16 Haziran, Salı
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle

Anasayfa » Doğa Krize Girmez, Egemenler Kriz Yaratır

Doğa Krize Girmez, Egemenler Kriz Yaratır

16 Haziran 2026
içinde Çevre
Facebook'ta PaylaşX'te PaylaşWhatsappTelegram

Bugün “iklim krizi” adıyla tartışılan sorun, doğanın kendi nesnel deviniminden kaynaklanan bir kriz değil; kapitalist üretim ilişkilerinin doğayla kurduğu yıkıcı bağın doğrudan bir sonucudur. Varoluşundan bu yana birçok kez altüst oluş yaşayan Dünya’nın maddesel yapısı zaten sürekli bir değişim halindedir ve bu durum doğanın kendi nesnel akışıdır. İnsanlık tarihinin de denk geldiği milyonlarca yıllık dönemde, bugün “çağlar” olarak adlandırdığımız koşullar, aslında yaşandıkları dönemler içinde devasa felaketlerdir; tıpkı bugün gökyüzünde süregiden kozmik patlamalar gibi. Dünya bu altüst oluşları her zaman yaşamıştır ve bunların gerçekleştiği zaman dilimlerinin çok büyük bir kısmında yeryüzünde canlı yaşamı mevcuttur.

Tam da bu nedenle, ekolojik tahribatın faturasını soyut bir “insanlık” tanımına kesen ve “insanlık çağına”, doğadan kopuk subjektif bir ayrıcalıkla yaklaşan tutumlar nesnellikten uzaktır. Bu tutumlar, suçu ve sorumluluğu sınıflarda, üretim tarzlarında ve mülkiyet ilişkilerinde görmek yerine, insanı homojen bir bütünmüş gibi ilan eden kapitalizmin günahını gizler. Oysa insan, doğanın dışından ona hükmeden harici ve izole bir güç değil; onun bir parçası, ona bağlı ve bağımlı bir doğa varlığıdır. Evrimsel biyolojinin sunduğu bilimsel veriler, tam da insanın bu nesnel konumunu anlamak açısından can alıcıdır.

Nitekim bu evrimsel koşulların insan üzerindeki doğrudan sonucu; onu sürekli olarak doğa olaylarına uyum sağlamaya, yani amansız bir yaşam mücadelesine sürüklemiş olmasıdır. Geçmişte yaşanan ve en yalın haliyle kuraklık ya da buzullaşma olarak somutlaşan o devasa altüst oluşlar, bugünün penceresinden birer “felaket” gibi algılansa da insan bu çetin koşullarda dahi yaşamını sürdürmeyi ve adapte olmayı başarmıştır. Doğa ile insan arasındaki bu tarihsel çelişkide mutlak bir maddi üstünlük aranmasa da evrimsel gerçeklikler insanı sürekli bir değişime zorlamıştır. Ancak tam da bu noktada gözden kaçırılmaması gereken şey; söz konusu gerilimin insan ile doğa arasındaki soyut, zamansız bir karşıtlıktan ibaret olmadığıdır. Asıl belirleyici olan, belirli bir tarihsel kesitteki üretim ilişkilerinin doğayla kurduğu özgül ilişkidir.

Bugünün koşullarında, doğanın dengesindeki anomaliler bilim insanları veya toplumun önde gelen kesimleri tarafından ekosistemin büyük bir bozulmaya uğradığı şeklinde yorumlanmakta ve buna karşı acil adımlar atılması gerektiği öne sürülmektedir. Bu tespit kuşkusuz doğrudur. Ancak eksiktir; çünkü insanın mevcut maddi koşullardaki üretim ve tüketim tarzı, doğayı adeta bedava ve sınırsız bir hammadde deposu gibi sömürmekte, sermayenin genişleme mantığı gereği ekolojik dengenin altını oymaktadır. Sadece hayatta kalmak ve doğayla zorunlu madde alışverişini sürdürmek için üreten ilkel topluluklardan; artıdeğer ve sermaye birikimi odaklı kapitalist üretim biçimine uzanan zaman diliminde (tarihsel olarak ilkel insandan üretim toplumlara devam eden süreç), bugün dünyanın tüm kaynakları kapitalist hırsla kullanılmakta, sömürülmekte ve talan edilmektedir. Dolayısıyla krizin kaynağı, insanın biyolojik varlığı veya doğaya müdahale etme yetisi değil; bu müdahalenin kapitalist kâr hırsı ve sermaye birikim mantığıyla, yani doğanın kendi kendini yenileme sınırlarını hiçe sayan bir barbarlıkla örgütlenmesidir.

