Her insan için gökyüzü ve ötesi, her zaman merak konusu olmuştur. Tarih boyunca milyarlarca insan her gün gökyüzüne baktığında, hayaller kurmaktan geri duramamış, içinde bilinmezliğin ürpertisini hissetmiştir. Bu denli büyük bilinmezliklerin yarattığı ürperti ve merak, hep bir yorum getirme çabasının da kaynağı olmuştur. Bu dönemde insanlığın bilgisinin ve bilgi edinme olanaklarının sınırlı oluşu, evrenin uzun bir dönem boyunca bilinmezlik üretmesini sağlamıştır. Ancak bilginin sınırlı oluşu, yine de kimi yorumlar getirilmesinin önüne geçememiştir. Bu yorumlardan bazıları gerçeğe yakın veya gerçeğe uyumlu bir şekilde gerçekleştirilmeye çalışılmışsa da bu yorumların test edilebilir olmayışı, mistik yorumların yani ispata ihtiyacı olmayan teorilerin daha fazla parlamasına yol açmıştır. Gerçeği anlamaya dönük somut yorumlar ispat yükümlülüğü taşır, en azından buna açıktır. Ancak mistik yorumların sorgulamaya ve teste kapalı oluşu, daha hızlı biçimde yayılmalarına olanak tanımıştır. Buna rağmen, evrene dair somut teorilerin sürekli olarak oluşturulmasına engel olunamamıştır.
Antik Çağ’da insanlar gökyüzüne baktıklarında genelde büyük bir uyum ve düzen görmekteydi. Yıldızlar çoğunlukla aynı yerinde, güneş her gün aynı davranışta, uzay boşluğu her gün aynı biçimde belirmekteydi. Evrenin, insanların günlük yaşamları ile uyuşmayan büyüklük ölçüleri, farklı fizik kanunlarının işlemesine neden olmaktaydı, ancak insanlar henüz bundan haberdar değillerdi. Makro ve mikro evrendeki fizik yasaları, günlük yaşamda tanık olunan tabiatın davranışları ile uyumlu değildi. Makro evrende gelişen hareketlerin o dönemin insanları tarafından gözlemlenemeyecek kadar uzaklıkta ve anlamlandırılamayacak nitelikte oluşu, bu insanların yalnızca bir düzen ve uyum görmesine sebep oluyordu. Dünya üzerinde sürekli görülen değişim ve hareket, gündüz ve gece iki ayrı biçimde gözlemlenen evren ile uyumlu değildi. Bu evrenin sınırları neydi, merkezi nereydi, bir tavanda asılı gibi duran ve yalnızca geceleri ortaya çıkan küçük ışık parçaları da neyin nesiydi? Bu soruların tümü, binlerce yıl boyunca birer giz olarak kalacaktı.
Sümerlere göre, evren ilk başta tümüyle sudan oluşmaktaydı. Bu denizin çocukları olan “An ve Ki” birbirinden ayrıldığında ise gökyüzü ve yeryüzü de oluşmuş oldu. Ancak denizin kaynağı neydi, bu henüz Sümerlerin ilgisini çekmiş değildi. Onlara göre evrenin merkezi Dünya’ydı. Daha sonra Antik dönem uygarlıklarının büyük bir kısmı aynı fikirde oldu. Ancak Dünya’nın değil de Güneş’in evrenin merkezinde olduğunu savunanlar da mevcuttu. Sokrates öncesi filozoflardan olan Anaksagoras, Güneş’in aslında bir yıldız olabileceğini savundu ve Güneş ve Ay tutulmalarını doğru bir şekilde açıklama uğraşına girişti, bunda başarılı da oldu. Bu çabaları sonucu dinsizlikle suçlandı, sürgün edildi ve neticede açlıktan hayatını kaybettiği rivayet edilmektedir. Ancak kendisinden sonra Aristarkus onun fikirlerini geliştirdi ve evrenin merkezinde Güneş’in olabileceği iddiasını ortaya attı. Buna temel gerekçe olarak ise Güneş’in boyutlarını referans aldı. Anaksagoras Güneş’in Mora yarımadasından daha büyük olabileceğini tahmin etmiş ve bunu söylerken muhtemelen tutulmalardan yola çıkarak bir tahmin yürütmüştü. Ancak Aristarkus