Önceki bölümün sonunda Kautsky’nin devlet hakkındaki fikirlerinin Öcalan’ın görüşlerine temel olduğuna değinmiştik. Devam edelim:
Öcalan’ın bu dönüşü, Marksizm’in Leninizm ve Maoizmle aldığı yolun da inkâr edilmesidir. Marks’ın devlet hakkında özel bir çalışma üretmediğini; ama bunun için sıkı bir temel oluşturduğunu ifade etmiştik. Bu görevi Lenin, Stalin ve Mao önemli oranda yerine getirdiler. Öcalan ise, bu yolda yürümek gibi bir özelliği olmadığı için olsa gerek başlangıçtaki “uzlaşarak demokratikleşme” yolunda ilerlemeye devam ediyor. Bu yol önemli derecede Kautsky’nin yürüdüğü yoldur. Kautsky ile benzerlik o düzeydedir ki kimi yaklaşımlar birebir aynıdır.
Şu ifadeler Abdullah Öcalan’a aittir: “Demokratik siyaset stratejisiyle devlette değişim ve dönüşümü yaratmak, toplumu demokratik temelde yeniden inşa etmek mümkündür.” Tam 110 yıl önce dönek Kautsky de kendi zihnindeki Marksizmin çanına ot tıkayacak bir fikirsel değişim süreci yaşarken şu ifadeleri kullanıyordu: “Devlet, zor aygıtı olmaktan çıkıp toplumun genel çıkarlarını temsil eden bir örgüt haline gelebilir.” İkisinin de ana gayesi burjuva devleti ya da burjuva-feodal devleti değiştirmek ve ona ortak olmaktır; bunun için gerektiği ölçüde mücadeleden, sınıf karşıtlığından ya da ulusal bağımsızlıktan vazgeçmek de mümkündür.
Kautsky’de bu eğilimi açığa çıkaran emperyalizm oldu. Almanya burjuvazisinin bakış açısından kapitalizmin emperyalizm aracılığıyla dünyada yayılacak olmasını o sınıfın, genel olarak ezilenlerin lehine bir gelişme olarak yorumladı. Bu yorum ilk bakışta masum görünebilir. Ne de olsa sosyalizm şartlarının dünya çapında olgunlaşmasını destekleyen, bu yöndeki gelişmeyi önceleyen bir bakış açısı izlenimi vermektedir. Oysa o bunu Almanya burjuvazisinin çıkarları açısından, kendi ülkesindeki devrim olanağını inkâr eden, kendi devrimci görevlerini öteleyen bir tavırla savunuyordu. Lenin’in hiddetle eleştirdiği şey tam da bu oldu. Kuşkusuz bu tavır aynı zamanda, ilhak edilen bağımlı ülkelerdeki ulusların çıkarlarını, dolayısıyla da ezilen halkların devrimci iradesini yok sayan bir tutumdu ve şovenistti. Bu sonuç kendi ulus burjuvazisinin çıkarlarını gözeten her “sosyalistin” varacağı kaçınılmaz sonuçtur. Kautsky’nin bu savruluşu onun burjuvazinin çıkarlarından hareket etmesiyle ilgiliydi.
Bu hareket tarzının bir ayağını da “devleti, sınıf egemenliğinin bir aracı olmaktan çıkarmak” anlayışı oluşturuyordu. Bugün Öcalan’ın düşüncesinde de tanıklık ettiğimiz şey de aynısıdır. Devleti de üreten ve kurumsallaştıran üretim ilişkilerinin egemenliğine karşı komünlerin inşa edilmesi yoluyla devleti “koordine eden bir yönetime” doğru evriltmek stratejisinin özü bunlardan oluşuyor. Devrimi, sınıf egemenliğini, sınıf devletini, sosyalizmin esaslarını içeren temel anlayışı reddetmek ya da olanaksızlaştırmak: ortaklık edilen tavır budur.