Tam bu noktada, bugün “iklim krizi” adıyla masaya yatırılan olguyu doğru kavramlarla tartışmak gerekir. Önümüze konulan tablo nettir: Alışılagelmedik mevsimsel kaymalar, ekstrem sıcaklık dalgaları, yüzyıllardır ya da binlerce yıldır kurak olan topraklara aniden sel sularının inmesi, buzullarla kaplı coğrafyalarda aşırı ısınmanın baş göstermesi ya da ömründe kar görmemiş toplulukların karla tanışması… Bir gün aşırı yağış, ertesi gün ise kavurucu sıcaklıklar gibi halk arasında “akılalmaz” hava değişimleri olarak dillendirilen anomalileri bu duruma örnek gösterebiliriz.

İKLİM KRİZİ Mİ, DEĞİŞİMİN KRİZLEŞTİRİLMESİ Mİ?

Bugün bu bilimsel meteorolojik veriler ışığında elbette bir dengenin bozulmasından söz edebiliriz. Bu bozulma nesnel bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Peki, bu atmosferik değişimlerin arkasındaki suçlu doğanın kendisi midir? Doğa kanunları mı buna yol açmaktadır? Masaya yatırmamız gereken konu ve dengenin korunması için çözüm yöntemi; tüketim alışkanlıklarını bireysel olarak değiştirmek, coğrafi göçler ya da “iklim adaleti” gibi Greenpeace tarzı liberal, sivil toplumcu yaklaşımlar mıdır? Bunların hepsinin hizmet ettiği yer burjuva ideolojisinin egemenliğidir. Bu yaklaşımlar, doğanın insan müdahalesi sonucu uğradığı yapay tahribatı doğrudan “doğanın suçu” veya “doğanın alışagelmedik değişimi” gibi göstererek asıl faili gizlemektedir.

Asıl mesele krizin nasıl pazarlandığı bize nasıl lanse edildiği ya da aktarıldığıdır. 

İklim, doğası gereği değişmektedir; bu değişim geçmişte de vardı, gelecekte de var olacaktır. Fakat burada dikkat çeken asıl nokta; bugünkü kriz üzerinden doğanın kendi nesnel deviniminin, insan eliyle yaratılan tahribatı gizleyecek biçimde “bilimselleştirilmesidir.” Doğanın, sermaye müdahalesi sonucu uğradığı yapay tahribatı, yeryüzünün bugüne dek geçirdiği o muazzam maddesel değişim yasalarıyla eş tutmak, burjuva ideolojisinin ekolojiyi manipüle etme biçimidir. Bu durum bilimin çarpıtılması, toplumların aldatılması ve egemen sınıfların masumlaştırılmasıdır. Kısacası sorun iklimin doğal değişiminde değil; iklim krizinin egemen ideoloji tarafından eğilip bükülerek kitlelere dayatılan o “kriz ikliminin” bizzat kendisindedir.

Bu mekanizmanın güncel ve somut örneklerle nasıl “bilimselleştirildiğine” bakacak olursak; son zamanlarda yaşanan “aşırı yağışlar” neticesinde birer faciaya dönüşen sel baskınları, tarım arazilerinin sular altında kalması ve yaşanan can kayıpları, burjuva-feodal medya tarafından derhal “iklim krizi”ne ciro edilmektedir. Ortaya çıkan bu yıkımı plansız altyapı, betonlaşma ve rant politikalarıyla ilişkilendirenler ise egemen akıl tarafından adeta “bilim dışı” olmakla suçlanmaktadır. Oysa bizzat TMMOB Meteoroloji Mühendisleri Odası’nın 17 Şubat 2026 tarihli çarpıcı açıklaması, bu yağışların aslında beklenen meteorolojik sınırlar içinde olduğunu ortaya koyarak burjuva biliminin illüzyonuna karşı şu net uyarıyı yapmaktadır:

“Sorun iklim değişiminde olmadığına göre; 2025 yazından ve 2026 kışından dersler çıkartmamız gerekmektedir. ‘İklim değişimine uyumlu kentler’ söyleminden önce, kentler mevcut meteorolojik parametrelere uyumlu hale getirilmelidir.”

Neticede kentlerin sulara gömülmesini soyut bir krizle açıklamak uydurmadır. Asıl sorun, yağışların akacağı doğal yatakların plansız, rantsal beton bloklarca işgal edilmiş olmasıdır. Sorumluluk havaya ve bulutlara atılarak sınıfsal suç gizlenmektedir.