Güneş’in dünyadan 7 kat daha büyük (gerçekte 108 kat daha büyüktür) olduğunu tahmin etmiş, bu durum da Güneş’i doğal olarak evrenin merkezi haline getirmişti. Ancak bu fikirler, dönemindeki hâkim görüşlerle çelişmiş ve kabul görememişti. Bütün dinler, Dünya’yı ve insanı merkezine alacak şekilde gelişmiş, dolayısı ile evrene dair ortaya çıkan alternatif görüşler kabul görmemişti. Ta ki Kopernik tarafından gezegenlerin Güneş’in merkezde olduğu yörüngelerde hareket ettiği bir sistem teorisi ortaya konulana kadar dünya merkezli evren modeli hâkim görüş halinde kalmıştı. Bu dönemin teorilerinde bugünkü anlamda bir dünya dışı yaşam veya bir uzaylı fikri yoktu. Diğer gezegenler üzerinde bir yaşam olabileceğine dair ya da başka benzer dünyaların olup olmayacağına dair bir kafa yoruş da yoktu. Dünya dışı yaşama dair getirilebilen tek önermeler, uzaylı tanrılardı. Tanrılar dünya dışından gelebilmekte, gökyüzünde varlığını sürdürmekte ve gökyüzündeki dengeyi korumaktalardı.
Evrenimizin Nasıl Bir Yapısı Var?
Evrenin merkezinin neresi olduğu ya da evrenin geometrisinin ne olduğu henüz daha tartışmalı bir konudur. Evren derken genellikle kastedilen, gözlemlenebilir evren olmaktadır. Geometrisi ise yani gözlemlenebilir, her bir yönden görünebilir evreninin bir balon benzeri olduğu, herhangi bir köşenin gözlemlenemediği bir yapıdadır. Ancak bu küresel yapının kendisi, hiçbir boşluğa yer bırakmayan bir dokuya sahiptir, yer yer bükülebilir, içine çökebilir veya yırtılabilir. Belirttiğimiz gibi, küresel olarak kastettiğimiz, her bir yönden gözlemleyebildiğimiz evrendir. Elbette bu kesin bir yorum değildir, farklı yorumlar da söz konusudur. Bunlar arasında düz bir kağıt gibi olduğuna dair yorumlar da vardır, eğri bir yapısının olduğu yorumlar da mevcuttur. Bunlar ana varsayımlardır, daha fazla varsayım da üretmek mümkündür. Yani evrenin geometrisine dair kesin bir kanıt yoktur, elde farklı yorumlar doğurabilecek çeşitlilikte gözlemler bulunmaktadır. 4 boyutlu yapısı, tüm bunları içerecek bir gerçekliğe de işaret edebilir. Bu evren tanımlaması, evrenin başka bir özelliğine de işaret eder. Evren sınırsız değildir, gözlemlenebilir evrenin bir sonu vardır. Yani gözlemci neredeyse, aslında evrenin merkezi orasıdır, bu demektir ki gözlemlenebilir evrenin sabit bir merkezi bulunmamaktadır. Bugünkü tahminlere göre ise evrenimiz 13.8 milyar yıl yaşında, Dünyamızın yaşam kaynağı olan Güneş henüz 4.6 milyar yıl, Dünyamızın kendisi ise 4.5 milyar yıl yaşındadır.
Eğer gözlemlenebilir evrenin bir ucundan diğer ucuna bir çizgi çekseydik, yani kısaca bir çap belirlemek istesek bunun uzunluğu 93 milyar ışık yılı olacaktı. Yani bu çizgiyi kat etmek için ışığın alması gereken mesafe, 93 milyar yıla tekabül edecekti. Elbette bu da mümkün olamayacaktır; çünkü evrenin genişleme hızı, ışık hızından daha yüksektir. Yani bugün için ışığın dahi bu mesafeyi düz bir çizgi boyunca kat etmesi mümkün değildir, elbette ekstrem koşullar, solucan delikleri, kara delikler gibi çözümlemeler haricinde. Ancak bütün evren, bundan ibaret değildir. Bizim için gözlemlenebilir evrenin ötesi de vardır, evrenin ışık hızından daha yüksek bir hızda genişlediği varsayılırsa, bu ufkun ötesi, git gide kırmızıya kayarak bizden uzaklaşmaya devam edecektir.
