1 Mart, Pazar
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle

Anasayfa » Koşullar Olgunlaşırken Halkların Devrimci Özneye Yönelimi

Koşullar Olgunlaşırken Halkların Devrimci Özneye Yönelimi

1 Mart 2026
içinde KOLEKTİF DOĞRULTU, Yazılar
Facebook'ta PaylaşX'te PaylaşWhatsappTelegram
Google Haberler Google Haberler Google Haberler
ADVERTISEMENT

Dünya ekonomi düzenindeki sarsıntılar son bir aydır daha fazla gündemde. Daha yoğun bir şekilde ekonomik düzene eleştirel haberler okumaya başladık. Neredeyse bütün ekonomistler olağan ve beklenen bir gelişmeden söz eder gibi, öngördükleri bir süreçten haber verir gibi değerlendirmeler yapmaktalar. Hiç kuşkusuz bu süreç öngörülebilir ve önemli ölçüde de beklenen bir süreçti. Ne var ki sözünü ettiğimiz ekonomistlerin süreci buradan yorumlamadıklarını biliyoruz. Onlar “günün sözcüleri” olarak hareket ediyorlar. Ekonominin dilini biliyorlar ve bu dili egemenlerin çıkarları doğrultusunda kullanıyorlar. Tıkanmaya yazgılı kapitalizmi tanıyorlar; buna rağmen kapitalizmin nimetlerinden övgüyle söz ederler. Geleceği öngörebilecek bilgiye sahipler; ama öngörüyü egemenlerin çıkarları çerçevesinde tanımlama seçenekleri onlar için daha cazip. İçinden geçtiğimiz süreci bir tür döngüsel düzeltmeyle açıklamak, piyasa dinamiklerinin ya da kimi yeteneksiz/popülist liderlerin özel politikalarına havale etmek gibi sorunun özünden kaçmaları onlara verilmiş bir misyon adeta. 

Ekonomi düzenindeki sarsıntıların ürettiği kaçınılmaz tartışma siyasî düzenin değişmek zorunda olduğudur. Sön dönemde tüm dünya liderlerinden bu değişimin başladığını duyar olduk. Orta Doğu için, Türkiye’yi de kapsayan bir değişimden söz ettiğinde Bahçeli buna hazır olmak gerektiğine dikkat çekmişti. Ardından Türk devletinin bekasını emperyalizmin çıkarları açısından tanımlayan ve genel siyasî hattını buna göre kuran ve gerektiğinde değiştiren MHP’nin bu yeni sürece önderlik ettiğini gördük. TC’nin “yeni” sürecine önderlik eden bir Bahçeli figürüyle karşı karşıya kaldık. 

Türkiye’de ortaya çıkan bu iğreti tablo, aslında küresel ölçekte yaşanan dönüşümün yerel bir yansımasıdır. Ekonomik düzenin sarsıldığı her tarihsel momentte siyasal yapı da yeniden biçimlenir; üstelik bu yeniden biçimlenme çoğu zaman en keskin, en sert figürler eliyle yürütülür. Kriz dönemleri, düzenin “makul” yüzlerini değil, çıplak çıkarlarını temsil eden aktörleri öne çıkarır. Bugün Türkiye’de tanık olduğumuz durum da, dünya ölçeğinde belirginleşen bu eğilimin bir parçasıdır.

Dünya düzeni yeniden kuruluyor; fakat bu yeniden kuruluş bir uzlaşma süreci değil, açık bir güç mücadelesi eşliğinde ilerliyor. Eski düzenin kurucusu ve patronu olan ABD, bugün aynı düzeni kendi çıkarları doğrultusunda yeniden biçimlendirmeye çalışıyor. Bu sürecin baş aktörünün Trump olması ise yalnızca bir kişisel tercih değil, ABD emperyalizminin yönelimindeki sertleşmenin sembolüdür.

Trump döneminde uluslararası kurumlara, ittifaklara ve diğer emperyalist merkezlere dönük eleştiriler bir “anormallik” olarak görüldü. Oysa bugün gelinen noktada aynı sorgulamalar artık Almanya’dan Fransa’ya kadar pek çok güç odağının resmi söylemine dönüşmüş durumda. “ABD’ye güvenilemez” ifadesi, diplomatik bir serzeniş değil; bloklar arası mesafenin açıldığının ilanıdır.

Almanya silahlanma konusundaki tarihsel sınırlarını zorlayarak Avrupa’nın askerî kapasitesini büyütme hedefini açıkça dillendiriyor. Fransa, iç siyasal krizlerine rağmen Avrupa adına konuşma iddiasını artırıyor ve bunu ABD’ye mesafe koyarak yapıyor. Bu tablo, emperyalist merkezler arasında çıkarların artık örtüşmediğini, rekabetin daha görünür hale geldiğini gösteriyor.

