Yeni Demokrat Kadın’ın iki yılı aşkın süredir sürdürdüğü tartışmalar, yoğunlaşarak devam ediyor. Önümüze bakıyoruz; çünkü geride bıraktıklarımız, kendini tekrar eden ve doğruluğu ya da yanlışlığı sınanmış tartışmalardır. Yeniyi yalnızca yeni olduğu için kabul etmiyoruz; en ileriyi bulmayı hedefleyen, diri bir bilince sahip olmak istiyoruz. Bu nedenle bilime sarılıyoruz.
Kadınlara “yalnızca kadın sorunları üzerine konuşabilirsin” diyen bir zihniyet var. Üstelik burada kastedilen “kadın sorunlarının” bile sorunlarımızın ne kadarını kapsadığı belirsizdir. Her düşünce ya ufuk açıcı olabilir ya da sığlaştırılabilir; bizden istenen ise sığ olanda kalmamızdır. Bir düzen partisinin kadın kollarında yer almak, bir örgüt ya da kuruluşta yalnızca kadın ve çocuklara yönelik çalışmak, sadece 8 Mart ve 25 Kasım etkinlikleriyle sınırlı kalmak; yalnızca pratikte değil, düşünsel olarak da “kadın işleriyle” uğraşmak… İşte bize çizilen sınırlar bunlardır.
Oysa ülkemizde kadınların ezici çoğunluğu, bunları dahi yapabilecek özgürlükten yoksundur. Bilincimizi bulanıklaştıran, bizi düşünmekten alıkoyan ve anlamlandırmakta zorlandığımız sorunlarla kuşatılmış durumdayız: ev işleri, bakım yükü, yoksulluk, şiddet, aşağılanma… Tüm bunlar, doğruyu ve gerçek kurtuluş yolunu görmemizi engelleyen unsurlardır. Bunlar erkek egemen düzenin yarattığı engellerdir; bu düzen yıkılmadıkça, bu engeller de ortadan kalkmayacaktır.
Biz, toplumsal olan tüm sorunları kendi sorunumuz olarak görüyoruz. Bu sorunlar üzerine düşünmek, konuşmak ve harekete geçmek bizim görevimizdir. Savaş, siyaset ve üretim “erkek işi” olarak sunuluyor. Onlar yapıyor, biz ise yalnızca etkileniyoruz! Oysa gerçek bundan ibaret değil. Evet, biz savaşta, siyasette ve üretimde erkeklerden katbekat fazla eziliyoruz; fakat onların görünmez kılmak istediği gerçek, bizim bu alanların öznesi olduğumuzdur. Biz yalnızca şiddet mağduru, hizmetkâr ya da oy deposu değiliz. Devrimin tüm sorunları bizimdir; bizim tüm sorunlarımız da devrim sorunudur. Bu sorunlar iç içedir, karmaşıktır. Ancak bu karmaşa bizi daha az düşünmeye ya da daha dar hedeflere sıkışmaya mahkûm etmemelidir.
Örneğin “kadına yönelik şiddet”: Şiddet hayatımızın her anında ve her alanında vardır. Bu nedenle özel olarak belirtilmese bile çalıştayımızın tüm başlıklarının içinde yer alır. Savaşta kadına yönelen özgül şiddet biçimleri; işçi ve emekçi kadınların işyerlerinde maruz kaldığı mobbing, aşağılama ve diğer şiddet türleri; ev içinde eşten, çocuktan ya da akrabalardan görülen şiddet; genç kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelen sürekli baskı ve şiddet; köylü kadınlara yönelik devlet şiddeti…
Kadına yönelik şiddet, kadına yöneldiği için özellikle kadınların gündemindedir. Şiddet tablolarına bakılırsa kadın hep maruz kalanken, maruz bırakanın niteliği (devlet, çete, patron, akraba ya da herhangi bir erkek) değişir. Kadına yönelen şiddetin özel olan yanı budur. Kadının tarihsel ezilmişliği somut olarak görünür hale gelir. Özel bir biçimde kadına yönelen şiddet farklı biçimlerde “zayıf” olan herkese de yönelir. Öyleyse bu sorunun yalnızca bizim sorunumuz olduğu nasıl söylenebilir? Ya da biz sadece bize yönelenle ilgilenerek bu sorunu ortadan kaldırabilir miyiz? Biz “Şiddetin iyisi kötüsü olmaz” diye düşünmüyoruz. Şiddetin kötüsü (haksız) ezilenlere yönelendir, ezilenlerden egemenlere yönelen şiddetse iyi ve meşrudur. Meşrudur çünkü zor aygıtlarını elinde tutanlar ezilen ulus, halk ve cinslere karşı bunları kullanmaktan çekinmiyorlar.
