16 Şubat, Pazartesi
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle

Anasayfa » PANORAMA | Savaşla Yönetilen Kriz; Direnişle Yanıtlanan 2025

PANORAMA | Savaşla Yönetilen Kriz; Direnişle Yanıtlanan 2025

1 Ocak 2026
içinde Güncel, Yazılar
Facebook'ta PaylaşX'te PaylaşWhatsappTelegram
Google Haberler Google Haberler Google Haberler
ADVERTISEMENT

2025 yılı, emperyalist sistemin çürümüşlüğünün daha da görünür hale geldiği; savaşların, anti demokratik uygulamaların ve baskı rejimlerinin dünya halklarına dayatıldığı bir yıl olarak tarihe geçmiştir. Dünya ekonomisinde derinleşen ve istikrarsızlığı kurallaştıran kriz, emperyalist güçleri yeni paylaşım planlarına ve yeni tahakküm araçlarına yöneltmiştir. Trump gibi despot bir liderin “barış” söylemi altında, emperyalizmin yol açtığı yıkım ve çatışma alanlarında üstlendiği rol ise emperyalist gericiliğin en açık, en pervasız tezahürlerinden biri olarak öne çıkmaktadır.

Bitmek bilmeyen Rusya-Ukrayna savaşı; Filistin’de ilan edilen ateşkeslere rağmen kesintisiz biçimde sürdürülen soykırım; Afrika’nın maden zengini bölgelerinde ABD öncülüğünde tırmandırılan tehditler ve doğrudan müdahaleler ile Kürt Ulusal Hareketi’nin silahlı mücadelesini tasfiye etmeye dönük çok yönlü saldırılar, emperyalist sistemin içine sürüklendiği krizi savaş, işgal ve inkâr politikalarıyla yönetme çabasının somut örnekleri olmuştur. Tüm bu saldırılar, dünya halklarına barışın değil boyun eğmenin dayatıldığını; ateşkeslerin ve “çözüm” süreçlerinin ise halkların değil, egemen güçlerin ihtiyaçlarına göre biçimlendirildiğini bir kez daha açıkça göstermiştir.

2025 yılında dünya ölçeğinde yaşanan gelişmeler, emperyalist sistemin içine girdiği çözümsüz krizin geçici dalgalanmalarla ya da yüzeysel önlemlerle aşılamayacağını bir kez daha ortaya koymuştur. Mevcut pazar alanlarının paylaşımında yaşanan tıkanma, emperyalist güçleri yeni pazarlar yaratma ve mevcut alanları yeniden tahakküm altına almaya doğru sürüklemektedir. Kapitalist dünya ekonomisinde üretim, ticaret ve finans alanlarında derinleşen kriz; emperyalist merkezler arasındaki rekabeti daha da keskinleştirmiş, bu rekabet askerî, siyasî ve diplomatik gerilimler üzerinden açık bir çatışma dinamiğine bürünmüştür.

ÇELİŞKİLER GÖRÜNÜR, DİRENİŞ KAÇINILMAZ

7 Ekim’de HAMAS, FHKC, İslamî Cihad gibi Filistin’in diğer direniş güçlerinin de katılımıyla başlayan direnişe karşı Siyonist İsrail’in saldırganlığı, çeşitli anlaşma ve ateşkes girişimlerine rağmen kesintisiz biçimde sürmektedir. Filistin halkı, özelde Gazze, iki yılı aşkın süredir aralıksız bir kuşatma, yoğun bombardıman ve sistematik bir yok etme politikasıyla karşı karşıya bırakılmış; emperyalist güçlerin açık ya da örtük desteğiyle yürütülen bu saldırılar, Filistin halkının varlığını hedef alan bir soykırım pratiğine dönüşmüştür.

