Süreç dünden çok daha yoğun bir şekilde emperyalistler arası çelişkilerin keskinleşmesini içeriyor. Bir dünya savaşı olasılığının gündemde olması ya da tartışılıyor olması bunun bir tezahürü. Hakeza bölgesel çatışmaların çok daha güçlü silahlarla ve devletlerin katılımıyla gerçekleşmesi de aynı çelişkinin tezahürüydü.
İRAN’A SALDIRI BİR HEGEMONYA KAVGASI
Orta Doğu’da İran ile Amerika-İsrail arasındaki savaşın henüz ilk aşamasında bölgesel düzeyi aşan, dünya ekonomisini, tüm enerji piyasasını ve uluslararası dengeleri sarsan bir nitelikle karşı karşıya olduğumuz anlaşıldı. İran’a yönelik “İsrail kışkırtmasıyla” gerçekleştiği iddia edilen ABD saldırısı emperyalistler arası çelişkinin yoğunluğunun en ileri göstergesi oldu. Bunun Çin’e veya Rusya’ya bir mesaj olduğundan kuşku yok. Bununla birlikte, tarihsel bir bakış açısından hareketle emperyalistlerin birbirleriyle savaşmaktan çok birbirlerinin nüfuz alanlarına saldırdığını biliyoruz. Bu, emperyalizmin sömürgeleştirme eğiliminin bir sonucudur. Emperyalizmin bir özelliği olarak sömürgeleştirme eğilimi ele geçirilmesi mümkün alanları hedef alarak gerçekleşir. Bu nedenle dünya, emperyalistlerin birbirleriyle çatışmasından çok “ara bölgeler üzerinde hâkimiyet kurma” çatışmasına sahne olmuştur. Bugün Orta Doğu’daki çatışma da aslında “ara bölge” üzerinde yoğun bir hâkimiyet çatışmasıdır. Bu çatışma, dünya ekonomisinde kapsamlı ve dönüşü olmayan bozulmanın bir sonucu olmakla birlikte bunun önüne geçme hamlelerinin de sonuçsuz kalacağının doğrudan bir kanıtı olarak değerlendirilmelidir. Çünkü bu süreçte biz sadece “İran’ın yok edilmesi gereken bir şeytan devlet” olduğu iddiasıyla meşgul edilmedik; bundan çok daha fazla emperyalistler arasındaki kapışmaya, bu konuyu içeren tartışmalara, hesap sormalara, hatta tehditlere tanık olduk. Bu da gösteriyor ki Orta Doğu’yu bütün olarak kapsayan bu “savaş” “yeni dünya düzeni”ndeki dağılmanın bir dışa vurumudur.
İlk analizlerin hemen hepsinde ABD hegemonyasının eskisi gibi sürmesinin artık mümkün olmadığı ve belirleyici güç olma avantajını korumak isteyen ABD’nin “çok kutupluluğa” hazırlanmak zorunda olduğu değerlendirilmiştir.
Bu tespitin haklılığı Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılmasıyla ortaya çıktı. Hürmüz Boğazı’nın trafiğe kapatılmasından itibaren tüm dünya için petrol arzında ciddi sorunlar oluşmaya başladı. ABD’nin “diğer büyük güçleri” yardıma çağırması ama olumlu yanıt alamaması, NATO hakkında en olumsuz ifadeleri sıralamaya başlaması, temel müttefiklerini açıktan ve fütursuzca suçlaması, İran tarafından kapatılan Hürmüz Boğazı’nın açılması için “olmadık” tehditlere başvurması ve bunu yaparken İran’a yönelik saldırıların sonuçları hakkında yalanlar söylediğini açık bir biçimde dışa vurması söz konusu ciddi sorunların boyutunu gösteren kimi olgulardır. Bu ciddi sorunlar “savaşa ara verilmesiyle” birlikte sonlanmamıştır. Hatta şimdilik İran’ın taleplerine dayanan bir “görüşme sürecinin” başladığının kabul görmesi sorunların devam edeceğini teyit etmiştir. ABD ne Körfez ülkelerine ne de müttefiklerine güvenilebilir olduğunu ispatlamış durumda. Kuşkusuz bunu sağlamak için çok daha fazla uğraşacak, tekrar tekrar saldıracak, tehditler savuracak, yıkıcı ekonomik hamlelere yönelecektir. Bu emperyalizmin “şaşmaz” kuralıdır. Çürümüş bir ekonomik sistemin son evresi olarak emperyalizmin sorun çözmekten öte sorun derinleştiren, kendi pisliğinde debelenen halini Trump çok iyi sahnelemiştir. Bu “başkan” Nobel Barış Ödülünü hak ettiğini ileri sürerken yedi savaşı durdurduğunu ve gerçek bir barış adamı olduğunu ileri sürmüştü. İran’a yönelik saldırının ve meydana gelen yıkımın sorumluluğu, sürekli tehditler savurup durması onun “barışla” arasındaki mesafeyi açık etmiştir.