Bölgemizde mazlum halklara yönelik emperyalist ve Siyonist saldırganlık hız kesmeden devam ediyor. On binlerce kişi bu saldırılarda katledildi. Her haksız savaşta olduğu gibi kadınlar, bu saldırılarda da ataerkil zihniyetin en alçak yüzüyle karşılaştılar. Suriye’de Alevi ve Kürt kadınlara yönelik saldırılar, Filistin’de insanlık onuruna aykırı yaşam koşullarında hayatta kalmaya çalışan kadınlar, Hindistan’da toprağından, suyundan, ormanından kopartılmak istenen Adivasi kadınları, İran’da hem rejime hem emperyalizme karşı direnen kadınlar, Afganistan’da tüm hakları gasbedilen kadınlar, Türkiye’de ise yaşam hakları ellerinden alınan kadınlar, LGBTİ+lar ve nicesi…
Ateş çemberinden geçerken bizim çocuklarımızı hangi okula yollayacağımızı, akşam ne yemek yapacağımızı, nerede indirim olduğunu konuşmamızı istiyorlar. Geleceğimizi şekillendirmekle yetinmeyip bizi o geleceğe uygun hale getirmeye çalışıyorlar. “Güvenli alan” denilen bu kadın düşmanı sistemin sınırlarında bir yaşam istemiyoruz; çünkü başımıza ne geldiyse o sınırlar içinde geldi. Sınırlı tartışmaları aşmanın, gerçek sorunları konuşmanın yollarını arıyoruz ve bulacağız.
Bu bağlamda, Antiemperyalizm ve Kadın Özgürlük Mücadelesi Çalıştayı’nı dört ana başlık altında gerçekleştireceğiz. YDK’lı kadınlar ve LGBTİ+’lar ile mücadelemize destek veren dostlarımız, ön çalışma gruplarında tartışmalara başlamış durumdadır. Çalışma gruplarımız, aşağıdaki başlıklar etrafında tartışmalarını sürdürmektedir:
“Ücretli–ücretsiz emek ve kadın yoksulluğu” başlığı altında yürütülecek çalışmada; ev içi emeğin ücretlendirilmesi, emeğin değeri, işçileşme süreci, kadının üretime katılımı, kadın işçilerin talepleri ve sorunları ile sendikal mücadele gibi pek çok konu ele alınacaktır. Bu başlıkta özellikle ücretsiz emek ve kadın yoksulluğu meseleleri bizim için ayrı bir önem taşımaktadır. Çünkü ülkemizde kadınların toplumsal üretime katılımı oldukça sınırlıdır: Her 10 kadından 6’sı çalışamamaktadır.
“Haklı–haksız savaşlar ve kadının savaştaki konumu” başlığında ise Türkiye’nin niteliği, emperyalizmin ülkemizdeki varlığı, haklı ve haksız savaş kavramları, savaş politikalarının kadınlara etkisi ve kadının savaştaki konumu tartışılacaktır. Temmuz ayında Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi de bu tartışmaların önemli gündemlerinden biri olacaktır.
“Genç kadın ve LGBTİ+ların özgürlük mücadelesi” başlığında; genç kadınlara ve LGBTİ+lara yönelik devlet politikaları ile barınma, eğitim ve sağlık gibi alanlarda yaşanan sorunlar ele alınacaktır. Bu masa, YDK etrafında hareket eden genç kadın ve LGBTİ+ları, hareketimizin mücadele deneyimleriyle buluşturmayı; onların bilinç ve yeteneklerini kadın özgürlük mücadelesinde en güçlü biçimde ifade edebilecekleri bir zemin yaratmayı hedeflemektedir.
“Ekoloji mücadelesi ve kadın özneliği” başlıklı çalışma grubu ise Türkiye’nin dört bir yanında toprağını, suyunu ve doğasını savunan köylülerin ve aktivistlerin mücadelesini inceleme olanağı sunacaktır. Direnişlere katılan ve destek veren kadınların deneyimlerinden hareketle, kadının bu mücadelelerdeki özneliğinin nedenleri tartışılacaktır.
Kadınların bu çalışma grupları içinde fikirlerini ifade edebileceklerini, kurtuluş için mücadele etmeyi tartışarak öğrenebileceklerini umuyoruz.
Yolumuzu açacak teorik ve politik gelişme de tarihsel deneyimlerimiz kadar bugünkü direnişlerden öğrenerek sağlanacaktır. YDK sağlam adımlarla bu yoldan yürüyecektir. Tüm kadınları ve LGBTİ+ları bu yolda yürümek üzere YDK’nın teorik ve politik gelişimine güç vermeye, politikalarını taşımaya ve yaymaya çağırıyoruz.
29 Mart’ta Beyoğlu’nda bulunan Divriği Kültür Derneği’nde buluşalım, tartışalım, güçlenelim.