İsrail’in uzun yıllardır Filistin halkını tanımama, bir halkın varlığını inkâr ederek onu siyasî ve fizikî olarak tasfiye etme politikası 2025 yılı boyunca da kesintisiz biçimde sürdürülmüştür. İmzalanan ateşkes anlaşmaları fiilen uygulanmamakta; İsrail devleti saldırılarını devam ettirerek soykırım politikasını kalıcı ve geri döndürülemez hale getirmeye çalışmaktadır. ABD’nin öncülüğünde yürütülen “barış” görüşmeleri ise gerçek bir çözüm üretmekten uzak, açık bir çıkmaza sürüklenmektedir. Zira bu girişimlerin hedefi Filistin halkının özgürlüğü değil, direnişten arındırılmış, dikensiz bir gül bahçesi yaratarak emperyalist ve Siyonist egemenlik alanlarını genişletmektir.

Benzer bir politika bugün Suriye’de de hayata geçirilmektedir. Esad’ın, dolayısıyla BAAS iktidarının devrilmesi ve HTŞ lideri Colani’nin devlet başkanı ilan edilmesiyle başlayan süreç, emperyalist güçlerin planları doğrultusunda ilerlemektedir. Anayasa ve entegrasyon tartışmaları eşliğinde geniş halk kitlelerine yönelik bitmek bilmeyen saldırılar, HTŞ’nin tekçi, baskıcı ve cihatçı karakterini açık biçimde ortaya koymakta; Suriye’nin geleceğinin halkın iradesiyle değil, emperyalist dizaynlarla şekillendirilmeye çalışıldığını gözler önüne sermektedir.

Kürt ulusunun SDG ile elde ettiği kazanımlar, pazarlıklara konu edilmek üzere egemen güçler tarafından, özellikle Türkiye’nin gerici dayatmalarıyla masaya yatırılmakta, bu yolla SDG’nin direnişçi karakterinin tasfiyesi amaçlanmaktadır. Konu edilen söylem olarak bir tasfiye değil “entegrasyon” sürecidir ve SDG, ısrarlı dayatmalara karşın silah bırakmayacağını, silah bırakmanın koşullarının olmadığını ilan etmektedir. SDG’nin bu açık ve olabildiğince net tutumuna karşı TC’nin içeride ve dışarıda inkârcı, şoven söylemi ve operasyon tehdidi artmaktadır. Kürtlerin kazanımları tasfiye edilmek istenmekte, en temel hak olan anadilin resmileşmesi bile gündem olmasın diye uğraşılmaktadır. Mesele “terör”ün tasfiyesi olarak tanımlanmak istenmekte, en ufak bir kazanıma dahi tahammül edilmemektedir.

Benzer kriz dinamikleri, Afrika’nın maden ve enerji kaynakları bakımından stratejik öneme sahip bölgelerinde de açık biçimde kendisini göstermektedir. ABD ve diğer emperyalist güçler; askerî üsler, açık tehditler ve yoğun diplomatik baskılar aracılığıyla kıta üzerindeki sömürgeleştirme sürecini daha da derinleştirmektedir. Bu süreç, yerel çatışmaların ve iç savaşların bilinçli biçimde körüklenmesiyle halkların yoksullaştırılması, parçalanması ve denetim altına alınması üzerine inşa edilmektedir. Venezuela’dan Sudan’a, Kıbrıs’tan dünyanın birçok bölgesine kadar emperyalizm eliyle hayata geçirilmek istenen politika tam da budur. Trump’ın “uyuşturucu ticaretiyle mücadele” bahanesiyle Venezuela açıklarına ABD donanmasını konuşlandırması ise bölgesel tahakküm ve yeniden paylaşım planlarının güncel ve pervasız bir örneğini oluşturmaktadır.

