış kitlelerin büyüyen öfkesiyle sarsılıyor. Kitleler, emperyalist sömürü ve talan politikaları karşısında biriken öfkelerini isyana dökerek “yeşil emperyalizmin” düzenlediği zirveye açık bir mesaj gönderiyor: Ayağa kalkıyoruz! 

COP31 Zirvesi işte bu koşulLar altında toplanıyor!

30 yıldır “küresel iklim değişikliğiyle mücadele” için toplanan COP’ların amacı ne üzerinde yaşadığımız gezegenin aşırı ısınmasını önlemek, toprağın, suyun, havanın kirlenmesinin önüne geçmek ne de doğanın uğradığı tahribata çözüm bulmaktır. Ekolojik bir krizin, boyutlu bir yıkımın ortasında bulunduğumuz doğrudur. Bu doğru, emperyalist sermayenin ideologları tarafından artık gizlenemeyecek bir gerçek haline gelmiş kapitalizm ile ekolojik yıkım ilişkisinin “kabul edildiği”, “yeşil kapitalizm” olarak formüle edilmiş bir doğru halindedir. Bu “kabul edişle” COP’ların işlevi daha da anlaşılır hale gelmektedir. Bu zirvelerde boy gösteren emperyalist tekeller ve onları fonlayan devletlerin bilinen tek derdi bulunmaktadır: ekonomik barutu “tükenmiş” finans kapitale “yeşil dönüşüm” illüzyonuyla yeni sömürü ve sermaye birikim alanları yaratmak. Emperyalist kapitalist sistem krizle sonuçlanan politikalarının yarattığı boyutlu yıkımı gizlemek için cilalanmaya, yeni bir mali ve ideolojik manivelaya gereksinim duyuyor. Ve giderek artan bir etkiyle çözümün sınıf mücadelesiyle, sınıfların ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşeceğine duyulan inancı zayıflatmaya, bu inancı kırmaya çalışıyor. Bu zirvelere sözde karşı çıkan “çevreci örgütler” ve yine teşvik edilen “çevrecilik” anlayışı üzerinden kitlelerde biriken antikapitalist öfke, sistem içi reformist kanallara akıtılarak boğulmaya çalışılıyor. Bir kez daha vurgulamalıyız ki, ekolojik krizin engellenmesi ne emperyalist tekellerin fonladığı “çevreci örgütler” ve “çevrecilik anlayışıyla” ne pipet boykotlarıyla ne de “yeşil dönüşüm” yalanlarıyla mümkündür. Aşırı üretimi doğuran ve besleyen kâra dayalı sömürü düzeninin çarkları kırılmadıkça iklim koşullarının daha büyük krizlere gebe olacağı ortadadır.

Dünya, “iklim zirveleri”nde iklim krizine gerçekçi çözümler arandığı veya çözümler bulunacağı inancına kapı araladığı günden bugüne bu zirvelerde oluşturulan kararların neoliberal politikaların bir ürünü olduğu gerçeğiyle yüz yüze kalındı. Bugün de COP zirvelerinde piyasalaştırılan “yeşil enerji”, “yeşil dönüşüm” aldatmacasıyla yenilenebilir enerji kaynaklarına el konularak, emperyalist sermaye için yepyeni sömürü ve pazar alanları yaratılmak isteniyor. Dün, fosil yakıtlar için yarı sömürgelerin altını üstüne getiren, doğal kaynaklarını vahşice yağmalayan uluslararası tekeller bugün GES, RES, HES, JES projeleriyle yeniden karşımızdadır. O nedenledir ki COP zirveleri; içeriğini, politik çerçevesini emperyalist sermayenin belirlediği diğer tüm zirvelerle benzerlik göstermektedir.  G-7 ve G-20 zirveleri, NATO zirveleri, BM’nin düzenlediği zirveler ne ise COP da odur! COP toplantıları Emperyalist kapitalist sistemin egemenliğinin yeniden üretildiği, yeni teknolojilerin, yeni metallerin, yeni minerallerin, yeni hammadde pazarları üzerinden küreselleştirildiği, ticari çevrelerin buluştuğu, piyasa mekanizmalarının oluştuğu güdümlü toplantılardır. Emperyalist kapitalist sistem bu toplantılar aracılığıyla bir yandan kendisi için meşruiyet üretmeye çalışırken bir yandan da “yeşil dönüşüm” ile ambalajladığı yeni sömürü ve talan politikalarının “kusursuz” biçimde hayata geçmesini sağlamaktadır. Yine tam da bu nedenledir emperyalist kapitalist sistemin meşruiyet arayışına sahne olacak COP 31 toplantısı, bizim için doğanın üzerine attıkları sömürü ağını parçalama mücadelemizin, doğayı ve emeği özgürleştirme eylemimizin bir kesitine sahne olacaktır.