Dolayısıyla mesele yalnızca “eski düzenin işlemediği” değildir. Asıl mesele, bu düzenin mirası üzerinde kimin söz sahibi olacağıdır. ABD yük paylaşımından söz ederken aslında maliyetleri devretmeye; Avrupa güçleri ise daha bağımsız bir hareket alanı kazanmaya çalışmaktadır. Yeni dönem, ittifakların gevşediği, pazarlıkların sertleştiği ve bloklar arası karşı mücadele dinamiklerinin belirginleştiği bir evreye işaret ediyor.

REKABETTE SAVAŞ HAZIRLIKLARI

ABD düzeni yeniden kurmaya çalışırken, Çin ve Rusya kendi karşı ağırlıklarını tahkim ediyor; Avrupa ve Japonya ise bu yeni paylaşım kavgasında daha bağımsız bir alan açma arayışına giriyor. Ancak bütün bu hazırlıklar, dünya halklarının çıkarları için değil; sermaye bloklarının konumlarını güçlendirmek içindir. Dolayısıyla mesele yalnızca kimin kazanacağı değil, bu rekabetin bedelinin kimlere ödetileceğidir. Asıl tartışılması gereken, bu güç mücadelesi karşısında nasıl bir politik tutum alınacağıdır. Çin’in ekonomik genişlemesi, Rusya’nın askerî hamleleri, Avrupa’nın savunma mimarisini yeniden tartışması ve Japonya’nın güvenlik doktrinini güncellemesi, küresel sistemde çok kutuplu bir rekabet evresine geçildiğini gösteriyor. Bu süreç, daha önce de belirttiğimiz gibi hegemonya krizinin yalnızca bir sonucu değil; aynı zamanda yeni bir tarihsel dönemeçtir. 

Bu dönemecin temel sorunsalı burjuvazinin hükmedemediği nesnel şartlara yeni bir sınıfın müdahale etmek zorunda olmasıdır. Tarihin bu dönemeci yeni bir sınıfı, bu bağlamda bir devrimci özneyi çağırmakta. Bu dönemeçten çıkış yeni bir bakış açısı, yeni çıkarlar, yeni bir sistemin inşasını; dolayısıyla yeni bir tarihsel evreye geçişi gerektiriyor. Aksi durumda dönemeç gerisin geriye aynı yola çıkacak ve insanlık yarattığı çürümenin eşliğinde yozlaşmaya devam edecek.  

Bu dönemecin içerdiği temel sorunları iyi kavramak ve halkların bilincine işlemek, devrimci öğeler oluşturarak doğru konumlanmak için sözünü ettiğimiz güç odaklarının manevralarını olduğu kadar, sistemin esas dinamiklerini kavramak da önemli. Son sayılarımızda bu konulara ağırlık vermemiz, hatta görece aşırılık göstermemiz bu önemden ötürüdür. Elbette, sunduklarımız “kavranmış” bir sürecin anlatımı değildir, kavramak zorunda olduğumuza yönelik bir anlatımdır. Niyetimizi kavramak, bunun için de dikkat çekmek ve tartışmak ve devrimci öznenin oluşmasına “hizmet” etmektir. 

Çin’in, Rusya’nın, Avrupa’nın ya da Japonya’nın attığı adımlar, yeni bir paylaşım mücadelesinin hazırlıklarıdır. Bu rekabetin hiçbir tarafı dünya halkları için bir kurtuluş vaadi taşımıyor, taşıyamaz da. Emperyalist merkezler arasındaki saflaşma, yalnızca hegemonya biçiminin değiştiğini gösterir; sömürünün ortadan kalktığını değil. Bu nedenle mesele, hangi blokun güçleneceği değil; bu bloklar arası çatışma karşısında bağımsız ve antiemperyalist bir hattın nasıl örüleceğidir.