Savaş tehditleri bugün dünyanın dört bir yanında yankılanmaktadır. Emperyalist devletler silahlanma ve “savunma” bütçelerini hızla artırırken, bu yük doğrudan halkların sırtına bindirilmekte; sosyal haklar gasbedilmekte, emekçi sınıfların yaşam koşulları daha da ağırlaşmaktadır. Aynı zamanda halkların öz savunma ve direniş güçleri sistematik biçimde tasfiye edilmek istenmektedir. Emperyalistlerin dillendirdiği “barış” ise, hegemonya alanlarında direnişi bastırmak ve tahakkümü sorunsuz biçimde sürdürmek amacıyla işletilen siyasî bir aldatmacadan başka bir anlam taşımamaktadır.

Hayata geçirilen yeni bölgesel planlar, emperyalist merkezler açısından sorun yaratabilecek hiçbir siyasî ya da askerî güce tahammül göstermemektedir. Bu bağlamda Abraham Anlaşmalarının özünü oluşturan İsrail’in tanınması ve “mutlak güvenliğinin” esas alınması; Hizbullah’ın etkisizleştirilmesine yönelik hamleler, Esad’ın devrilmesi ve İran’ın zayıflatılmasıyla birlikte Orta Doğu’nun yeniden dizayn edilmesine yönelik sürecin kesintisiz biçimde sürdürüldüğünü göstermektedir. Aynı süreçte Rusya ve Çin üzerindeki baskıyı artırmak amacıyla başta ABD ve İngiltere olmak üzere batılı emperyalist güçler, yalnızca dış politikada değil, devletlerin iç siyasal dengelerini doğrudan belirlemeyi hedefleyen kapsamlı adımlar atmaktadır. Tüm bu gelişmeler, emperyalistlerin yeni paylaşım ve tahakküm planlarını adım adım hayata geçirmeye çalıştığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Bölgesel tahakküm planları ve gerici iktidarlar birlikteliğiyle nefes alamaz hale gelen halklar için ise direniş kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmektedir. 2025 yılı dünyada bize bunu göstermiştir. Avrupa ülkelerinde Gazze’ye destek eylemleri; Nepal, Madagaskar ve Fas’ta patlak veren Gen Z protestoları, Amerika’da No Kings eylemleri, Kenya ve Angola’da ekonomik krize karşı halk isyanları, Türkiye’de ise 19 Mart protestoları 2025’e damgasını vurmuştur.

Tüm bu örnekler göstermektedir ki emperyalist sistemin derinleşen çelişkileri yalnızca egemenler arası rekabeti değil; halklar cephesinde de itirazı, direnişi ve isyan eğilimini güçlendirmektedir. 2025 yılı, dünya halklarının savaşlara, yoksulluğa ve baskı rejimlerine karşı sessiz kalmadığını; çelişkilerin keskinleştiği koşullarda direnişin nesnel bir zorunluluk olarak ortaya çıktığını açık biçimde göstermiştir.

HİNDİSTAN’DA HALK SAVAŞI: TESLİMİYETE KARŞI DİRENİŞ

Hindistan’da HKP (Maoist) önderliğinde sürdürülen Halk Savaşı, gerici Hint devleti ve emperyalist-kapitalizmin tüm saldırılarına karşı devam etmektedir. İçeride boy gösteren ve devlete teslim olmayı “başarı” olarak pazarlayan Sonu kliğinin çizgisi ise devrimci mücadelenin tasfiyesine hizmet eden açık bir teslimiyet hattını temsil etmektedir. Bu klik, Halk Savaşının yarattığı devrimci birikimi inkâr ederek, mücadeleyi silahsızlandırmayı ve kitleleri düzen sınırlarına hapsetmeyi hedeflemektedir.

Oysa Hint devleti açısından silahların teslimi, devrimci güçlerin tasfiyesi ve emperyalist tekellerin önündeki engellerin kaldırılması olarak ele alınmıştır. Bu nedenle HKP (Maoist)’in Halk Savaşı çizgisi, yalnızca silahlı bir mücadele biçimi değil; aynı zamanda teslimiyetçi, reformist ve uzlaşmacı eğilimlere karşı ideolojik ve siyasî bir kopuşu da ifade etmektedir.

