“Kaos” eski Yunanca kökenli, her şeyin başlangıcındaki ilk karmaşa ve boşluğu tanımlamak için kullanılan bir kelimedir. Günlük hayatta da karmaşa, rastgele durumlar ve dağınıklığı ifade etmek için kullanılır, kökeni ise çok eskilere dayanmaktadır.
Antik Çağ’da insanlar, her şeyin temelini hiçliğe ve karmaşaya dayandırmaktaydı. Hiçliğin olduğu yerde aynı zamanda bir karmaşa tanımı yapmak, bir çeşit bilinmezlik durumunu veya izah getirilebilir bir yorumun olmayışını ifade etmektedir. Yani felsefi açıdan bir kaçış yoludur, antik topluma göre başlangıç hiçlik ve karmaşadır, sorgulanmaya değer değildir, günümüzle de alakasızdır. Dolayısıyla herhangi bir yoruma ihtiyacı da yoktur.
Elbette konu olan dönem için, bu mazur görülebilecek bir yaklaşımdır. Her şeyin başlangıcına bir izahat getirmek için ne bir olanak vardır ne de bilgi yönünden yeterli varsayımlar türetebilecek bir birikim mevcuttur. Dolayısıyla bilinemez olanı hiçlik veya kaos olarak tanımlamanın dışında bir yorum, o dönem için beklenemez. Ancak esas sorun, kaos sonrası ne olduğudur, kaos başlamış ve bitmiş midir? Etrafta görünen her şey kaostan türediyse, kaosun kendisi yerini düzene mi bırakmıştır? Bunun cevabını yine antik dönemde şu şekilde vermişlerdir: Evet, başlangıç kaostur; ancak zamanla yerini düzene bırakmıştır. Bu düzeni ise kozmos olarak tanımlamışlardır.
“Kozmos” kelimesi, hem düzen hem de evreni tanımlamak için kullanılmıştır, bugün ise yalnızca evren tanımı için kullanılmaktadır. Bildiğimiz bütün dinler, evrene dair yorum getirme çabasında olan tüm mistik yaklaşımlar, evrene baktığı zaman kozmosu, yani düzeni görür. Bir yıldız her gün doğudan batıya hareketini tamamlar, geceleri kaybolur ve yerini daha küçük, parlayan bir cisim alır, daha uzaklarda ise sonsuz sayıda ışık kümeleri gökyüzünü süsler. Gökyüzünde nesiller boyu görülen ve sonraki nesillere aktarılan görüntü budur. Dolayısıyla bir düzenden bahsetmek mümkün görünmektedir; çünkü bu davranış nesiller boyu devam etmektedir. Zaman zaman gökyüzünden yeryüzüne doğru ateşler içindeki taş parçaları yağabilmektedir; ancak bu bir istisnadır ve göz ardı edilebilir ya da mistik bir kuram içerisinde kolayca izah edilebilir, yine de düzenin kendisine aykırı bir durum değildir. Yine yeryüzü için de bu durum geçerlidir, çoğunlukla mevsimler uzun süreler çeşitli bölgelerde aynı biçimde belirir, dağlar aynı biçimde varlığını sürdürür, denizler hep aynı yerindedir. Dolayısıyla bu biçimde bir düzenden bahsediyorsak böylesi bir düzen ancak ilahi olabilir, bu düzeni bozan istisnalarda ilahi olarak bizlere gönderilen işaretlerden ibarettir. Göründüğü gibi, bir düzen tanımlaması yapmak da işleri oldukça kolaylaştırmaktadır. Yani başlangıca kaos diyerek yapılan felsefi manevra nasıl ki yorum yapmaktan kaçınma olanağı yaratıyorsa, sonrasında ayrıksı bir düzen ya da kozmos tanımı yapmak da bir o kadar insanı düşünsel bir huzura kavuşturmaktadır. Ancak, gerçekler ve tabiatın davranışı, bu huzuru kısa süre içinde kaçırmakta ve kendisini göz ardı edilemeyecek biçimde açığa vurmaktadır. Bu anlayışa karşı duran özellikle fizik biliminde var olan kimi kanunlar, biyoloji alanındaki teoriler ile karşı karşıya getirilerek, düzen ve ahenk teorileri desteklenmeye çalışılmaktadır. Örneğin, termodinamik yasalarının bir sonucu olarak ortaya çıkan, evrende ilerlemenin yönünün, toplamda daha fazla düzensizlik olması gerektiği ilkesi ile evrim teorisi arasında çelişki olduğu ortaya atılmaktadır. Ancak burada göz ardı edilen, düzen ve düzensizlik arasındaki ilişkidir. Yani, metafizik yöntemlerde olduğu gibi, a ve b birbirinin zıttı ise; ya a durumu vardır ya da b durumu vardır, ikisi bir arada var olamaz gibi bir yaklaşım gerçek hayatta karşılık bulmamaktadır. Aslında birbiri ile zıtlık oluşturan a ve b, çoğu zaman birlikte vardır, birbiri ile aynı kaynağı paylaşır ve özdeşidir. Aralarında çoğu zaman bir eşitsizlik ve simetri kırılması gözlemlenebilir, ancak bu iki zıt olgunun yan yana ve iç içe bulunabileceği gerçeğini değiştirmez. Ayrıca bu iki zıt olgu arasında her zaman mücadele de vardır, eşitsiz yapıları bunun örneğidir. Bu zıtlığın başka yönlerine biraz sonra yeniden değineceğiz.
