Emperyalist savaşların ve saldırganlığın dünya genelinde yaygınlaştığı, savaş ekonomilerinin giderek başat hale geldiği bir dönemden geçiyoruz. Elbette bu, emperyalist kapitalist sistemin yapısal bir sonucudur; Sermaye birikim rejimlerindeki tıkanmalar, hegemonya savaşları ve kaynak paylaşımı üzerindeki vahşi rekabet; dünyanın egemen güçlerini, yapısal krizleri her seferinde savaş ve yıkım yoluyla çözmeye zorluyor. Bu nedenle günümüzde yaşanan her bölgesel gerilim, tekil bir olay olmanın ötesinde, emperyalist-kapitalist sistemin derinleşen çelişkilerinin dışa vurumu olarak okunmalıdır.
Emperyalistlerin sıklıkla karşı karşıya geldikleri bu derin kriz koşullarında sistemin ezenleri ve ezilenleri farklı sonuçlarla karşı karşıya kalmakta; “aynı gemide olmak” retoriğinin içi boşluğu, neden olduğu manipülasyon her geçen gün yeniden yeniden teşhir olmaktadır.
Bu tabloda özellikle enerji, silah sanayii ve finans sektörlerinde faaliyet gösteren büyük tekeller savaş ve gerilim ortamından doğrudan beslenmektedir. Artan askerî bütçeler, fırlayan ham madde fiyatları ve tedarik zincirlerinin militarize edilmesi, bu odakların kârlarını devasa boyutlara ulaştırmaktadır. Buna karşılık, dünya halkları yoksulluk, göç, işsizlik ve güvencesizlikle baş başa bırakılmakta; egemenlerin çıkardığı savaşların faturası, her zaman olduğu gibi yine geniş emekçi kitlelerin sırtına yüklenmektedir.
Örneğin enerji ve petrokimya sektöründe faaliyet gösteren ExxonMobil hisseleri yüzde 4’ün üzerinde artarak yeni bir rekor seviyeye ulaşırken Chevron, Occidental Petroleum ve ConocoPhillips de benzer kazançlar kaydetti. Avrupa’da Shell ve TotalEnergies, küresel fiyat artışına paralel olarak yükseldi; British Petroleum (BP) yılın ilk üç ayında kârını iki katından fazla artırarak 3,2 milyar dolara çıkardı, Shell ilk çeyrek kârını 6,92 milyar dolara yükseltti, TotalEnergies ise neredeyse üçte bir oranında artışla 5,4 milyar dolara ulaştı. Greenpeace’in raporuna göre AB’deki petrol şirketleri, İran savaşının başından bu yana günlük 81 milyon avro ek kâr elde etti; bu rakam, savaşın şirket bilançolarına nasıl doğrudan aktığını ve halklara nasıl yıkım olarak döndüğünü somut biçimde gösteriyor.
Finans sermayesi de bu soygun düzeninin başaktörleri olarak masadan en büyük payı aldı. JPMorgan’ın ticaret kolu, 2026’nın ilk çeyreğinde 11,6 milyar dolarlık rekor bir gelire imza atarken; “Büyük Altı” olarak bilinen finans devleri (Bank of America, Morgan Stanley, Citigroup, Goldman Sachs ve Wells Fargo) aynı dönemde servetlerine servet kattı. ABD’nin en büyük altı bankasının sadece ilk çeyrekteki toplam kârı 47,7 milyar doları buldu. Piyasa oynaklığı, türev kumarı, emtia spekülasyonu ve güvenli liman sığınmaları; finans tekellerinin savaş kanından nasıl beslendiğini özetleyen mekanizmalardır. Bu milyarlarca dolarlık kazanç; halkların kemer sıkma politikalarıyla ezilmesi, ağır vergi yükleri ve sosyal hakların gasp edilmesi pahasına ceplere indirilmektedir.
Madalyonun daha da karanlık yüzünde ise ölüm tüccarları, yani savunma sanayii devleri duruyor. Lockheed Martin, Boeing ve Northrop Grumman, yılın ilk çeyreğinde rekor siparişler patlatarak milyarlarca dolarlık yeni kanlı kontratlara imza attı. Yaşanan bu süreç, basit bir arz-talep meselesi değil; küresel çapta uzun vadeli bir “yeniden silahlanma döngüsünün” ilanıdır. Egemenler; halkın bütçesini sağlık ve eğitimden çalıp militarist çarklara aktarmakta, kamu kaynaklarını silah tekellerine peşkeş çekmekte ve tüm toplumsal yaşamı baskıcı, güvenlikçi bir mantıkla esir almaktadır.