Bu süreç, emperyalizmin, saldırganlık eğilimini gizleyemediği bir süreç oldu. Emek gasbına dayanan kapitalizmin neden olduğu eşitsizlik “dünya düzeninin” temelde düzensizlik üzerine kurulu olmasının da nedenidir. Bu düzensizlik çoğunlukla hegemon gücün çıkarları doğrultusunda gerçekleşir. Bu dönem söz konusu güç ABD’dir. Çünkü ABD gücünü korumak için çok daha fazla sömürüye, talana, yağmaya ihtiyaç duymaktadır. Üzerinde yükseldiği devasa sermaye onun daha fazla saldırganlaşmasının da nedenidir. Sermayenin yeniden üretilmesinde yaşanan tıkanma dengesizliği derinleştirir. Oysa emperyalizmin, varlığını sürdürmek için dengeye ihtiyacı vardır. Dolayısıyla sistem bu açmazdan kurtulamaz.
Trump’ın ya da Netanyahu’nun mizaçlarında sorgulanan saldırganlık en nihayetinde emperyalizmin karakteridir. Kişilerin her tutumunu sistemin açmazlarıyla anlamak devrimci hareketin halk kitlelerine karşı temel sorumluluklarından biridir. Sadece “başkan”ın kişiliğinde somutlaşmış dengesizliklerden söz edilmediği açık olmalıdır.
SAF TUTMAK KAÇINILMAZ
28 Şubat’ta başlayan savaş, özelde Körfez bölgesi açısından, genelde ise Orta Doğu açısından stratejik bir dönüşümü içermektedir. Bölgedeki ülkeler ve kapitalist ülkeler de saf tutmaya zorlanmıştır. İran’ın Körfez ülkelerindeki ABD üslerini vurması da bu saflaşmanın temel unsurlarından birisi oldu. İran’ın, ABD’ye yönelik saldırılarını genişletmesiyle, Körfez’in bilindik “arabuluculuğu” fiilen işlevsiz kalmıştır.
Orta Doğu’daki dengelerde görülen bozulma bu işlevin analizi için bir veridir.
Savaştan kimin ya da kimlerin daha çok yarar sağlayacağını ileriki zamanlarda daha net görebileceğiz. Buna karşın, şimdiden ABD hegemonyasının sarsıldığını söylemeliyiz. İran’a saldırının sonuçları, şimdilik ABD’yi zor bir denkleme sokmuştur. Amacın İran’ı “imha etmek” olmadığı koşullarda kurulmak istenen tahakküm, İran’ın bölgedeki nüfuzuyla çatışmalı olduğundan başarısız olmaya açıktır. Her türden bombardımanla sağlanan yoğun tahribat nedeniyle İran’ın bölgesel nüfuzu zayıflayabilir, hatta ülke içinde önemli siyasî dönüşümlerin koşulları olgunlaşmış da olabilir. Ne var ki zayıflama ve gerilemeye rağmen İran’ın bölgesel etkinliğinin ortadan kalkacağını beklemek için henüz yeterli bir sebep yok. Bütün bu durum özellikle Körfez devletlerinin dış politikasını derinden etkilemiştir.