Kaos ve Kozmos, Birbirinden Ayrı Olgular mıdır?
Bugün hâlâ kaos ve kozmos tartışması devam etmektedir. Bir düzen varsa ve karmaşa ile bir bağı kalmamışsa, o zaman tabiatın davranışı determinist bir hal almıştır. Yani, ne olduğu ve neticede ne olacağı gizli kurallar ile belirlidir. Bu durum, eğer Güneş’e dair tek bilginiz, her sabah belirip akşam kaybolması ile sınırlıysa, günlük yaşam ile bir ölçüde uyumludur da. Ancak değişimin ne ölçüde ve ne derece geliştiği, bize ne biçimde yansıdığı konusuysa günlük deneyimi alt üst edecek niteliktedir.
İlk olgu, evrenin determinist kurallar parantezine alınamayacağıdır. Şöyle ifade etmek gerekirse, oluşturulan bilimsel kuramlar ve yasalar dahil, değişmez ve geliştirilemez değildir. Bu ilkeler, yalnızca gerçeğin verili bir zamanda bize yansıyan durumunu ifade etmek için kullanılan bir soyutlamadır. Örneğin, uzay boşluğundaki iki cisim arasında kütleleri dolayısıyla bir doğrudan etkileşim vardır ilkesi, bir dönem için kullanışlı olabilir ve bir ilke olarak anılabilir. Çünkü gözlemler ile uyumludur, aynı zamanda birçok soruya cevap olabilmektedir, kendisine kullanım alanı da bulabilmektedir. Ancak zaman içerisinde bu ilke bir biçimde değişir, yeni sorulara cevap olamaz ve yeni gözlemlerle uyumsuz bir hal alabilir, kütleli iki cisim arasında etkileşim oluşur kısmı doğrulanır ve doğrudan etkileşim kısmı değişime uğrayabilir. Yani iki gezegen arasında veya bir yıldız ve bir gezegen arasında kütleleri sebebi ile bir etkileşim vardır. Ancak buradaki etkileşimin kaynağı, kütlenin uzay zaman dokusunda oluşturduğu etkinin kendisidir. Kütle büyüdükçe, uzay-zaman dokusunda daha geniş ve büyük etkilere yol açar, dolayısı ile bu etkilerin gözlemlenmesi de kolaylaşır. Ancak bir insan ve bir kedi arasında bu denli bir etkileşim görünmesi veya bu etkileşim sebebi ile görünür bir davranış açığa çıkması mümkün değildir. Yani bir bilimsel kural, evrensel geçerliliğe sahip olmayabilir ya da sonsuza kadar aynı biçimde tanımlanacak diye bir durum da yoktur. İşte bu durum, tam olarak evrende kaostan ayrıksı bir kozmos tanımının neden yapılamayacağına işaret eder.
Düzen ve Düzensizliğin Belirsiz Sınırları
Evrende düzen ve düzensizlik iç içedir, çoğu zaman hangisinin sonuç veya hangisinin neden olduğu, nerede başlayıp nerede bittiği kesin sınırlar ile tanımlanamaz. Bunu anlayabilmemiz için ise başlangıç ve son kavramlarından ne anladığımızı ortaya koymamız gerekmektedir. Bugün için, hiçbir olguyu bilinmezliğin sınırları içerisine hapsedemeyeceğimizi biliyoruz. Dolayısıyla hiçlik kavramı gibi bir kavrama ihtiyacımız yoktur, çeşitli varsayımlar üretebilmek için yeterli verimiz mevcuttur. Hiçliğe yer olmadığı gibi, evrenimizde yönün aslında varsayıldığı gibi bir düzen yönünde ilerlemediği, aksine düzensizliğin her zaman artarak ilerlediği de bilinmektedir.