Hindistan’da Halk Savaşı, emperyalist yağmanın ve feodal-komprador kapitalist sömürünün en yoğun yaşandığı bölgelerde, Adivasi ve yoksul köylü kitlelerinin aktif katılımıyla sürmektedir. Bu mücadele, çeşitli milliyetlerden halkın kendi geleceğine karar verebilmesinin, iradesini politik olarak hayata geçirmesinin somutlaşmış halidir. Tüm kuşatma ve tasfiye girişimlerine rağmen Halk Savaşının sürmesi, emperyalist kriz koşullarında teslimiyetin değil direnişin tarihsel olarak kaçınılmaz olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Aralık 2024’ten Kasım 2025’e kadar 11 ayda Kagar savaşına direnirken ülke çapında 320 yoldaş şehit oldu. Parti Genel Sekreteri Basavaraj ve MK Üyesi Hidma ve daha birçok yoldaş Hint devletinin operasyonlarında katledildi. Bu büyük kayıplara ve ihanetçi çizgiye rağmen HKP (Maoist) önderliğindeki Halk Savaşı sürüyor. Saldırıların bu denli yoğunlaştığı, teslimiyetçiliğin sıradanlaştığı bir dönemde bize düşen görev şehitlerin Yeni Demokratik Devrim mücadelesini sahiplenmek ve bu görevi kendi ülkemizde omuzlayarak enternasyonal dayanışmayı güçlendirmektir. Yoldaş Basavaraj ve yoldaş Hidma’nın kızıl bayrağı, devrimci hafızamızda ve pratik mücadelemizde dalgalanmaya devam edecek; onların mirası, emperyalizme ve gericiliğe karşı süren dünya halklarının mücadelesinde yolumuzu aydınlatmayı sürdürecektir.

GENÇLİK GELECEKSİZLİĞE KARŞI ÖN SAFLARDA

2025 yılı, sistemin krizini en yakıcı biçimde hisseden gençlik açısından ağır ve sarsıcı sonuçlar üretmiştir. Ancak geleceksizliği, adaletsizliği ve derinleşen yoksullaşmayı en yoğun biçimde hisseden gençlik, aynı zamanda harekete geçmeye en yatkın güç olarak bu tabloya isyanla yanıt vermiştir. “Gen Z” olarak adlandırılan gençlik kuşağının dünya çapında yükselttiği protestolar, gençliğin en ön saflarda yer aldığı direnişlerle 2025 yılına damgasını vurmuştur.

Eğitimin egemen sınıfların ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırılması, genç işsizliğinin kalıcı hale gelmesi ve kamu bütçelerinin halkın değil sermayenin çıkar alanlarına aktarılması; Nepal, Madagaskar, Fas, Kenya, Angola gibi birçok ülkede gençliği doğrudan bir isyan dinamiğine sürüklemiştir. Gençlik, sistemin kendisine sunabileceği bir “yarın” olmadığını açık biçimde görmüş; bu nedenle ortaya çıkan öfke yalnızca iktidar değişikliği talebiyle sınırlı kalmamıştır. Gen Z’nin çıkışı, düzen içi muhalefetin sınırlarını da görünür kılmış; gençlik, yaşamın tüm alanlarını kuşatan sömürü, baskı ve geleceksizlik düzenine karşı köklü bir itiraz yükseltmiştir.

Bu yönüyle gençlik hareketi, sistem tarafından bastırılmak ve çeşitli yöntemlerle soğurulup etkisizleştirilmek istenmektedir. Ancak 2025 boyunca yaşanan gelişmeler, gençliğin korku duvarını aşma eğiliminin güçlendiğini ve düzenin meşruiyet krizinin en derin karşılığını genç kuşaklarda bulduğunu açık biçimde ortaya koymuştur. Bu dinamik, doğru bir devrimci hatla buluşturulmadığı takdirde dağılma riski taşımakla birlikte; örgütlü ve ideolojik olarak net bir devrimci çizgiyle birleştiğinde, sistem açısından ciddi bir tehdit potansiyeli barındırmaktadır.