Uşaklıkta sınır tanımayan, ekonomik karakteri gereği bağımsız hareket etme yeteneği hiç olmayan Körfez devletlerinin “güvenlik kaygılarını” öne sürerek daha fazla silahlanacağı öngörülebilir. Bu da ABD’nin en başından beri temel aldığı stratejilerinden biridir. Özellikle Suudi Arabistan’ın ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) savunma harcamalarını artıracağı bugünden açıktır. Bu da yeni ittifakların oluşmasına, İsrail ile kurulan köprünün sağlamlaşmasına, hatta Irak, Suriye gibi yeni koşullara sahip ülkeleri de kapsayan sınır tartışmalarına tanıklık edebiliriz.
Böyle düşünmeyi koşullayan bazı açıklamalara dikkat çekebiliriz.
BAE Devlet Başkanı’nın Diplomatik Danışmanı Enver Gargaş “zor zamanda kime güvenebileceğinizi iyi bilmelisiniz ve bu tür kriz anlarında net pozisyonlar almak önemlidir” minvalindeki açıklamaları önümüzdeki süreçte belirsiz/flu davranmaya uygun bir atmosferin olmadığını içerdiği için önemlidir. Bilindiği üzere burada temel sorun İsrail ile ilişkilerdir. İsrail’in devlet olarak kabul edilmesi ve bölgedeki ittifaka dahil edilmesi Körfez ülkelerinin bir “açmazı” olmaktan çıkacak gibi görünmektedir. Abraham Anlaşmalarının amacı da bunu sağlamak değil miydi? Bu açıklama Körfez’in ABD inisiyatifine sığınmayı ön gören tutumu temsil eder. Ne var ki sürecin bundan ibaret olmadığı açıktır. Diğer tarafta Çin ve Rusya’nın stratejileri var ve bölgenin dinamikleri bakımından bu stratejilerin de söz hakkı alacağı ileri sürülebilir.
Gene BAE’li kimi yetkililerin İran Devrim Muhafızları Ordusuna yönelik değerlendirmeleri de dikkat çekicidir. Devrim Muhafızlarının, aldığı darbelerden dolayı kurumsal olarak çöktüğünü iddia etmeleri bölgede bir rejim değişikliği beklentisinin ya da en azından bu ihtimale dönük bir hesabın Körfez ülkelerin gündemine girdiğini düşündürmektedir. Hatta İran’ın “ateşkesten” hemen sonra “zafer” ilan etmesi, rejimin ayakta kalışını öne çıkarması gelişmeye açık bu hesabın önünü alma hamlesi olarak değerlendirilebilir. Bu da gösteriyor ki bölgedeki asıl mesele zorbaların her şeye rağmen ayakta kalmasıdır. BAE nasıl ki İran’da rejimin çöküşüne hazırlanıyorsa İran da mevcut faşist diktatörlüğün ayakta duruşunu ilan ederek geleceğe hazırlanmaktadır.
Körfez devletlerinin hazırlığını desteklemek üzere ABD’nin 82. Hava İndirme Tümeni’nden bin askeri bölgeye sevk etmesi; Bahreyn, Kuveyt ve Suudi Arabistan’da kısa menzilli hava savunma sistemleri konuşlandırılması; Hürmüz’ün İran’ın kontrolünden çıkarılmasını amaçlayan planlamalar Orta Doğu’daki “yeni tahakküm” koşullarının somut askerî müdahalelerle desteklendiğini gösterdi. Bu stratejiye karşın halihazırda “ateşkes” bu sürecin tıkandığını, yeni tahakküm koşullarının ABD lehine olmadığını düşündürtmelidir. Ateşkesin seyri bu bakımdan izlenmeye devam edilmelidir.