Elbette burada Öcalan’ın Kaustsky ile birebir aynı şeyleri ileri sürdüğünü, düşüncelerinde hiçbir farklılık olmadığını ileri süremeyiz. İkisinin ortaklaştığı fikir “demokratik devlet fikridir,” sınıf egemenliğine dayanmayan; toplumun demokratik gelişimine ya da bastırılmış demokrasiye dayanan bir yönetimin mümkün olduğu inancıdır. Bu bir inanç olarak formüle edilmiş olsa hiç kuşkusuz sosyalistlerin eleştirisi “kendini savunmak” biçiminde olmayacaktı. Kendini savunmak ve dolayısıyla bu düşünceleri sosyalizm adına eleştirmek bu koşullarda olağandır. Sosyalizm adına veya sosyalizm için, kendini savunmak biçiminde sergilenen tutumlara yönelik Öcalan paradigmasını savunmakta olanların belirgin bir saldırganlıkla hareket ettiğini görmek bu bakımdan şaşırtıcıdır. Bu noktanın da deşilmesine ihtiyaç var. Bu bölümde şunu ifade etmekle yetinelim: evet bizim açımızdan Kürt Ulusal Hareketinin sosyalizm anlayışı başından itibaren sorunludur. Ulusal bağımsızlıkçı bir amaçla şekillenmiş bu sosyalizm anlayışında başından itibaren bir ezilen ulus milliyetçiliği olduğunu her zaman söyledik. Bunun ezen ulus milliyetçiliğinden ayrı olarak demokratik bir içerik taşıdığını ve devrime ihtiyaç duyan bir burjuva ulusal çıkara sahip olduğunu savunduk. Ulusların Kendi Kaderini Tayin Etme Hakkından “ille de ayrılma, kendi bağımsız devletini kurmak” ödevini çıkaran anlayışın milliyetçi olduğunu çok başka biçimlerde, üstelik söz konusu ilkeyi de reddederek Öcalan söylemektedir. Onun “dar milliyetçilik” olarak mahkûm ettiği fikir sosyalizmin ya da Lenin’de ete kemiğe bürünmüş, Stalin’de gerçekleşmiş bir sosyalist devlet/ülkenin değil, bizatihi kendi fikridir. Ulusların Kendi Kaderini Tayin Etme Hakkının “salt ayrılmak” değil “ayrılma hakkı” olduğunu bu fikre karşı savunduk. “Kürt ulusu ayrılmak hakkına sahiptir; buna karşın ayrılmak ulusa dahil olan halkın, özel olarak Kürt işçi sınıfının çıkarlarına değil, Kürt burjuvazisinin, ağaların ve beylerin çıkarlarının gerçekleşmesine hizmet eder” dediğimizde de bu milliyetçiliğin eleştirisini yapıyorduk. Özetle, bugün çok farklı bir seviyede olunduğunu düşünmüyoruz. Daha başlangıçta, girilen yolun kendisinde bulunan özellikler bugün, varılan yerde daha belirgindir. Kautsky’nin de kapitalizm kavrayışındaki ekonomizm onun Almanya burjuvazisinin bakış açısına demir atmasına yol açtı. Öcalan’da ise sosyalizm baştan milliyetçiydi ya da burjuva bakış açısındaydı. Onun demokratik toplum fikri de bu nedenle “proleter olmama” seçeneğinde yoğunlaşmakta ve devlet de sınıf devleti olmaktan çok “burjuva kesimleri, mülk sahiplerini de kapsayan, bu anlamda “demokratik” bir devlettir. Lenin’in “sadece sınıf mücadelesinden, devletin niteliğinden bihaber olmayı açığa vuran bilgisizliğe işaret eden, aynı zamanda bomboş olan bir safsatadır” dediği bir demokrasidir sözü edilen. Bomboştur, çünkü sınıfsız ve dolayısıyla devletsiz de olan bir toplum olarak komünizmde de “saf demokrasi” olmayacaktır, çünkü demokrasi için bir koşul, bir neden kalmayacaktır.
Öcalan’ın bugün saf demokrasi anlayışını içeren demokratik toplum fikrine demirlemiş olmasının nedeni onun geçmişte “milliyetçi bir sosyalizm” anlayışında olması, uzlaşmaya eğilimli bir siyaset izlemesidir, denebilir elbette. Şunu söyleyebiliriz: Öcalan’da bu fikrin temeli en başında vardı, çünkü o, ulusal sorunu Kürt millî burjuvazisinin çıkarları açısından yorumladı. Birleşik, bağımsız Kürdistan amacı ulusal sorunun çözümünü içermekle birlikte işçi sınıfının kurtuluşu/halkın kurtuluşu anlamında, sosyalizme doğru ilerlemek anlamında bir çözüm olmayacaktı. Ulusal sorunun bu çözüm yolunda halkın kurtuluşu için ilerlemeye devam etmek ve burjuvazi için en uygun devlet biçimi olan ulus devletin proleter devlete dönüşmesi için demokratik devrimi tamamlamak gerekecekti. Ne var ki bu, kaba bir tespit olarak kalır.