ABD ve Avrupa üniversitelerinde emperyalistlerin İsrail devletine kesintisiz desteği protesto edildi. Gençlik, devletlerin iki yüzlü politikalarını teşhir etti, Filistin için gerçek bir dayanışma örgütlemeye çalıştı. Bu çabalar gerçek bir halk dayanışmasına örnekti. Bu nedenle emperyalistler tarafından tolere edilemedi. Protestocu öğrenciler okuldan uzaklaştırma gibi cezalarla sindirilmek istendi.

Türkiye’de öğrenci gençlik 19 Mart’ta sahneye çıktı. İktidara karşı muhalefetin yanında görünen bu gençlik çıkışı, kesinlikle bundan ibaret değildi. Kendisi bir muhalefet çizgisi yaratacak denli potansiyel sahibiydi. CHP’ye yönelik artan baskılar ve Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması bu çıkışın tetikleyicisi, bir anlamda protestonun meşrulaştırıcısı oldu. Derinleşen yoksulluk, işsizlik, barınma krizi ve eğitim alanındaki anti bilimsel, pazar odaklı, toplumdan izole uygulamalar, özellikle gençlik açısından yaşamı sürdürülemez hale getirmiştir. 19 Mart’ta patlak veren protestolar, birikmiş öfkenin ve itirazın dışavurumu olarak ortaya çıkmış; gençlik, baskı rejimine ve dayatılan geleceksizliğe karşı sokağa çıkarak iradesini ortaya koymuştur. 19 Mart protestoları, anlık bir tepki değildi; uzun süredir devam eden siyasî kuşatma, ifade özgürlüğünün gaspı ve gençliğin sistematik olarak denetim altına alınmasına karşı biriken hoşnutsuzluğun sonucudur. Üniversitelerin kayyım politikalarıyla kuşatılması, gençliğin barınma ve eğitim hakkının fiilen ortadan kaldırılması, genç işsizliğinin kronikleşmesi ve siyaset alanının daraltılması bu eylemlerin maddi zeminini oluşturmuştur.

Protestolara karşı devletin yanıtı ise her zamanki gibi polis şiddeti, kriminalizasyon, gözaltılar, tutuklama ve olmuştur. 19 Mart protestoları, gençliğin korku duvarını aşma eğiliminin güçlendiğini ve baskı rejiminin meşruiyetinin genç kuşaklar nezdinde hızla eridiğini göstermiştir. Türkiye’de gençlik, kendisine dayatılan yoksulluğa, gericiliğe ve teslimiyete razı olmadığını açık biçimde ortaya koymuştur.

SAVAŞ, SÖMÜRÜ, YOKSULLUK: KADININ BEDENİ DE EMEĞİ DE GÖRÜNMEZ

Emperyalist sistemin derinleşen kriz koşulları kadın üzerinde çok yönlü bir tahakküm kurulmasına yol açmaktadır. Kadın hem emeğiyle hem bedeniyle sürekli hedeftir. Bugün hâlâ bazı Avrupa ülkelerinde bile eşit işe eşit ücret sağlanmamıştır. Kadınlar bu yıl da “eşit işe eşit ücret” ve yaşam hakları için sokağa çıkmıştır. Önlenmeyen kadın cinayetleri, artan güvencesizlik  ve yoksulluk artık geri dönüşü olmayan olgulardır. Sistem çürümeye devam ettikçe kadın üzerindeki egemen politikalar da sertleşecektir. Dolayısıyla erkek egemen sistemin, üzerinde “tam kontrol” kurmaya çalıştığı kadın ancak özneleşerek bu sisteme meydan okuyabilir. Bu nedenle kadın mücadelesi, “hak talebi” sınırlarında kalacak türden bir mücadele değildir. Kadınların maruz kaldığı eşitsizlik, şiddet ve yoksulluk; erkek egemen kapitalist sistemin bilinçli ve örgütlü politikalarının sonucudur.