GÜVENİLMEZ GÜCÜN OTORİTESİ
Körfez devletlerinin dış politikasına damga vuran arabuluculuk işlevi, tüm aktörlere açık kapı tutumu yerini açıktan taraf olmaya bırakacaktır. Buradaki belirli ülkelerin İran’ı şeytanlaştıran ve ABD’ye özgürlük havarisi rolü biçen tutumu daha belirgin hale gelebilir. Bununla birlikte ABD’ye rağmen düşülen “aciz durum” yeni süreçte kapsamlı bir güven sorununa da işaret ediyor. Bu da özellikle Çin açısından “ara bölgeye” yönelme koşuludur. Körfez devletleri henüz ocak ayında, adım adım gelişen savaş olasılığını engellemeye dönük açıklamalar yapmışken savaşla birlikte ülkelerinin bizzat saldırıya uğradığına tanıklık ettiler. Bunu ABD’nin, AB ülkelerinin, hatta Türkiye’nin de içinde bulunduğu Orta Doğu devletlerinin kınaması sonuç vermedi, tüm engelleme çabaları sonuçsuz kaldı. İsrail’in “demir kubbesinin” yaşattığı hayal kırıklığını uşaklıkta pervasız olan bu Körfez devletleri “ABD kubbesi” altında yaşadılar. Bu deneyim, ABD’ye duyulan güvensizliği somutlaştırmış ve derinleştirmiştir. Bununla birlikte mevcut ateşkesle de İran’ın tehdit içeren varlığı yeniden tanımlanmaktadır. Körfez devletleri için bu koşulun düzelmesini sağlayacak arayışlar gündeme gelecektir.
Günümüzde ABD’nin artık güven vermediğinden söz edilmektedir. Bu güvensizlik halinin nedeni İran gibi bir devletin ABD karşısında önemli avantajlara sahip olduğunun görülmesi ve istenen türden bir boyun eğişe itiraz etmesi olabilir mi? Son dönemde yaşanan şeyler böyle düşünmemiz için yeterli neden sunuyor Ne var ki belirli ülkelerde somutlaştırılan güvensizlik bundan ibaret değil. Emperyalizmin hiçbir zaman güven vermediği gerçeği bu iddiayla uyumlu değildir. Ne işgallerle, insan kıyımlarıyla, halkların iradesini hiçe sayan çeşitli müdahalelerle ilk kez karşılaştık ne de emperyalizmin halkların birliği ve uyanışı karşısında çaresiz düşmesine. Ki İran’ın direnişinin de böyle bir uyanışın ve birliğin de tezahürü olmadığı ortada. Körfez ülkeleri olarak tanımlanan uşak devletlerin kaygısını artıran İran olabilir mi? Kendi aralarındaki çelişkinin keskinliğinden, İran’ın bölgesel bir güç olarak bu ülkeleri zorladığından söz edilebilir; ne var ki İran aynı zamanda bu devletlerin halkları üzerindeki egemenliğinin bir gerekçesidir. Tıpkı emperyalizm için Orta Doğu’da bir tahakküm nedeni olması gibi. Bu güçler arasındaki mücadeleyi birinin diğerinden kurtulması için bir mücadele olarak görmemeliyiz. Ne ABD için İran bir varlık yokluk meselesi olmuştur ne de İran için ABD veya İsrail. Son savaş hali de bunun bir sonucu değildir. ABD’nin amacı Orta Doğu’daki egemenliğini korumak ve sağlamlaştırmaktan ibaret. İran’a düşmanlık ve İsrail korumacılığının temelinde bu olgu var. Bu, hiçbir zaman bir din meselesi olmamıştır ya da “başkanların saldırgan mizaçları”, mesele daima emperyalizmin sömürgeleştirme eğilimi olmuştur.
Bu nedenle İran’a yönelik saldırının Orta Doğu’ya yönelik “sömürgeleştirme politikasının” bir devamı olduğunu, emperyalistler arası çelişkilerin derinleşmesinin, artan pazar ihtiyacının kaçınılmaz sonuçlarından biri olduğunu görmek gerekiyor. Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Katar’dan yapılan açıklamalar önümüzdeki dönemde Orta Doğu’dan başlayarak yayılacak olan “çok kutupluluğun” tüm işaretlerini barındırıyor.
