ABD ve İsrail’in İran’a saldırısının gölgesinde savaşın ekonomiye olası yansımaları üzerine çeşitli değerlendirmeler yapılmaktadır. Türkiye gibi ülkelerin, uluslararası tekelci sermayeye göbekten bağımlı olmaları, aşırı borçlulukları ve sermaye birikimlerindeki zayıflık; tüm bunlardan kaynaklanan yüksek ve süreğen enflasyonla yönetiliyor olmaları, savaşın küresel etkilerinin bu coğrafyalarda daha keskin ve yoğun yaşanmasına neden olmaktadır. Savaşın seyrine dair belirsizlikler gelecek endişelerini artırmakta, ekonomik kırılganlıkları derinleştirmektedir. Savaşla birlikte hızla yükselen gübre ve gıda fiyatlarında kalıcı bir düşüş beklemek için somut bir neden bulunmuyor. Bilumum uzman takımı da ateşkese rağmen maliyetlerin düşmeyeceğini, fiyatlarda ancak geçici ve sınırlı gerilemelerin mümkün olabileceğini, orta ve uzun vadede yüksek gıda fiyatlarının görüleceğini, dolayısıyla hem dünya çapında gıda enflasyonun etkili olacağını ifade ediyor. Bunun kapsamlı bir yoksullaşma olduğunu biliyoruz. Dünya halkları ve özelde Türkiye halkı dünden çok daha yoksul bir yaşama geçmektedir.
“Küresel Piyasanın” Hürmüz Telaşı
Orta Doğu’yu ateş çemberine çeviren savaşta geçici ateşkes kararı sonrası dikkatler küresel piyasalara çevrildi. Savaşın başlamasıyla dünya piyasalarında tarım, gıda ve enerji fiyatlarında ciddi yükseliş kaydedilirken bunun fiyatlardaki yansımalarının halklar için iç karartıcı olacağı ileri sürülüyor. Bu görüş, bizim de uzun zamandır dikkat çektiğimiz savaş koşullarının olgunlaştığı gerçeğiyle örtüşüyor. Dolayısıyla bu gündem ekonomi gündemi olmaktan ibaret değil; bununla birlikte bir savaş gündemi, dolayısıyla halkların kurtuluş arayışlarının güçlendiğini değerlendireceğimiz kapsamlı bir gündem…
İran’a yönelik saldırının dünya ekonomisinde belirleyici rollerden birine sahip Hürmüz Boğazı ile ilgili olduğunu artık hepimiz daha net görmeye başladık. Meselenin İran’daki gerici ve faşist rejimin tasfiyesi, İran halkının özgürlüğü meselesi olmadığı son ateşkes müzakereleriyle birlikte iyice belirginleşmiş olmalıdır. Çin ve Rusya’nın sürece daha aktif dahil olduklarını gördüğümüz koşullar Hürmüz Boğazı ile ilgili “hak” iddialarının yoğunlaştığı koşullar oldu. Kuşkusuz Çin de Rusya da başından itibaren bu savaşın bir tarafıydılar. İki “deneyimli” ülke de ABD’nin niyetini öngörmüş ve kendilerince “gerekli” tutumları almışlardı. Buna karşın “aktifleşmeleri” Hürmüz Boğazı’nı denetlemeye yönelik adımlarla başladı. Hem Rusya hem Çin, ki Çin çok daha dikkat çekicidir, meydan okuyarak ABD’nin niyetine karşı duracaklarını ortaya koydular. Çünkü Hürmüz Boğazı’nın dünya petrol ve ticareti için hayati önemde olduğunu en iyi bu “baş aktörler” bilmektedir. Bölgenin İran’ın kontrolünde olmasının savaşın seyrini ve ekonomik etkilerini belirleyen ana unsur olduğu artık tartışmasızdır. İsrail’in “olası Türkiye saldırısında” dahi temel mesele Orta Doğu’nun karmaşaya sürüklenip Hürmüz Boğazı üzerindeki denetimin el değiştirmesidir. Yoksa İsrail’e Türkiye’nin ve Türkiye’ye İsrail’in bir düşmanlık beslemediğini aralarındaki “çok sıkı” ilişkiden biliyoruz ya da biliyor olmalıyız.