Bernstein’de, Kautsky’de ve daha bir dizi revizyonistte rastlanan bu anlayışın, günümüzde, ulusal bağımsızlık hareketine önderlik etmiş; ama bu amaçta yenildiğini kabul etmiş Öcalan’da da zuhur etmesi bir tesadüf değildir. Bu, yürünen yolun doğasından gelen bir sonuçtur. Ezilenlerin çıkarlarını kendisinde birleştirmeyi amaç edinmiş Öcalan “onlar için demokrasiden” vazgeçmiş, “herkes için mümkün bir demokrasiye” demir atmıştır.
Abdullah Öcalan şunları ifade ediyor: “Orta Doğu gibi karmaşık etnisiteler, dinler ve mezhepler bölgesinde diyalog ve demokratik müzakere ile başarılacak çok şey vardır. Hatta anlamlı bir sosyalizmin, şiddet dolu bir devrim anlayışından ziyade pozitif bir inşa ve varoluş sistematiği olarak kendini örgütlemesini, bunun da demokratik diyalog biçiminde gerçekleşmesini uygun bulmaktayım.” Sadece Orta Doğu’nun karmaşık doğasından ötürü değil, gerçekte Öcalan tüm dünya halkları için gerekli ve mümkün bir demokrasiden söz ediyor. Herkesi kendinde birleşmeye çağırıyor aslında. Buna rağmen Orta Doğu vurgusu yapması dikkat çekicidir. Neden peki? Orta Doğu burada salt bir simge midir? Ne de olsa medeniyetin kaynağı olan bir yerden söz ediliyor. Başlangıç noktasına dönmek ve büyük daireyi gene burada tamamlamak ayrıca mistiktir ve “ikna edicidir.” Tarihle alay etmeyi bırakıp gerçeğe bakarsak göze çarpan şudur: Orta Doğru dizayn edilmektedir. Emperyalist dünyanın önde gelenleri yönetemedikleri dünyanın bu noktasında arayış içindedir. Öcalan bu arayışa yanıt vermek iddiasındadır. Bu uğurda, yani “yeni bir sosyalizm” perspektifinde birleşmek emperyalizmin de arayışına yanıt olmayı içeriyor.
Elbette bu yanıt, “halk adına ve halkın çıkarları doğrultusunda” verildiği iddiasıyla sunulmaktadır. Ne var ki özü “saf demokrasi” olan; halkın “şiddet dolu devrimci” mücadelesini reddeden, halkın haklı öfkesini tersleyen bir tutumla şekillenen bu yaklaşım, emperyalizmin arayışlarına karşılık gelebilen bir yanıt niteliği taşımaktadır. Orta Doğu vurgusunun politik alandaki kaynağı da tam olarak burada yatmaktadır. Karmaşık etnik, dinsel ve mezhepsel yapıya sahip bu bölgede “saf demokrasiye” özel bir ihtiyaç olduğu yönündeki önyargı temel alınmakta; bu ihtiyacın mevcut koşullarda karşılanamadığı ileri sürülmekte ve buradan hareketle, “sosyalist bakış açısından” burjuva demokrasisinin Orta Doğu’ya yetmediği iddiası dile getirilmektedir. Bu mantık silsilesi içinde “demokratik toplum” modelinin bölgeye uyarlanabilir olduğu sonucuna varılmaktadır.
Oysa Orta Doğu halklarının ve ezilenlerinin demokrasi ve özgürlük ihtiyacının bu biçimde manipüle edilmesi ve bu manipülasyona aracılık edilmesi, güçlü ve kapsamlı bir eleştirinin konusu olmak zorundadır.
Faşizmi Demokrasiye İkna Etmek
Devletin bu anlayışa ikna olması da ayrı bir değerlendirme konusudur. Uzunca bir süredir ulusal hareketin mücadelesi karşısında kesin bir başarı sağlayamayan devlet ulusal hareketin yeni paradigması kapsamında uzlaşmaya bir kapı araladı. Bunu Öcalan’ın başarısı olarak değerlendirmek sürecin çoklu yapısını, egemen devletlerin bölgede emperyalizme rağmen hareket edemeyeceği gerçeğini ihmal etmek olur. Dolayısıyla “demokratik topluma” egemen devletlerden çok emperyalizmin ikna olması gibi bir sonuçla karşı karşıyayız. Bunun nasıl gerçekleştiği hakkında açık bir değerlendirmeye pek rastlamadık. Demokratik topluma emperyalizmin ikna olmasının nedeninin halkların çıkarları bakımından sağlanan bir mutabakat olmadığı açıktır. Öcalan da böyle bir iddiada değil. Buna rağmen o, devletle demokratik bir ilişkinin mümkün olduğunu ileri sürüyor. “Demokratik sözleşme” çerçevesinde işleyen bir yapının inşasına kapı aralandığına inanmış olan Öcalan bunu emperyalizme karşı bölge halklarının lehine bir gelişme olduğu iddiasındadır. Böyle düşündüğünü daha önceki açıklamalarından biliyoruz. Şimdi sorumuz şudur: devlet emperyalizme karşı ve bölge halklarının lehine bir demokratik sözleşmeye nasıl ikna edilebilir. Dolayısıyla emperyalizmin de böyle bir ikna karşısında nasıl hareket edeceğini tartışmamız gerekecektir. Çünkü bu olmadan demokratik sözleşmenin gerçekleşmesini beklemek için bir neden bulunmuyor.