İran’ın dünya ekonomisi için en kritik enerji geçitlerinden biri olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla başlayan emperyalistler arası kriz bu sürecin can alıcı konularından biridir. Ezilen halklara saldırı, “ara bölgelerde” hegemonya kurmak, bu süreçte işlenen her türden “suç” da elbette diğer önemli konulardır. Her biri, üzerinde çalışmayı hak eden ve kitlelerin bilincine yerleşmesi gereken konular olmakla birlikte bunlar “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” sözündeki “pratik bilginin gücü olarak” aşina olunan konulardır. En son Gazze’de dünya halklarının gözü önünde yaşanan büyük kıyım dahi çok söze gerek bırakmıyor. Şimdi de İsrail Lübnan halkına karşı, direnen halklardan nefret eden düşmanlıklar sergiliyor çekinmeden ve efendilerinin kendisini onaylayacağından emin olarak. Buna karşın “emperyalistler arası kriz” bir ölçüde özgündür. Yeni dönemin de öne çıkan karakteridir.
Bu savaşın yalnızca Orta Doğu’nun değil, tüm dünyanın geleceğini etkileyebilecek sonuçlar doğuracağı, enerji krizleri, dünya çapında ekonomik dalgalanmalara neden olacağı tartışılmıştır. Bu nedenle Orta Doğu’daki son dönem çatışmaları yalnızca askerî bir güç mücadelesi değil, bundan daha çok 21. yüzyılda emperyalist arası güç dengelerinde dönüm noktası olarak değerlendirilmektedir.
Petrol fiyatlarının hızla yükselmesi ve 100–120 dolar seviyelerinin gündeme gelmesi dünya genelinde, yoksullaşmanın bir başka adı olan enflasyonu yükseltecek, üretimin maliyetlerini artıracak, ekonomik durgunluğu kalıcılaştıracaktır. Birçok analistin bu süreci 1973 Petrol Krizi ile karşılaştırmalarının nedeni de bu gelişmelerdir.
Orta Doğu’daki bu gelişmelerin “Batı ekseninde” yer alan ABD ve Avrupa ülkeleri arasında gerginliklere neden olduğunu biliyoruz. NATO hakkındaki değerlendirmelere de yansıyan bu gerginliğin dünya ekonomisindeki bozulmaya koşut süreceğini, dünya ekonomisindeki durgunluk ve enflasyon koşullarının bütün ticaret sisteminde bölünmelere yol açacağını tahmin etmek zor değil. Çin ve Rusya merkezli olarak alternatif finans ve ödeme sistemlerinin geliştirilmesi, doların dünya rezerv parası oluşunun sorgulanması bu sürecin öteden beri tartışılan, gündemde olan konularıdır. Özetle “çok kutuplu dünya” tartışmasının daha da hızlanacağını göreceğiz.
Bu savaştan önce çeşitli vesilelerle gündeme gelen/getirilen nükleer silahlanma ihtiyacı ve arayışlarının da bundan sonra öne çıkacağı ön görülebilir. “Ara bölgede tahakküm” sorunu silahlanmada bu düzeyin de gündeme gelmesiyle gelişecektir. Suudi Arabistan, Türkiye gibi ülkeler de nükleer silah edinmeyi tartışmaya devam edeceklerdir. Bu durum, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na endeksli sistemin gerilemesine ve dünya savaşının koşullarının olgunlaşmasına neden olacaktır.