Hürmüz Bir Gübre Köprüsü
Hürmüz Boğazı gübre üretiminin miktarının belirlenmesinde ana faktörlerden biridir. Bunun nedeni sadece “gübre tedarik yollarından biri” olması değil, aynı zamanda gübre üretimi için kullanılan ham maddelerin de tedarik yollarından biri olmasıdır. Daha da önemlisi doğal gazın gübre üretiminde kullanılıyor olmasıdır ve dünya doğal gaz kaynaklarının ve geçişlerinin ana noktalarından biri Orta Doğu’dur. Doğal gazı alarak amonyak ve diamonyum fosfat (DAP) gübresine çeviren ülkelerde Boğaz’ın kapanmasıyla gübre üretimi azalır ve fiyatlar da artar. Sıvılaştırılmış doğal gazın yüzde 20’sinin Hürmüz Boğazı’ndan geçtiğini düşünürsek eğer bunun gübre üretimine, dolayısıyla gübre fiyatlarına etkisi de kendiliğinden anlaşılacaktır. Orta Doğu’daki “hegemonya savaşının” dünya piyasalarına etkisini, dünya halkların üzerindeki kalıcı yoksullaşmaya katkısını bundan daha iyi açıklayabilecek bir veri olmamalıdır.
Özetle gübre üretimi için Hürmüz Boğazı “başat” unsurlardan biridir. Tam da bu nedenle Çin daha savaşın başında kendini koruyacak ciddi bir önlem aldı ve gıda ihracatını kısıtladı.
Reuters Haber Ajansı Çin’in gübre ihracatını kısıtlama kararını 19 Mart’ta haberleştirdi. “Çin, 2026 yılı itibarıyla iç piyasadaki gübre fiyatlarını dengelemek ve yerel çiftçiyi korumak amacıyla azot-potasyum karışımları, üre ve fosfatlı gübreler (DAP, MAP) gibi kritik ürünlerin ihracatını önemli ölçüde kısıtlamış veya askıya almıştır. Yıllık 60 milyon ton üretimiyle dünyanın en büyük gübre üreticisi olan Çin’in bu sıkı ihracat kontrolleri, küresel arzı daraltarak gübre fiyatlarında yükselişe neden olmaktadır.”
“Küresel piyasacıların” dünya ekonomisine etkilerini çok iyi bildikleri bu kısıtlamalar yeterince tartışılmış değil. Oysa bu konu hakkında ciddi, kapsamlı değerlendirmeler söz konusu. Çünkü Çin dünyanın en büyük gübre ihracatçılarından biri ve tarım da tüm sektörlerin dayandığı temel sektör. Çin’in savaşın yansımalarına karşı aldığı ilk önlem iç pazarını korumak ve bunun da ilk adımı gübre ihracatını sınırlamak. Bu karar ABD’nin İran’a saldırısıyla derinleşen krizin yeni bir aşamaya geçmekte olduğuna işaret eder. Çin için gübre ihracatını kısıtlamak tüm sektörler için temel sektör olan tarımın çökmesini engellemek anlamına geliyor. Bu kararla kendi tarım ekonomisini korumak, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla artan ve artmaya devam edecek gübre fiyatlarını kendi içinde dengelemek bu sayede dünya ekonomisindeki büyük dalgalanmadan en az seviyede etkilenmek mümkün olacak.
Bahar döneminde tarla ürünlerinin ve sebzelerin ekiminde kullanılacak gübrenin gerek sınırlanmasından gerekse de yükselen fiyatlardan dolayı ediniminde yaşanacak aksaklıklar bugünden alarm vermektedir. Tarımda yaşanacak kapsamlı aksamaların doğrudan tüketilen tarla ürünlerini, sebzeleri, meyveleri etkileyeceği gibi ve tarıma dayalı sanayiyi doğrudan etkileyecektir. Bu hayvancılıkta önemli bir yere sahip yem bitkilerinin üretimini de zayıflatacağı ve fiyatlarını artıracağı için bundan hayvancılık da etkilenecektir. Hemen her kalemde maliyetlerin artması ve önümüzdeki süreçte gıda ve genel enflasyonun yükselmesi artık kaçınılmazdır.