İlginç biçimde yenilenebilir enerji şirketlerinin de bu kriz ortamından pay aldığı görülüyor; NextEra Energy hisseleri yılbaşından bu yana değer kazandı, Danimarkalı Vestas ve Orsted kâr artışları duyurdu, Britanyalı Octopus Energy güneş paneli satışlarının yüzde 50 arttığını bildirdi. Ancak bu artışlar, fosil yakıt tekellerinin yarattığı fiyat şoku ve enerji güvenliği tartışmaları üzerinden gerçekleşiyor; savaşın yarattığı piyasa koşullarından kaynaklanan geçici sürede kârlar rekor düzeyde artıyor. Emperyalizmin rekabetçi ve çürümüş yapısı da devam ettikçe savaşın koşulları var olacağından piyasalar da her zaman bu çalkantılı durumdan kâr ile çıkmaya devam edecektir.
Emekçiler, kadınlar, gençler, LGBTİ+lar, göçmenler, ezilen uluslar, inançlar ve tüm halklar, savaşın gerçek faturasını öderken; tekeller kârlarına kârlarını katlamaya devam ediyor. Hemen her gün işçiler iş kazalarında; gençler gelecek kaygısında; kadınlar erkek egemen anlayışların kıskacında; ezilen uluslar savaş cenderesinde hayatlarını sürdürmeye çalışıyor. Emperyalist devletlerin ve saldırgan kapitalistlerin rant ve talan uğruna başlattıkları savaşlarda silah tüccarları adeta servet kusuyor; tankerler dolusu yakıt, füze mühimmatı, dron ve tank satışıyla her çekilen kurşun, her patlayan bomba, bilançolarına yeni bir rekor ekliyor. Savaşın her saati onlar için “işlem saati”, her ölüm “gelir kalemi” haline geliyor. Bu şirketler, devletlerle kurdukları lobili, şeffaf olmayan sözleşmelerle kamu kaynaklarını kendi kasalarına akıtıyor; askerî bütçeler “güvenlik” adı altında halktan koparılıp silah sanayine aktarılıyor.
Tam da bu yüzden; savaşın ekonomik ve sınıfsal karakterini teşhir etmek, enerji şirketlerinden savunma devlerine, finans tekellerinden lojistik odaklarına uzanan çıkar zincirini görünür kılmak, yaşadığımız dünyayı kavramanın yegâne yoludur. Kuşkusuz, bu teşhirin somut pratik adımlara evrilebilmesi için bilimsel bir eylem kılavuzuna ihtiyaç vardır; bu kılavuz da Marksizm-Leninizm-Maoizm’dir.
Bugün militarizmin yükselişi, çeşitli ülkelerde belli kişilerde somutlaşan otoriterleşmenin derinleşmesi ve en temel demokratik hakların gaspı, emperyalizmin tarihsel çürümüşlüğünün en çıplak kanıtıdır. Kapitalist-emperyalist sistem krizler sarmalında sıkıştıkça ve kitleleri yönetemez hale geldikçe halkları şiddet ve savaş dalgasıyla zapturapt altına almaya çalışmaktadır. Egemenler, savaş yoluyla bir yandan nüfuz alanlarını tahkim ederken, diğer yandan da emperyalist sermayeyi kanla besleyerek ekonomik parçalanışını, yapısal krizlerini ertelemeye, çöken sistemi ayakta tutmaya çabalamaktadır.
Ezilen halkların kurtuluş reçetesi olan Marksizm-Leninizm-Maoizm, soyut bir kuram değil, özgürleşmenin bilimsel ve pratik rehberidir. Bugün bize düşen, bu pusulaya sıkıca sarılmak; halkların, egemenlerin hırslarına kurban edildiği bu emperyalist cendereden ancak ve ancak halkın haklı savaşıyla çıkabileceğini göstermek ve bu devrimci iradeyi bugünden örgütlemektir.