Orta Doğu’da yeni bir tahakküm kurma hamlesiyle ABD uluslararası ticareti doğrudan sarsmıştır. Bunun istenen bir şey, bir amaç olduğu iddia edilebilir mi? Kuşkusuz hayır. Fakat aynı analiz burası için de geçerlidir. Koşullar ABD’nin hamlelerini ona rağmen belirlemektedir; dolayısıyla ABD, içine girdiği karanlık tünelde kenarlara çarpmaktadır. Sadece Hürmüz’ün kapatılmasıyla sınırlı bir nakliye kısıtlaması yaşanmayacak, bunun zincirleme etkisiyle genel bir tedarik zincirlerinde kırılmalar yaşanacaktır. Dolayısıyla enerji taşımacılığı, gübre nakliyesi ve dolayısıyla üretimi ve deniz taşımacılığı gibi birçok sektör bu süreçten doğrudan etkilenmiştir. Gıda fiyatlarında artış bugünden gündemdedir ve uluslararası nakliyelerde yaşanan aksamalar temel birçok ürüne talebi artırmaktadır. Tüm bu gelişmelerin emperyalistler arasındaki çelişkilerin keskinleşmesinden kaynaklandığı ve yaşananların bu çelişkileri daha da derinleştireceği nettir.
KENDİ İÇLERİNDEKİ DALAŞ SONLARINI YAKLAŞTIRMAKTADIR
Bizim, başından beri emperyalistler arası çelişkinin varlığından söz ettiğimiz bilinir. Birçok hareket “küreselleşme” retoriğinden, teknolojik gelişmelerin uzlaşılardan söz açarak bu belirleyici çelişkiyi uzun bir zamandır göz ardı etti. Hatta devrimci mücadelenin olanaklarının neredeyse tamamen daraldığına dair iddialar bu “tespitle” güçlendi ve propaganda edildi. İçinde olduğumuz dönem bu fikrin yenilgisini içeriyor ve devrimlerin karşısında bütünleşik, her zaman bir arada hareket eden ve edecek bir karşı devrim gücü olamayacağını gösteriyor. Emperyalizme “kendi içinde uyumlu” yaftası asanlar yanılmışlardır. Bu, yaklaşık 20 yıldır yaşadığımız bir gerçekliktir. Şimdi ise çok daha belirginleşmektedir.
Bunun önemi nerededir? Yakın zamanda Hindistan’daki Maoist harekete sürekli ve bir noktaya kadar bütünleşik bir saldırının gerçekleştiğini, hareketin derin bir yara aldığından söz ettik. Kuşkusuz Hindistan’daki Maoist hareketin dayanağı çok güçlüdür, hem tarihi olarak hem de kitlelerin içinde kök salmış olması itibariyle “imha edilebilir” bir hareket değildir. Maoist hareketin önderliğinde yaşanan derin aşınmanın bir nedeni, çok açıktır ki emperyalizmin Kagar Operasyonundaki bütünleşik tutumu olmuştur. Az önce sözünü ettiğimiz emperyalizmin iç uyumsuzluğu bu tutumun sürekli olamayacağına dair bir yargı da içerir. Maoist hareketin “kendi gücüne güvenmek”, “yenile yenile yenmeyi öğrenmek”, “kendi içindeki iki çizgi mücadelesinden dersler çıkararak ilerlemek”, “küçük bir güçten büyük bir güce doğru gelişmek” ilkeleri temel olmakla birlikte “düşmanın kendi içindeki parçalanmışlığından yararlanmak” ilkesi de önemli bir ilkedir. Sözünü ettiğimiz çelişki bu parçalanmışlığa işaret eder. Bu da önümüzdeki süreçte devrimci hareketlerin daha uygun koşullarda mücadele edeceğini gösterir.
Elbette emperyalistlerin bu gerçeği gördüğü ileri sürülebilir ve bu tespitimiz haksız eleştirilere maruz kalabilir. Fakat, diyalektik materyalizmin öğrettiği bir yaklaşım vardır: gerçeklikten ileri gelen çelişkiler ya da somut koşulların içerdiği çelişkiler esastır. Uzlaşmanın geçici ve uzlaşmazlığın mutlak olduğunu içeren bu yaklaşım emperyalistler arasındaki ilişkiye karşı tutumumuzda belirleyicidir.