Hürmüz Boğazı üzerindeki iddialar henüz devam ediyor. Ateşkes müzakerelerinin temel konusu olan Hürmüz Boğazı’nın eskisi gibi “güvence” altında olmadığı bilgisi bundan sonraki ekonomi politikalarında etken faktörlerden biri olacaktır. Bundan hareketle gıda fiyatlarındaki yükselişin düşmeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Gerçi kimi uygun koşullarda da fiyatların düşmesi beklentisinin karşılanmadığını halkımız birçok kez deneyimlemiştir. Bugünkü koşullar ise “uygun olmayan” koşullardır. Sürecin seyrinin bundan sonra da Hürmüz Boğazı’ndaki duruma göre devam edeceğini öngörebiliriz. Son günlerde yaşananlara bakılırsa bu seyrin karmaşık ve uzlaşmazlıklarla dolu olduğu görülecektir. Bu nedenle fiyatlarda kalıcı bir düşüş kısa vadede mümkün değil.
Zararın giderilmesi maliyetli olacak
Ateşkesle birlikte savaşın sonlanacağı “umudu” arttı ve girilen karanlıktan çıkışın yolunun bulunduğu varsayıldı. Bir anlamda “hatadan dönüldüğü” ileri sürüldü. Ne var ki bu süreç ekonomik krizin bir ürünü olmakla, “kişisel hatalarla” açıklanamaz. Dolayısıyla “hatadan dönmek” gibi bir kolaycı çıkış ihtimali yok. Burada belirleyici olan güçlü devletlerin geçici bir dengede anlaşmasıdır. Böyle olsa bile bölge ülkelerindeki, özellikle Lübnan ve İran’daki, hatta İsrail’deki yoğun tahribatın giderilmesi için ciddi oranda para harcanacağı açıktır. Savaş koşullarının ve halihazırda gerçekleşen savaşın neden olacağı savunma harcamalarının da tarım sektörünü etkileyeceği ortadadır. Bu “hatadan” değil ama zarardan dönüşün pek mümkün olmadığını gösterir.
Tüm bunlardan; bu gelişmelerden ve koşullardan Türkiye doğrudan etkilenmektedir. Mehmet Şimşek savaşın ülke ekonomi politikalarını etkilediğini, dolayısıyla bunlardan ötürü planların aksayacağını, hedeflerden uzaklaşılacağını ileri sürerken görünürde “gaflet” içinde olduğu fikri uyandırıyor. Bu gelişmelerin şaşırtıcı olmadığı gerçekliği ile Mehmet Şimşek’in “plan bozucu gelişmeler” tarifi bize bu yöneticilerin yalan üzerine kurulu açıklamalar yaptıklarını hatırlatmaktan başka bir şey göstermez. Elbette bildiğimiz gerçeklik bundan daha fazlasıdır: Mehmet Şimşek kukla bir ekonominin yöneticisi olmakla Türkiye’yi emperyalist politikaların parçası kılmaya devam etmektedir.
Londra’da İkna Turları ve Bağımlılık
Küresel piyasalar Hürmüz üzerinden gelecek darbeyi beklerken, Türkiye ekonomisinin “duayenleri” Londra sokaklarında uluslararası sermaye temsilcilerine ülkeyi pazarlamaya devam ediyor. Mehmet Şimşek ve Fatih Karahan, son toplantılarında savaşın Türkiye üzerindeki etkilerinin “yönetilebilir” olduğunu iddia ettiler. Savaşın yıkımından bir fırsat devşirme telaşıyla, Türkiye’nin turizmde bir “güvenli liman” gibi cazip hale geleceğini ve yüksek gelir beklediklerini savundular. Bu “yönetilebilirlik” iddiası, aslında savaşın ve krizin tüm yükünü dolaylı yollarla geniş halk kesimlerine yıkacak olmanın verdiği bir pervasızlıktır.
Türkiye ekonomisinin yapısal krizi olan bağımlılık, burada da sorunların asıl kaynağıdır. Bu ilişki, her dönem emperyalizmin ihtiyaçları doğrultusunda dizayn edilmiş bir üretim modelini zorunlu kılmıştır. Bugün yaşadığımız ithalata dayalı üretim rejimi, tam da bu bağımlılık zincirinin bir halkasıdır. Üretim sürecini her türlü dış etkiye açık hale getiren bu zemin, istikrarsızlığı ekonominin temel karakteri kılmıştır.