ANTİEMPERYALİST LİG’İN ÇAĞRISINA UYALIM 

Bu hattın zorunluluğu ve temeli üzerinde daha önce de çok kez duruldu. Yakın zamanda da bu konuyu tartıştık. Bir süre önce programına, teorik altyapısına, hedeflerine sayfalarımızda yer verdiğimiz Antiemperyalist Lig bu hattın tüm şartlarını ortaya koymuş durumda. Bugünkü kamplaşma süreci, bu hattın yalnızca doğru değil, acil olduğunu göstermektedir. Bugüne özel olan başka bir durum egemen devletlerin çok açık bir biçimde hareket geçmiş olmasıdır. Önümüzdeki yıllarda çok daha yoğun bir şekilde halkların manipüle edildiğine, “ulusalcılık” bağlamında burjuva çıkarlara angaje edildiklerine, ezilen uluslar arasında yaratılan düşmanlıklarla aldatıldıklarına tanıklık edeceğiz. Gericiliğin yön verdiği “halk” hareketlerinde şovenizm bayraklarına, kadın düşmanlığına, eski değerlerin yüceltildiğine tanık olduğumuz şu yakın zamanda bunlardan çok daha fazlasına önümüzdeki dönemde, tüm dünya çapında rastlayacağımız bir kehanet değildir. Geçmişten bugüne gelmiş bir tecrübedir. Bu yolda ilk kez yürümüyoruz. Aksine biz uzunca bir zamandır bu yoldayız ve yürümeye devam ediyoruz. Halkların kendi çıkarlarının bilincine erişmesinin zaman alacağını biliyoruz. Bu zaman içinde başka çıkarlara göre hareket etmesi halkların makus talihi olmuştur.

Bu kaçınılmaz ve tamamen olağan durumun sıklıkla abartıldığını, yanlış yorumlandığını, karamsarlık kaynağına dönüştürüldüğünü de biliyoruz. Bunun en yakın ve en çarpıcı örneklerinden birini yakın zamanda Rojava, soykırım niteliğinde bir saldırı olasılığıyla ve tehdidiyle karşı karşıyayken, HTŞ’ye bağlı çeteler Kürt kadın savaşçılarını “aşağılarken” Türkiye’de çok geniş bir kesimin şoven bir dalganın etkisinde hareket etmesi, halkların kardeşliğinden tamamen uzak bir üslupla Kürt Ulusal Hareketine saldırması bunun bir örneğidir. Bir halk neden kendisi gibi ezilen, aşağılanan başka bir halkın yanında olmaz, neden saldırganları alkışlar? Neden zulme direnen bir halktan ilham almaz da onlara saldıranlarla aynı safta yer alır? Türkiye’de kısa bir süre önce bu sorular soruldu ve halk kitlelerine çok yoğun bir güvensizlik gelişti. 

Oysa gerçekler görünenden ibaret değildir, sözüyle hareket edilmeliydi. Görünen tam da dendiği gibiydi. Ne var ki gerçekler bundan ibaret değildir. Birinci gerçeklik halkın örgütsüz oluşudur ve kendi bilinciyle hareket edecek bir konumda olmamasıdır. İkinci gerçeklik söz konusu halkın da ezilen bir ulusun halkı olması ve ulusalcılığa eğilimli olmasıdır. Üçüncü gerçeklik “Ezilen ulus hareketleri çoğu zaman sınıfsal perspektifi geri plana itmekte ve bu da halkların kardeşliği zeminini zayıflatmaktadır.” Kader ortaklığını propaganda eden donanımda olmak sınıf bakış açısını gerektirir.

Bütün bu gerçeklik bir şeye işaret eder: halkların kendiliğinden eğilimlerine bel bağlamak kadar bu eğilimlerin tek gerçek olduğuna inanmak da aynı derecede yanlıştır. Bunları aşan bir doğrultuda hareket etmemiz gerekir.

ÖZNE OLMAK YA DA DAĞILMAK

Yukarıda sözünü ettiğimiz yeni sınıf, yeni bir devrimci özne bu doğrultunun sınıfı/öznesidir. Herhangi bir ulusa ya da cinsiyete, inanca özel bir özneden söz etmiyoruz. Bu özne mevcut sistemin esas kaynağı olan sınıftır. Tüm sermayeyi üreten, tüm maddi gerçekliği sırtında taşıyan emekçilerden, özellikle de işçi sınıfından söz ediyoruz. Egemen güçlerin en çok saldırdığı, manipüle ettiği, karamsarlığın kökeni olan bir meseleden söz ediyoruz. Dünya karanlık güçlerin ellerinde zehirli bir atmosfere sürüklenirken bu atmosferde ayakta kalmayı başaracak tek sınıftan söz ediyoruz. Bu işçi sınıfıdır ve tüm ülkelerde aynı misyonla o bir gerçektir. İşçi sınıf tarihsel bir olgu olarak gerçektir ve devrimci misyonunu henüz tamamlamamıştır, hatta bunun güçlü birkaç adımını atmaktan başka o daha uzun bir yolun başındadır. İşçi sınıfının yüzyıllara yayılan bir tarihi var. Ancak o, kısa süreli olanlar haricinde genelde hükümran olmamış bir sınıftır. Tarihte egemenliğini kurmuş sınıfların sonuncusu olan burjuvazinin yarattığı yeni yıkım dalgasını karşılayabilecek yegâne sınıf olmasından hareketle “yeni sınıf” olmaktan söz ediyoruz. O henüz egemenliğini inşa edememiş; ama bunu başarma potansiyeline sahip son sınıftır. Bu anlamda yenidir.