Düzen ve düzensizliği anlamak için evrenimizde cisimler arası temel etkileşimleri anlamamız gerekmektedir. Fizikte, kütle ve enerjinin aslında eşdeğer ifadeler olduğunu biliyoruz. Yani kütlesini bildiğimiz bir cismin enerjisini, enerjisini bildiğimiz bir ortamın kütlesini de doğal olarak bilmiş oluyoruz. Ancak kütle ve enerjinin, aynı zamanda bulunduğu ortam ile sürekli alışveriş içerisinde olduğunu da biliyoruz. Madde veya enerji alışverişi, bulunduğumuz ortamda zorunlu olarak gerçekleşmektedir. Dolayısyla bu alışverişin sürekli düzensizlik yaratması gerektiğini de bekleriz. Durum gerçekte bunun da ötesindedir. Düzensizlik yaratan tek olgu bu alışverişin sürekliliği değildir. Bu alışveriş geçici düzenli durumlar ve denge de oluşturabilir. Ancak termodinamik yasalarına göre bu düzen ve denge durumu geçicidir, daha büyük ölçekli düzensizlikler için bir adımdır yalnızca. Bir sistem, dış çevre ile hem madde hem de enerji alışverişi olmasa bile, o sistem içerisindeki düzensizlik sürekli olarak artar. Yani izole bir sistem oluşturulsa ki gerçek evrende saf izole sistemler oluşması oldukça zordur, yine de oluşsa dahi bu sistem içerisindeki düzensizlik artmak zorundadır.
Bu düzensizliğin ölçütü, entropidir. Entropi, aslında düzensizleşmeyi, dönüşümü, tüketme eğilimini ifade eder. Termodinamik yasalarına göre, evrende entropi sürekli artan bir eğilimle gelişmek zorundadır.
Bunu şöyle bir örnekle ifade edelim: Evrenimizin ortalama sıcaklığı sürekli olarak azalan bir eğilim göstermektedir. Bugün için evrenin ortalama sıcaklığı -270,4 °C olarak ölçülmektedir. Bu sıcaklık, mümkün olan en düşük sıcaklığa yani −273.15°C oldukça yakın bir değerdir. −273.15°C sıcaklık yani bir diğer ifade ile, 0 Kelvin derecesinde bir sıcaklık, artık molekül faaliyetlerinin dahi durma noktasına geldiği, ısıl ölümün gerçekleştiği, hareket ve iş potansiyelinin yani bir molekülün kinetik enerjisinin sıfırlandığı derecedir. Bu noktada artık, entropinin alacağı değer de sıfırdır. Evren bu konuma yani artık içerisinde iş ya da hareket olmamasını sağlayacak duruma doğru ilerler, bunun içinde kendi içerisinde var olan tüm işleri tüketmek ister. Yani entropi, aslında en düşük alabileceği değeri alana kadar, sürekli artarak ilerleyecektir. Bunun sebebi ise basittir, bir sistem her zaman en az iş yapacağı ortamı sağlamak için çabalar. Eğer bir izole sistem bu şekilde davranıyor ve iç entropisi sürekli olarak artarak devam ediyorsa, bildiğimiz en büyük doğal izole sistem de evrenin kendisi ise, şunu söyleyebiliriz ki evrenin sürekli olarak entropisi artmaya devam edecektir. Bu insanların günlük yaşamdaki sürekli dinlenme arayışından farklı olarak şu biçimde cereyan eder: Dalda asılı duran bir elma, dal ile bağlantısı kesildiği anda kendisine etki eden en büyük kuvvete doğru yani kütleçekim sebebi ile yere doğru hareket edecektir. Havada durmak için ya da dala geri dönmek için kendiliğinden bir enerji harcamayacaktır. Bir taşı fırlattığımızda, sürekli olarak uyguladığımız kuvvetin miktarına göre, değişen mesafelerde, ama nihayetinde zorunlu olarak geri yere düşme eğiliminde olacaktır. Aynı durum, entropi için de geçerlidir. Geçici düzenli durumlar oluşsa da sürekli olarak entropi kendisini dayatacaktır. Bir bardak kırıldığında, parçalarını bir araya getirerek onu yeniden su tutacak bir forma dönüştürebilir, yani entropiyi azaltabilirsiniz. Ama nihayetinde başlangıçtaki durumuna dönemeyecek ve daha büyük değerli bir entropik süreci sonsuza kadar engellemiş olamayacaksınız. Eninde sonunda, o bardak ömrünü tamamlayacaktır.