Gıda Krizi ve Talan Ekonomisi
Bu bağımlılık ilişkisi kendisini en çıplak haliyle tarımda göstermektedir. Gıda enflasyonu ve yaklaşan gıda krizi, Türkiye’nin spesifik bağımlılık sorunlarından ayrı ele alınamaz. Türkiye, ihtiyaç duyduğu gübrenin yüzde 90’ını ithal etmektedir. Tarım ve Orman Bakanlığı her ne kadar “stoklarımız yeterli” dese de sahadaki gerçeklik bunu yalanlamaktadır. Tarım Kredi Kooperatiflerinin gübre satışlarını kısıtlaması ve “karne” benzeri uygulamalara gidilmesi, üretim sürecinin karşı karşıya olduğu devasa riski tescillemektedir.
Girdi maliyetlerinin (enerji, gübre, tohum) katlanarak artması, üretimi sekteye uğratmakla kalmıyor; tarımın asıl taşıyıcısı olan küçük üreticiyi üretimden koparıyor. Borç batağındaki küçük köylü, artan maliyetler ve fiyatların baskılanması arasında sıkışarak tasfiyeye sürüklenmektedir. Bu, üretim kapasitesinin sınırlanması ve gıda egemenliğinin uluslararası sermaye lehine terk edilmesi demektir.
Sıcak Para Muhtaçlığı ve Rezerv Kumarı
Türkiye ekonomisi, sıcak para girişine mahkûm bir yapıya hapsedilmiştir. Savaş koşullarında, sermaye kaçış eğilimi gösterirken, Şimşek ve ekibi faizleri yükselterek spekülatif sermaye için “yağma koşullarını” daha cazip hale getirme telaşındadır. Londra’da bunun sözünün verildiğine dair güçlü emareler bulunmaktadır.
Yüksek kur riski ekonominin kronik sorunlarından biridir. Bu riski azaltmak için faiz artırımına gitmekte, rezervleri satarak kura suni bir istikrar sağlamaya çalışmaktadır. Savaşın ne kadar süreceğine dair belirsizliklerin krizi beslediği koşullarda ülke gerçekliği kuru baskılama politikasının kaynakların yetersizliği gerçekliği karşısında daha sert alt üst oluşlara yol açabileceği riskine işaret etmektedir.
Savaş başladığından bu yana MB döviz rezervlerinin yarıya yakınını satmıştır. Bu sürdürülebilir bir eğilim değildir. Savaşın kısa sürede sonlanacağına dönük bir beklentiye göre belirlenmiştir. Savaşın etkilerini “yönetilebilir” sınırlarda tutmak için faiz artışına gidileceği aşikârdır. Dahası tedbirler geniş halk kesimlerinin omuzlarına yıkılacaktır.
Toparlayacak olursak savaş koşulları sermaye kesimlerini heyecanlandıran bir özelliğe sahiptir. Küçük bir azınlığın gıdaya erişim, yüksek enflasyon ya da alım gücünün düşmesi gibi temel yaşamsal sorunları yoktur. Bununla birlikte geniş halk kesimleri savaşın etkilerinin “yönetilebilir” olduğu şimdiki koşullarda dahi yükü omuzlarında hissetmişlerdir.
Tarımsal üretime dönük desteklerin kırpılması, girdi maliyetlerinin artması, küçük üreticinin zaten borçla döndürdüğü üretimi sekteye uğratmaktadır.
İthalata dayalı üretim sürecinin örgütlenmesi uluslararası sermaye lehine üretim sürecinin örgütlenmesini ifade eder. Bu eğilimin bir diğer özelliği üretim kapasitesinin ve çeşitliliğinin sınırlanması, haliyle üretimin bağımlı karakterinin pekiştirilmesidir.
Türkiye’nin ekonomik gerçekliği savaş koşullarının etkilerinin “yönetilebilir” olmayacağını dahası bağımlılık ilişkilerinden kaynaklı süreğen olan kriz halini daha fazla derinleştireceğini işaret etmektedir. Savaşın etkilerinin “yönetilebilir” olması sefaletin geniş halk kesimlerine pay edilmesi anlamına gelmektedir. Bunun diğer bir anlamı da uluslararası sermayenin yağmasına sonuna kadar açılmış bir ülke gerçekliğidir.