“Demokratik sosyalizmin devletle ilişkisi de çözüm ve barış sürecinde yeniden şekillenmektedir. Devletle ilişkimi bir demokratikleşme ilişkisi olarak tanımlıyorum. Demokratik cumhuriyet anlayışı, devletin toplum üstünde tanrısal bir güç değil, toplumla yaptığı demokratik sözleşme çerçevesinde işleyen bir yapı olmasını gerektirir. Demokratik siyaset stratejisiyle devlette değişim ve dönüşümü yaratmak, toplumu demokratik temelde yeniden inşa etmek mümkündür.”
Burada da Marksist bakış açısından uzak bir tutum söz konusu. Öcalan burada “kendinden” hareketle bir demokratikleşme arayışında olduğunu ortaya koyuyor. Demokrasiyi, kendi hareketinin amacı içinde tanımlıyor ve burada objektif şartlar, toplumsal çıkarlar tartışma dışında. Daha önce de konu ettiğimiz “demokrasinin mutlaklık kategorisi içinde kavranması” burada göze çarpıyor. Demokrasinin Öcalan’ın hareket tarzı içinde, bir amaç halinde zuhur etmesinin nedeni bunu kendisinin öyle tanımlaması veya kendisinin bir demokrasi arayışında olmasıdır. Diğer bütün yorum bunun desteklenmesi içindir. “Demokratik cumhuriyetin”, yani devletin toplumun üzerinde bir güç olarak konumlanmaması, demokratik bir çerçevede işlemesiyle Öcalan’ın kendi demokratik ilişkisi desteklenmiş olacaktır. Bunun kolay olduğunu iddia etmiyor elbette, bu ilişkinin bir mücadele olarak tanımlandığını ve toplumda bir komün hareketi yaratmanın zorunluluğundan söz ettiğini biliyoruz. Ne var ki bu mücadelenin başlangıç noktasının ya da düğüm noktasının kendisinin kurduğu ilişki olması tipik bir idealizmdir. Buna bağlanan her türden mücadele savrulmaya yatkındır. Son zamanlarda sıklıkla dile getirilen “süreç krizde” görüşünün de buna işaret ettiğini söylemeliyiz. Kitlelerin eseri olacak demokrasinin tamamen onların çıkarlarından, onların üretim ilişkilerine dayanan ihtiyaçlardan doğması gerekecektir. Tarihsel olarak hep böyle olmuştur. Demokrasi zihinlerde zuhur eden bir fikir olmazdan önce bir toplumsal ihtiyaç olmalıdır, bir gerçekliğe dayanmalıdır.
Demokrasi toplumun hem tarihsel hem de günlük mücadelesinin, üretim tarzının içinden tanımlanmadığında o kitlelerin eseri olmayacaktır, o herhangi bir kafada zuhur etmiş olduğundan “tanrısal” ya da idea ve aynı zamanda diktatörlüğü de şartların ürünü bir olgu olarak görmemesidir. Bu da açık bir idealizmdir. Öcalan böyle bir ilişki kurabilir, böyle bir beklenti ile hareket edebilir. Fakat bunun bütün bir hareketi bağlaması, bir ulusun çıkarları bakımından belirlenmesi ve hatta sosyalizm doğrultusundaki gelişmenin esası olması savunulabilir bir yaklaşım değildir. Kendi ilişkisi demokratikleşmeyi sağlayabilirse eğer, bunun kendisiyle sınırlı bir demokrasi olacağı da şüphe götürmezdir. Kendini ifade edebilen, diğerlerini etkileyebilen, kendi fikirleri başkasında sonuç üretebilen bir Öcalan toplumun çoğunluğunun sahip olduğundan çok daha demokratik bir ilişki kurmuş olacaktır. Bunun toplumsal demokrasideki yeri ise tartışmalı olacaktır. Toplumu, kendi çıkarları doğrultusunda harekete geçirme yeteneğini Öcalan’ın kurduğu ilişkiler içinde kavrarsak eğer hiçbir yere erişmeyen bir yola girmiş oluruz. Bu tür yollardan uzak durmak gerekir.