Onun yeniliği kronolojik değil, tarihsel misyonundadır. Kapitalizm hem burjuvaziyi hem de işçi sınıfını yaratmıştır; burjuvazinin egemenliğinde işçi sınıfı kapitalizmin yeniden yeniden üretilmesinde belirleyici sınıftır. Kapitalizmin emperyalizme evrilmesinde işçi sınıfının rolü olmazsa olmazdır. Bugün de sistem işçi sınıfının varlığında hüküm sürüyor. Bu gerçeklik özellikle karartılıyor. İşçi sınıfının misyonu, tarihsel rolü ısrarlı ve yoğun bir propagandayla inkâr ediliyor.

BURJUVAZİNİN İNKÂR MEKANİZMASI

“Özne” kavramı tam da burada anlam kazanır. İşçi sınıfı nesnel olarak vardır; ama özne olması, kendi tarihsel çıkarlarını bilinçli ve örgütlü biçimde temsil etmesiyle mümkündür. Burjuvazi inkâr siyasetiyle işçi sınıfının özneliğini reddediyor. Bu, burjuva devletlerinin/ulus devletlerin meşruiyeti bakımından da bir koşuldur. Geçtiğimiz yüzyılda burjuvazinin baş edemediği sorun işçi sınıfın iktidarındaki sağlanan muazzam gelişmelerdir. Kendi başına işçi sınıfı devletlerinin mümkün olduğu gerçeği dahi burjuva devletlerin meşruluğunu sorgulatırken bundan çok daha fazlası gerçekleşiyordu. Gerek Sovyetler Birliği’nde gerekse de Çin’de işçi sınıfı tarihin en yüksek toplumsal gelişmesine öncülük etti. Bu süreçlerin tekrar tekrar hatırlatılması, işçi sınıfının bilincine yerleştirilmesi temel bir görev olarak gerekliliğini korumaktadır. Hatta bugün dahi burjuvazinin hemen her araçla devam ettirdiği antipropaganda bu gerekliliğin nedeni olarak değerlendirilmelidir. İşçi sınıfının iktidarı mümkündür ve gerçekleşmiştir. Bu, gelecekte de mümkündür ve gerçekleşecektir.

ÜÇÜNCÜ YOLLAR DA BURJUVAZİNİNDİR

Burjuvazi sadece inkâr ederek özelde işçi sınıfının ve genelde halk kitlelerinin bilincini bulandırmıyor, bununla birlikte “üçüncü yollardan” söz ediyor. Burjuvazi ile işçi sınıfının uzlaşısını yeni “özneler” keşfederek tanımlıyor ve propaganda ediyor. Ulus kavramını halkla karıştırması, cinsiyet temelli tarih yazımını bu nedenle destekliyor. Bu nedenle inançlar arasındaki çatışmaları, gündemden düşmeyecek saldırılarla yineliyor.

Ulusalcılık ve benzer işlevi yerine getiren diğer akımlar bundan sonra da görünecek ve etkili olacaktır. Bunların devrim sürecine katkılarının kısmen ve güdük olacağını bilerek hareket etmeliyiz. Bugün sözünü ettiğimiz yeni özne, herhangi bir ulusal ya da “kimlik” temelli bir yapı olamaz. Buna karşın üçüncü yol kapitalizmin yenilenmesinin koşullarına odaklanıyor ve bunu işçi sınıfının tarihsel misyonunu inkâr ederek gerçekleştiriyor. Kapitalist sistemin maddi temelini oluşturan işçi sınıfının misyonu için koşullar yeniden olgunlaşırken, işçi sınıfı için yeniden özneleşmenin zorunluluğu gelişirken bunun başta işçi sınıfına; genel olarak ise halk kitlelerine, devrimci özne ile buluşmaya açık olanlara propaganda edilmesi şarttır. Emperyalist güçler arasındaki çatışmanın ötesine geçebilecek, bu çatışmayı aşabilecek tek toplumsal gücün özne bilincine kavuşmuş işçi sınıfı olduğu tereddütsüz savunulmalıdır. Bunun her reddedilişinde insanlığın kurtuluş umudunun reddi söz konusudur. Biz insanlığın kurtuluşu umudunun sadece işçi sınıfının tarihsel misyonunun gerçekleşmesinde olduğunda, bu bilimsel gerçeklikte içerili olduğunda ısrarlıyız.