Dünya Dışı Yaşam Mümkün müdür?
Gözlemlenebilir evrenin içerisinde tahminen 2 trilyon galaksi bulunmaktadır. Bu galaksiler içerisinde trilyonlarca yıldız sistemi ve daha fazla sayıda gezegen ve çeşitli gök cisimleri mevcuttur. Yalnızca bizim içerisinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisinde dahi milyarlarca Güneş benzeri yıldız mevcuttur. Yani evrenin her köşesinde Dünyamız gibi yaşama olanak tanıyabilecek milyarlarca gezegenin bulunduğu varsayımında bulunmak hiç de zor değildir. Dolayısıyla evrende Dünyamız dışında da en azından tek hücreli canlılığın var olma ihtimali oldukça yüksektir. Ancak daha karmaşık organik sistemlerin, daha doğrusu insan benzeri gelişkin ve üretici canlıların varlık ihtimali, oldukça düşüktür.
Canlılık söz konusu olduğunda düşük ihtimalleri söz konusu yapan esas olgu, herhangi bir kanıtın olmamasıdır. Tek hücreli basit organizmalara yaşam sağlayabilecek Güneş sistemimizde dahi yaşam alanları mevcutken, şu an için canlılığa kesin kanıt sağlayacak herhangi bir veri bulunamamıştır. Satürn uyduları Titan ve Enceladus, Jüpiter’in uydusu Europa gibi uydular üzerine yapılan çalışmalar ve varsayımlar vardır. Bu uydularda yaşamın olabileceğine dair kanaat oluşmasını sağlayan esas olgu, üzerlerinde okyanus ve nehirlerin yani suyun bulunuyor olmasıdır. Bu okyanus ve nehirler dünyadaki gibi değildir elbette. Enceladus’un okyanusu yaklaşık on kilometre kalınlığında bir buz tabakasının altında yer almaktadır. Uydunun merkezindeki sıcaklık, bu okyanusun var olmasının esas koşuludur. Çeşitli gayzer ve kırıklar üzerinden bu suyun yüzeye çıktığı gözlemlenmektedir. Titan yüzeyinde ise sıvı metan gölleri bulunmaktadır; ancak daha da önemlisi yoğun bir atmosferi olan, bilinen tek doğal uydudur. Bu da Titan’ı potansiyel mikrobiyal yaşama ev sahipliği yapabilecek yaşam alanlarından biri yapmaktadır. Ancak bu uydularda araştırılan ve beklenilen, ilkel organizmaların var olmasıdır. Gelişkin canlılığın var olma ihtimali yok denecek kadar azdır. Ayrıca Mars üzerinde yapılan çalışmalar, yaklaşık 4 milyar yıl önce manyetik alanını henüz kaybetmemişken Mars’ın da Dünya benzeri bir gezegen olarak bir atmosferinin olduğunu göstermektedir. Yani milyarlarca yıl önce belki de Dünya ile yakın zamanlarda Mars’ta da canlı yaşamı başlamış ve sona ermiş olabilir.
Gelişkin canlılığın ve hatta insan benzeri bilinçli canlılığın var olup olmadığına dair tartışma birçok somut gerekçeden beslenmektedir. İlk olarak herhangi bir iz veya sinyal alabileceğimiz yakınlıkta bir yaşamın olmadığı kesindir. Çünkü böyle bir ize veya sinyale rastlamamaktayız. Bu durumu açıklamanın en uygun yolu Fermi Paradoksudur. Bu paradoks, Dünya dışı gelişkin yaşama olanak sağlayabilecek çok fazla olasılığın olması ile gelişmiş bir uygarlığa dair herhangi bir izin olmaması arasındaki çelişkiyi ifade eder. Ancak bu paradoks, her iki ihtimali de göz ardı etmemektedir.