COP31 ZİRVESİ YAKLAŞIRKEN: YEŞİL EMPERYALİZM VE STK İLLÜZYONU

Egemen ideoloji tarafından el çabukluğuyla “suçlu” ilan edilmiş bir doğa karşısında; sözde onu korumak ve dengesini yeniden tesis etmek adına her yıl düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP31), bu yıl Türkiye’nin ev sahipliğinde, Antalya’da toplanıyor. Biliyoruz ki egemenlerin bilimi ve onun ışığında şekillenen bu küresel vizyon, dışarıdan ne kadar “çevreci” görünürse görünsün, ardında amansız bir doğa yağmasını ve kapitalist-emperyalist sistemin yapısal krizine nefes aldırmaya yönelik sermaye odaklı çıkarları barındırmaktadır.

Bu zirvelerde boy gösteren uluslararası tekeller ile onları fonlayan devletlerin tek bir derdi vardır: Finans-kapitalin tıkandığı noktada, “yeşil dönüşüm” yalanıyla yeni sömürü ve sermaye birikim alanları yaratmak. Karbondioksit gazı emisyonu üzerinden birim alınarak kurulan küresel “Karbon Ticareti” borsaları, bu ikiyüzlü mekanizmanın en somut kanıtıdır. Karbon ticareti, tahsisi ve kredilendirmesi adı altında yürütülen bu finansal çark; zengin emperyalist devletlerin ve çok uluslu tekellerin, yoksul coğrafyalardan “kirletme hakkı” satın almasını sağlayan, yeşile boyanmış yeni bir sömürgecilik biçimidir. 

Bu borsayı kuranlar ve yönetenler tekellerdir; fatura ise ek vergiler ve zamlar biçiminde doğrudan ezilen halkların, işçi sınıfının sırtına bindirilmektedir.

İşin trajikomik yanı, bu zirvelere sözde karşı çıkan liberal çevreci örgütlerin ve STK’lerin (Sivil Toplum Kuruluşları) ufkunun, suçu bireyselleştirerek plastik pipet kullanımını engellemekten, karbon salınımını bisiklet teşvikiyle çözmeye çalışmaktan öteye gidememesidir. Egemenler bu konferanslarda yeni teknolojiler, yeni metaller ve mineraller (lityum, kobalt vb.) üzerinden yeni hammadde pazarlarını küreselleştirirken; burjuva fonlarıyla beslenen sözde çevreci örgütler, sisteme yapısal bir tehdit oluşturmayan evcil alternatifler üreterek pazarın genişlemesine dolaylı olarak hizmet etmektedir. Küresel şirketlerin doğa üzerinde var ettiği tarihsel yıkımı, yine o şirketlerin terminolojisi, kuralları ve yasalarıyla çözmeye çalışmak, çözümsüzlük çarkında patinaj yapmaktır. Burjuvazi tarafından teşvik edilen bu “çevrecilik”, kitlelerin biriken antikapitalist öfkesini sistem içi reformist kanallara akıtarak emniyet supabı görevi görmektedir.

Son dönemde parlatılan “yeşil enerji” ve “yeşil dönüşüm” kavramları, özünde yenilenebilir enerji kaynaklarına el koyma hırsından ibarettir. Elbette fosil yakıtların (kömür, petrol) yarattığı küresel iklim krizine karşı yenilenebilir enerjiye geçiş nesnel bir zorunluluktur. Ancak bu geçişin nasıl, kimin için ve kimin kaynaklarıyla yapıldığı hayati sorudur. Çözüm, kapitalist tekellerin kâr hırsına dayalı merkezi projeler değil; yerel halkın onayının alındığı, ekosisteme zarar vermeyen, kamucu ve merkezîyetsiz bir enerji planlaması olmalıdır. Oysa bu “temiz” enerjiyi var etmek adına Türkiye’nin dört bir yanında (RES ve GES projeleriyle) meralar, ormanlar ve tarım arazileri emperyalist-kapitalist tekellerce yağmalanmakta; bölge halkının yaşam alanları geri dönülmez biçimde katledilmektedir. Vahşi madencilikle Kaz Dağları’nı oyanlar ile “yeşil enerji” adına köylünün toprağını talan edenler aynı sınıfsal aktörlerdir. Sermayenin kanlı masalarında oturup yeryüzü hakkında “Ben yıkarım, ben var ederim, dengesini ben sağlarım” edasıyla yasalar çıkaranların bu kibirli duruşu, doğanın nesnel kanunları karşısında açıkça gülünç ve sefildir.

REFORMİST YANILGILAR DEĞİL, SINIF MÜCADELESİ!

Netice itibarıyla karşımızda duran tablo, soyut bir “doğanın krizi” değil; kapitalist-emperyalist sistemin içine girdiği yapısal tıkanmayı aşmak için devreye soktuğu yeni mali ve ideolojik manivelasıdır. Doğa kendi kendine krize girmez. O, nesnel kanunlarıyla hareket halindeki maddedir Burjuvazi, yeni pazar alanları yaratma hırsını ve krizle sonuçlanan politikalarının yarattığı yıkımları gizlemek adına faturayı doğaya kesmektedir. Kendi rantsal suçları yüzünden insanların yaşam alanlarını açık birer “doğal afet” merkezine çeviren egemenler, bu tarihsel olguyu görmezden gelerek doğayı kendi çıkarlarına göre yorumlamaya çalışmaktadır.