Güneş’te şu anda entropi hızla artmaktadır. Sürekli olarak içerisindeki hafif element atomlarından görece daha ağır element oluşturma yani füzyon süreçlerinden dolayı, evrene ısı ve radyasyon yaymaktadır. Ancak Güneş’in düzensizliği, yeryüzünde bir düzen oluşturmaktadır. Ondan yayılan ısı ve ışık sayesinde, yeryüzünde yaşama elverişli koşullar oluşmaktadır. Bir bitki, güneşin entropisi sebebi ile yayılan ışığı alarak işe dönüştürmektedir, kendi entropisini azaltmaktadır. Ancak bu, toplam entropide görülen artışın yanında bir hiçtir, yani entropiden doğan geçici düzen, toplamda entropinin artışını engelleyememektedir. Şöyle ki patlamaya yüz tutmuş, lav çıkışı yeni başlamış bir yanardağın içerisinde ortaya çıkan lav ile kısa süreliğine ısınmanız gibi kısa bir düzen durumu, yanardağ patladıktan sonraki düzensizlik ile boy ölçüşemeyecektir.
Düzenin Olduğu Yerde Daha Büyük Bir Düzensizlik Vardır
Yukarıda bahsettiğimiz birbiri ile zıt durumda olan a ve b durumlarının arasında bir simetri bulunmamasının sebebi, aslında var olma gerekçeleri ile aynıdır. Normal şartlarda bir sanal pozitron ve bir sanal elektron, aralarında hiçbir doğal engel olmaması halinde birbirini hemen yok edecektir, yani hiç var olamayacaktır. Ancak saniyeden milyarlarca kat daha küçük bir zaman diliminde bu sanal parçacık havuzu içerisine bir dış müdahale gerçekleşmesi, bir doğal bariyer eklenmesi halinde bu parçacıklar birbirini yok edemeyecek ve gerçekten var olacaklardır. Yeniden bir araya gelen bu gerçek zıt parçacıklar parçacıklar birbirini yok edecektir, ancak aralarındaki çelişkinin cereyan etmesine müsaade etmeyecek mesafe gibi koşullar altında var olmaya devam edeceklerdir. Bu demektir ki a ve b birlikte oluşur, yok olmaları ise yine birbirini yok etmelerine bağlı olacaktır.
Toplumsal yaşamdan yola çıkarak benzetmeler yapma olanağımız zordur; çünkü bilincin tabiata müdahalesi sonucu düzen görüntüsü daha kolaylıkla oluşabilmektedir. Ancak bu “düzenler” de geçicidir, kendi iç çelişkileri vardır ve düzenin kendisi de çelişkilerini sürdüremeyecek duruma yani artan bir entropik eğriye sahip olacaktır. Kendi içinde zıtlıklar, eşitsiz bir gelişim seyrinde olsalar dahi, var olmaya devam edecektir. Nihayetinde bu çelişkinin çözümü yani entropi kendisini dayatacaktır. Bu çelişkinin çözümü ise, yeni çelişkilere yol açacaktır. Ta ki a ve b faktörlerinin ikisi birden ortadan kaldırılana kadar. Bugünkü düzende proletarya ve burjuvazi, mevcut düzenin iki birbiri ile temelden çelişkileri bulunan taraflardır. Onlar arasındaki çelişki ancak iki tarafın da yok olması ile sona erebilecektir. Bu çelişkinin seyri, kimi zaman görece düzenli, kimi zaman daha düzensiz bir hal alabilir. Ancak çelişkinin yok olması düzensizliğin artması ile yani çatışmanın artması ile mümkün olabilecektir. Bir elma, iç çelişkileri sebebi ile her zaman çürüme ve yok olma eğilimi gösterecektir. Bu çelişkiler her zaman bir düzen ve simetri içinde olamayacaktır, yani elma varlığını sonsuza dek sürdüremeyecektir. Bir gün çürüyerek, entropisini artırarak daldan düşmek zorundadır. Aynı durum evrenin entropisi için de geçerlidir. Evrenin iç çelişkilerinin ortadan kalkıp hareketsiz bir duruma erişmesinin yolu, daha fazla kaostur.
Dolayısıyla evrende ve hayatın toplum dışındaki alanlarında bir düzen veya düzensizlik arayışı, toplumsal yaşama fayda sağlayabilecek bir arayış değildir. Düzen ve düzensizlik hep iç içe olmaya devam edecektir. Sonsuz ihtişam veya sürekli düzen, evrenin yapısı ile uyumlu değildir.