İleri derecede gelişkin bir yaşam varsa dahi, bu yaşam alanından gelebilecek sinyali edinmek çok uzun yıllar sürebilir veya gözlemlenebilir evrende bize belki de hiç ulaşamayacak kadar uzakta olabilir. Güneş sistemine en yakın yıldızın dahi, 4.24 ışık yılı uzaklıkta olması bunun en önemli örneğidir. Kendi galaksimiz içinde bile bir yaşam mevcutsa dahi, bir sinyalin bize ulaşması binlerce yıl alabilir. Bizim 100 yıl önce gönderdiğimiz bir sinyalin de aynı biçimde bu uygarlıklara ulaşması yine binlerce yıl alabilir. Uygun sinyallerin zaten yalnızca onlarca yıldır gönderildiği göz önüne alındığında, astronomik mesafeler göz önüne alınırsa henüz bu sinyal yayılımı oldukça yenidir. Dolayısı ile gelişkin bir canlı formu varsa dahi, bizden haberdar olmaları binlerce, milyonlarca yıl alabilir. Bu zaman diliminde ise insan türünün devam edip etmeyeceğine dair bir garanti yoktur.
Uzaylı Teorileri Yeniden Hortluyor
Komplo teorilerinin vazgeçilmezi olan uzaylı teorileri, son günlerde 3I/ATLAS isimli bir yıldızlararası kuyruklu yıldız ile birlikte yeniden canlanmıştır. Bir başka yıldız sisteminden geliyor oluşu ve tipik kuyruklu yıldızlar gibi davranış sergilememesi sebebi ile kısa süre içinde spekülasyon konusu haline gelmiş, ancak geniş çevrede bu nesnenin bir kuyruklu yıldız olduğuna dair güçlü kanıtların varlığı kabul edilmiştir. Diğer yıldız sistemlerine dair bilgiler edinilebilmesi açısından bilimsel olarak önem taşımasının yanı sıra, herhangi bir başka özelliği bulunmamaktadır. Ancak bu nesnenin radyo sinyali gönderdiğine dair açıklamalar, tartışmaları da alevlendirmiştir. Kuyrukluyıldızdan gelen radyo sinyalin sebebinin her ne kadar üzerindeki kimyasal reaksiyonlar olduğu belirlenmiş olsa da bu açıklama komplo teorilerinin yayılmasını engellemeye yetmemiştir. Yine demirden neredeyse ayrışık gözlemlemenin zor olduğu, çünkü astronomik ortamda yalnızca birlikte oluşma koşulları olan nikelin demirden ayrıksı olarak bu kuyrukluyıldızda gözlemlenmiş olması onun yapay olduğuna dair fikirlerin ortaya atılmasına sebep olmuştur. Bununla birlikte 3 gezegene ve Güneş’e oldukça yakın geçecek oluşu da yine komplo teorilerini canlandırmıştır.
Bilim çevreleri, 3I/ATLAS’ın gerçekten de oldukça sıra dışı bir yıldızlararası yolcu olduğunu doğrulamaktadır. Ancak tüm bunlar, onun bir kuyrukluyıldız olduğunu yadsımamaktadır. Bu sıra dışılığının sebebi, aslında yıldızlararası kuyrukluyıldızlara çok rastlanmıyor oluşudur. 3I/ATLAS bugüne kadar gözlenen benzerlikler taşıyan yalnızca üç nesneden biridir. Dolayısı ile bilgimizin sınırlarının oluşu ve nadir rastlanan bir olay oluşu hem ilgiyi üstüne çekmekte, hem de çeşitli söylemlerin yayılmasına olanak sağlamaktadır. Öyle ki önemli astronomlar dahi popüler kitaplar üreterek ticari kazanç sağlamak üretmek uğruna, bilime aykırı açıklamaları yaymayı tercih etmiştir.
Netice itibarıyla Dünya dışı yaşam olma ihtimali tek hücreli boyutta da olsa, mümkündür. Ancak gelişkin canlıların var olması ihtimali zaten yeterince düşükken, aradaki mesafeler göz önüne alındığında temas kurulabilmesi şu an için imkansız gibi görünmektedir.
Dünya genelinde medyanın da etkisi ile, sık sık bu teoriler kendinden söz ettirmektedir. Bu teorilerin yayıldığı yerlerde, bilimin sesi ise kısılmaya çalışılmaktadır. Bu durum, bilimin küçük bir zümrenin tekelinde tutulması ve mümkünse yalnızca gerici sistemin ördüğü duvarların arasına hapsedilmesi çabasının bir diğer karşılığıdır.