Bugün emperyalist tekellerin, Afrika kıtasında ilkokul çağındaki çocukları yeşil teknolojilerin hammaddesi olan madenleri çıkarmak için vahşice sömürürken, diğer yandan lüks konferans masalarında toplanıp sözde “doğa talanına çözüm” araması, bu sistemin ikiyüzlülüğünü açıkça teşhir etmektedir. Bununla da kalmayıp, UNICEF gibi emperyalist sistemin vitrin kurumlarının, o sömürülen çocukların görselleri üzerinden maddi destek toplaması ve suya erişemeyen halka “su kuyusu açma” projeleri pazarlaması, kitlelerin aklıyla açıkça dalga geçmektir. Çözüm sadaka kültüründe değil, sömürgeci çarkların kırılmasındadır. Türkiye’de yaşanan büyük depremin ardından, Hatay’ın bu sene de “aşırı yağışlarla” sular altında kalması, devletin ihmalkârlıklar silsilesini ve ranta dayalı sömürü çarklarını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Yağış engellenemez; aksine meteorolojik parametrelerle öngörülebilir ve buna uygun bilimsel bir yerleşim yeri ile altyapı inşa edilebilir. Fakat bu çürümüş düzende, ranttan beslenen zenginler korunaklı villalarında ayakları dahi ıslanmadan yaşarken, yoksul halk ve depremzedeler sel baskınlarında canlarını yitirmektedir.

Bu somut gerçekler ışığında açıktır ki; emperyalizmin icazetli zirvelerinde, karbon borsalarında ya da sivil toplumcu “iklim adaleti” illüzyonlarında çözüm aramak tam bir yanılgıdır ve yalnızca bu sömürü düzenine ömür biçmeye hizmet eder. Egemenlerin kendi yarattıkları talanı örtbas etmek için “bilimselleştirdiği” bu iklim krizi yalanına karşı durmanın tek yolu; bu krizi var eden kapitalist-emperyalist sistemi yeryüzünden silmektir. 

Doğa olaylarının afete yol açmasına olanak sağlayarak “facia” olarak yaşamımıza neden olan bu düzenin ta kendisidir. Bu faciaya son vermek doğanın dengesini korumak adına egemen bilim ve ideoloji ekseninde mümkün değildir. Yaşam alanlarımız ve doğamız egemenlerin avucunda yasalarla korunamaz. Doğanın kanunları onların yasalarından üstündür. Doğanın, onların deyimiyle “girdiği krizi” engellemek ne burjuva fonlu pipet boykotlarıyla ne de yeşil dönüşüm yalanlarıyla mümkündür. Aşırı üretimi doğuran ve besleyen kâra dayalı sömürü çarkı kırılmadıkça iklimin daha büyük krizlerle kapıları çalacağı ortadadır. Krizlerin ikliminden çıkmanın tek yolu, sömürüyü ortadan kaldıracak proletaryanın iktidarı ve sosyalist planlı ekonomidir!

Tags: doğaegemenlerküresel ısınma
ShareTweetSendShareScanSend
Önceki Yazı

DGD üyesi 10 genç tutuklandı

Sonraki Yazı

Mehmet Acettin gözaltına alındı

İlgili Haberler

Çevre

24. Munzur Festivali tarihi açıklandı

3 Haziran 2026
Çevre

Polen Ekoloji Kolektifi üyesi Cemre Nayir adli kontrolle tahliye edildi

2 Haziran 2026
Çevre

Tutsak MÇD üyesi Sevil Doğan’dan mesaj

2 Haziran 2026
Çevre

Doğa savunucuları Dimin Madenciliğe karşı bir araya geldi

28 Mayıs 2026
Çevre

MÇD Pülümür’de Dimin Madenciliğe karşı buluşmaya çağırıyor

26 Mayıs 2026
Çevre

Havaçor Vadisi’nde doğa ve yaşam nöbeti başlatıldı

24 Mayıs 2026
Sonraki Yazı

Mehmet Acettin gözaltına alındı

Hakkımızda

Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.
Yeni Demokrasi; işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen ulus ve milliyetlerin, geleceksiz bırakılan gençliğin, devrimci tutsakların ve devrimci basının sesidir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

yd-logo-01 kopyası 2

2024 Yeni Demokrasi – Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
  • Tüm Haberler
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler

Copyleft 2020, dizayn yeni demokrasi
İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz:yenidemokrasigazetesi@gmail.com