Öcalan, kendisinden başlayan devletle demokratik ilişkiye güvencenin de hukukla temellendirilmesinden söz ediyor. Bu da hukuk kavramını tartışmayı gerektirir. Sınıf mücadelesinden ve sınıfların ilişkisinden doğan hukuk egemen sının çıkarlarını güvenceye alırken, onun temel işlevi buyken neden Öcalan’ın devletle kurduğu demokratik ilişkiyi güvenceye alsın? Bunun bir tek nedeni olabilir: söz konusu demokratik ilişki egemen sınıfların ve bunların da iş birliği halinde olduğu emperyalizmin siyasî amaçları doğrultusunda işlemektedir. Ulusal hareketin bu güçler için bir tehdit olmaktan çıkarılması, bölgedeki anti emperyalist, anti faşist güçlerin olabildiğince ezilmesi ve zayıflatılması amaçlanmışken bunun gerçeklikteki karşılığı anlaşılmaz olmamalıdır.
Öcalan, “Bu stratejinin hukukla temellendirilmesi ise barışın kalıcı temelini oluşturacaktır. Hukuk, devlet ile toplum arasındaki demokratik ilişkinin güvencesi ve dengeleyici mekanizması olarak şiddeti engelleyen bir çözüm aracıdır.” derken gerçekten de “engellenen şiddetin” kaynağını, amacını, yarattığı etkiyi tartışılmaz kılıyor. “Şiddet olmamalıdır” güvencesi huzur arayışında işaret ediyor. Uzlaşmacılığı devrimci şiddetin yerine ikame eden, tarihte zorun rolünü kendi öznel düşüncelerinin kurbanı eden, hatta son 40 yılda var olan Kürt inkârını dahi bu zorun sağladığını anlamayan çizginin muadili, 110 yıl önce de vardı. Kautsky, Marksizm saflarını terk edip eline yeni bir bayrak alırken o bayrağa şunu yazıyordu: “Devlet mekanizmasının yıkılması düşüncesi, anarşist bir hayaldir.” “Proletarya diktatörlüğü, demokrasiyle bağdaşmaz.”
Açıkça görüyoruz ki Öcalan Amerika’yı yeniden keşfetmektedir. Lenin ve Mao’yu, Kautsky’nin fikir ve düşüncelerini sahiplenerek aştığı iddiasındadır. “Durmaksızın 100 yıl öncesine takılmamak gerekir” diyerek Marksizme saldıran bu anlayış, 100–150 yıllık reformist-revizyonist fikirlerin etkisi altında hareket ettiğini anlamayacak kadar dar bir dünya görüşüne sahiptir. Tarihin çöplüğüne Marksizmin ustaları tarafından atılmış ütopik sosyalizmi, anarşizmi ve Kautskyciliği bugün bir sentezle canlandırmaya çalışmak ancak bir trajedi üretebilir.
Öcalan, Marks ve genel olarak Marksizm karşısında idealizme yaslanarak büyük iddialar; ama içeriği çok soyut görüşler ileri sürmektedir. Marks’ın bu türden salvolara karşı Kapital’in önsözünde Dante’den alıntıyla dile getirdiği gibi: “Sen yolunda yürü bırak elalem söylensin”
Mektuba yönelik temel görüşlerimiz bunlardır. Bununla birlikte, süreç mektuptan ibaret değildir. Yakın zamanda Öcalan’ın perspektifinden hareketle birçok değerlendirme yapılmakta, röportaj da verilmektedir. Bunların da tartışılmasına ihtiyaç olduğunu göz ardı etmiyoruz Yanıt gerektirdiği durumda bunları da konu edeceğiz. Bitmeyen bir tartışma yapmak yerine görüşlerimizin, çizgimizin, amacımızın, teorimizin sağlıklı bir şekilde tartışılmasına yol açacak bir konumlanmayla sınırları belli, konusu ve niyeti açık tartışmalar yapmak daha doğrudur. Yer yer bu türden tartışmalarla konuyu gündemimizde tutmaya devam edeceğiz.
BİTTİ
Marksizmin Aşılması ve Demokratik Toplum -I