Emperyalist talanın rengi: “Yeşil dönüşüm” 

“Yeşil dönüşüm”, çok uzak olmayan gelecekte doğada sınırlı bulunan petrol, kömür, doğalgaz gibi fosil yakıtların tükeneceği gerçeğinden hareketle doğayı metalaştırarak yeni sömürü ve sermaye birikim alanları yaratmanın adıdır.

‘70’lerde yaşanan “petrol krizinden” bu yana, bugün de benzer biçimde Hürmüz Boğazı’nda “fosil yakıt” tedarikinin aksadığı, “enerji krizinin” yaşandığı koşullar emperyalist kapitalist devletleri alternatif enerji kaynakları bulmaya ve geliştirmeye yöneltmiştir. Buldukları çözüm; GES, RES, HES, JES gibi alternatif enerji sistemlerinin çoğaltılması ve tarımın tasfiyesiyle enerji ihtiyacını karşılayacak bioyakıt bitkilerinin üretilmesine yer açacak geniş tarım arazilerinin yağmalanması olmuştur. “Doğa dostu, yeşil enerji, bitmeyen, sürekli yenilenebilir enerji” büyük bir ideolojik bombardımanla hayatın her alanında yaygınlaştırılmaya, alternatif “çözüm” olarak sunulmaya başladı. Emperyalist tekellerin elinde, çokça övdükleri “yeşil enerjinin” “doğa dostu” olması şöyle dursun, “yeşil büyüme” için gerekli olan madenler ve elementler de dahil iklim değişikliğinin baş sorumlusu ilan edilen fosil yakıtları ele geçirmek için kıyasıya bir rekabet yaşanmaktadır. Bu gerçeklik bir yandan, artan enerji ihtiyacının yarattığı baskılanmayla emperyalist kapitalist sistemin çarklarını çevirecek yenilenebilir enerji kaynakları ve gerekli olan madenler ve mineraller için uluslararası tekellerin rekabet ettikleri/edecekleri bir hegemonya alanıyken bir yandan da doğal kaynakların, tarım arazilerinin, meraların, ormanların yağmalanmasına karşı mücadelenin de arenası olacaktır.

Bunun için dünyanın en büyük fonu kabul edilen “Yeşil İklim Fonu” kurulmuş, yarı sömürgelerde “yerli” tabelaya sahip uluslararası sermayeye doğal kaynakların yağmalanması için kapılar sonuna kadar açılmıştır. Koşul olarak sunulan “yağmaya açık ol, teşviki kap, kârını say” üçlemesi talandan pay kapmak isteyen egemen sınıflar lehine şirketlerin iştahını kabartıyor. Servet yığmanın yolu doğayı ve geçimlik tarım yapan köylülüğün topraklarını yağmalamaktan ve sömürmekten geçiyor!