Bu ilk kez karşılaşan bir durum değildir. Komünist partileri bu rolü birçok kez doğru tanımlayıp işçi sınıfına benimsettiler. Sınıfın askerî stratejisinin doruk noktalarından olan Halk Savaşında bu rol, en ileri seviyede tanımlanmıştır. Önümüzdeki yıllar bu savaş stratejisinin birçok ülkedeki geçerliliğinin yeniden teyit edileceği yıllar olacaktır. Bu nedenle ısrar ve buna uygun hazırlık tartışmasız bir zorunluluktur.

Hemen her gün yeni savaş tamtamlarının çalındığı, silah teknolojisinin muazzam seviyelere ulaştığı, sadece halktan gelen mücadelelere karşı değil devletler arası savaşların da güçlü bir şekilde gündemde olduğu yerde halk kitlelerinin savaşına odaklanmak, onun ilke ve yöntemlerini geliştirmek, kitle çizgisi anlayışını savaşın belirleyici öğesi olarak hayata geçirmek olmazsa olmaz önemdedir. Mao Zedong’un ısrarla öğrettiği temel gerçek de budur. 

İDAM MANGASINDAN GELECEĞE

Bu gerçeği yakın zamanda ortaya çıkan bazı fotoğraflarda; Yunan komünistlerinin idam mangasına doğru yürürken sergiledikleri tarihsel güven ve kararlılıkta, idama giderken bile yenilmeyen gururda gördük. Nazilerin saldırılarına karşı örgütlenmiş Yunan komünistleri ele geçirilirlerse idam edileceklerdir ve esir düşmüşlerdir. İdam edilmek onlar için beklenen sonlardan biri. Bunun, savaşın kaçınılmaz bir sonuçlarından biri olduğunun farkındalar. Eylemlerinin sonucundan eminler. Bu nedenle gördüğümüz o fotoğraflarda bilinmeyene değil, bildikleri bir sona doğru yürüyorlar. 

Fakat, bu son görünenden ibaret değil. O fotoğraflara bakanlar idama giden komünistleri görüyor. Oysa gerçek onların kafasındadır. Onlarında kafasında, gidilen yer idam mangasının önü değildir; gidilen yer kitlelere taşıdıkları umutla birlikte kitlelerin kaçınılmaz olana yönelecekleri yerdir. “Umut taşınmak zorundadır.” Sınıfın özneleşmesi bu sözde somutlaşır. İşçi sınıfının hareketine, çıkarlarına dayanan bir özneleşme süreci yaratılmalıdır. Bu yaratıldığında Yunan komünistlerinin destansı yürüyüşü gibi zafere yürünecektir. 

Tags: devrimci özneKolektif DoğrultuYeni Demokrasi
ShareTweetSendShareScanSend
Önceki Yazı

Ataşehir’de kadınlar 8 Mart etkinliğinde buluştu

Sonraki Yazı

İran’a yönelik saldırılar İstanbul’da protesto edildi

Related Posts

ANI - ANLATI

Kulhadi Ghat Ormanında 72 saat – Phoenix

28 Şubat 2026
Dünya

Bu Bir Psikolojik Savaştır – Musafir

27 Şubat 2026
Dünya

Yaptırımların Hedefindeki Küba Yeni Bir Eşikten Geçiyor

27 Şubat 2026
KOLEKTİF DOĞRULTU

İsyanın Koşulları Olgunlaşırken

15 Şubat 2026
Kadın

Ateş Çemberinden Geçen Kürt Kadınlar

14 Şubat 2026
Kadın

New York, Dilovası, Trikala… Yanarak Can Veren Kadın İşçiler

13 Şubat 2026
Sonraki Yazı

İran'a yönelik saldırılar İstanbul'da protesto edildi

Hakkımızda

Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.
Yeni Demokrasi; işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen ulus ve milliyetlerin, geleceksiz bırakılan gençliğin, devrimci tutsakların ve devrimci basının sesidir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

2024 Yeni Demokrasi – Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.
Yeni Demokrasi | işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen ulus ve milliyetlerin, geleceksiz bırakılan gençliğin, devrimci tutsakların ve devrimci basının sesidir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
  • Tüm Haberler

Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler

Copyleft 2020, dizayn yeni demokrasi
İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz:yenidemokrasigazetesi@gmail.com