Emperyalist kapitalist sistem artan enerji ihtiyacını karşılayabilmek, enerji üretimi için gerekli olan makine, araç ve gereçlere pazar yaratabilmek için, yağmaya açık olmak kaydıyla bu fonlardan sağlanan yatırım teşvikleriyle, faizsiz kredilerle, hızlı ve kârlı kazanç vaadiyle “yeşil” talana kapıları sonuna kadar açmıştır. Hızlı ve kârlı kazanca gözünü açmış ülkemiz egemen sınıfları halkın tek geçim kaynağı olan topraklara, tarım arazilerine “acele kamulaştırma” kararlarıyla el koyarak, talan önündeki engelleri bir bir kaldırarak, doğayı yıkıma uğratarak talan projelerini hayata geçiriyor. Tarımsal üretimin yoğun olarak gerçekleştiği Akdeniz’in, Ege’nin, İç Anadolu’nun geniş tarım arazileri, yenilenebilir enerji “yatırımlarıyla” tarım havzası olmaktan çıkmış, ‘Yenilenebilir Enerji Havzası’na dönüştürülmüştür. Öyle ki COP 31’e katılacak uluslararası sermayeye gururla gösterileceğinden şüphe duymadığımız bu eser; geçimlik tarımdan, topraktan kopartılmış, yoksullaştırılmış, şehirlerde güvencesiz çalışmaya hazır şekilde yığılmış köylülüğün yıkım tablosudur. Bu tablo; kirletilmiş havanın, toprağın, suyun, yok edilmiş ekosistemin, can çekişen doğanın, kanayan tablosudur; aynı zamanda suyu, toprağı, ormanı, zeytinliği, geleceği için baş kaldırmanın, baskıya, tutuklanmaya, zorbalığa karşı direnmenin, mücadelenin tablosudur! 

Emperyalist talana karşı ayağa kalkıyoruz!

Emperyalist talan ne kadar “yeşile” boyanırsa boyansın, ne kadar “çevreci” görünse görünsün emperyalist kapitalist sistemin doğayla kurduğu yıkıcı ve tahripkâr ilişki gizlenemeyecek bir gerçek haline gelmiştir. “Yeşil” illüzyonun, “çevreci” görünümün arkasında amansız bir doğa yağması ve emperyalist tekellerin kâr odaklı çıkarları bulunmaktadır. Mücadele ettiğimiz bu gerçekliği ambalajından çıkararak daha görünür hale getirmek, ekoloji mücadelesinin hedefine yerleştirmek dünden daha fazla önem kazanmış durumdadır. Doğaya ve yaşam alanlarına yönelmiş haldeki saldırılar her gün daha büyük bir kitleyi karşısına alarak, direnişe ve mücadeleye yeni güçleri dahil ederek genişliyor. Özellikle direnişin taşıyıcı kolonu ve asıl itici gücü olan köylülüğün yaşam alanlarına doğrudan yönelen saldırılara karşı gelişen mücadelesi güç topluyor. Ekoloji mücadelesinin somut talepleri, köylülerin inatçı mücadelesi sayesinde saldırılara karşı direnç oluşturulabilmiştir. Bunun temel nedeni ekoloji mücadelesinin, yoksul köylülüğün talepleriyle ve çıkarlarıyla tam bir uyum halinde olmasındandır. Yaşam alanı; yoksul köylülük için hayvanlarını otlattığı meralar, geçimini sağladığı ormanlar, derelerdir, yani her şeydir. Bu nedenledir ki topraksız ya da küçük toprak sahibi köylüler ormanların, vadilerin, meraların, derelerin insafsızca talana açılmasına karşı ekoloji mücadelesinin en önünde, öfkeli ve inatçı bir güç olarak mevzilenmiştir. 

Öyleyse en önde, yoksul köylülüğün öfkeli ve inatçı mücadele ruhunu kuşanarak emperyalist talana karşı ayağa kalkalım!

Hiçbir yağmayı ve talanı sessizlikle karşılamayan, toprağı, suyu, ormanı, vadisi, kıyısı, parkı için mücadele eden halkın direnciyle ayağa kalkalım!

Toprağından, geçim araçlarından koparılarak, maden ocaklarında köleleştirilen işçi sınıfının direnciyle ayağa kalkalım!

Dersim’de, Muş-Varto’da, Diyarbakır-Kervanpınar’da, İkizköy’de, Akbelen ormanlarında yılmayan direnişin gücüyle ayağa kalkalım!

Paris Komününün ruhunu taşıyan gençliğin kararlı isyanıyla ayağa kalkalım!

Halkın cesaret yüklü direnciyle birleşerek, örgütlenerek ayağa kalkalım!

Ayağa kalkalım ki doğal kaynaklarımızı vahşice yağmalayarak servet yığanların korkusu büyüsün!