Avrupa’da eşit işe eşit ücret ve güvenceli çalışma talebiyle yükselen grevler, Güney Amerika’da kadın cinayetlerine ve yoksulluğa karşı kitlesel sokak eylemleri, Orta Doğu’da beden üzerindeki devlet denetimine karşı patlak veren isyanlar; Hindistan’da Adivasi kadınlarının mücadelesi kadınların edilgen bir konumda kalmayı reddettiğini açıkça göstermektedir. Kadınlar, yalnızca mağdur edilen değil; isyan eden, örgütlenen ve mücadeleyi ileri taşıyan öznelerdir.

Savaş koşullarında kadınlar, yalnızca bombardıman ve zorunlu göçle değil; aynı zamanda cinsel şiddet, zorla yerinden edilme ve bakım emeğinin katmerli biçimde omuzlarına yıkılmasıyla karşı karşıya kalmaktadır. Filistin’de Gazze’de süren soykırım sürecinde kadınlar, hem yaşam alanlarının yok edilmesine hem de çocukların, yaşlıların ve yaralıların bakım sorumluluğunu üstlenmeye zorlanmaktadır. Siyonist İsrail’in saldırıları, kadınları hedef alan sistematik bir yok etme politikasının parçası olarak işlemektedir. Benzer biçimde Sudan’da ve Kongo’da süren çatışmalarda kadın bedeni, savaşın bir silahı haline getirilmiş; tecavüz ve zorla evlendirme politikalarıyla kadın üzerindeki tahakküm katmerlenmiştir.

Almanya’daki kadın örgütü Zora, Özgürlük Filosu üyesi olan sözcüleri Anna’nın, İsrail tarafından gözaltında tutulduğu süreçte cinsel işkenceye uğradığını açıkladı. İsrail devletinin bu saldırısı kadınlara yönelik bakış açısını gözler önüne sermiştir. 7 Ekim sonrası işgal içinde işgal saldırıları sürerken İsrail devletinin Filistinli kadınların iç çamaşırlarını sergilemesi, onun kadın düşmanı ve teşhirci yüzünü bir kez daha ortaya koymuştur.

Türkiye’de kadınlar artan yoksulluk, güvencesiz çalışma ve erkek egemen şiddet sarmalında yaşamaya zorlanmaktadır. Kadının emeği de bedeni de erkek devlet şiddetinin tezahür alanları haline getirilmektedir. Eşit işe eşit ücret talebi karşılanmamakta, kadınlar ucuz iş gücü olarak görülmeye devam etmektedir. 2025 yılında da kadınlar en yakınları tarafından katledilmiştir. “Katiller hanemizde” sloganı bu gerçekliği yansıtmaktadır. Kadınlar evli ya da boşanma aşamasında oldukları erkekler, yakın akrabaları veya en yakın çevresindeki erkekler tarafından “erkekçe” bahaneler sebebiyle katledilmektedir. Kadınlar eve gelen polisler tarafından tacize uğramakta, kadınların katledilmelerine neden gösterilen bahaneler bu olayların haberlerinde ana tema olmaya devam etmektedir. Rojin Kabaiş’in şüpheli ölümü ısrarlı aydınlatılmamıştır. Rojin’in babasının çığlıkları olmasa bu katlin üstü kapatılmış olacaktı. Erkek egemen devletin kadın cinayetlerini aklama çabasıı burada net bir şekilde görülmüştür. Ukrayna’dan gelen yetim kız çocuklarının tacize, tecavüze uğraması da aynı şekilde erkek egemen devletin “kusurlarını” gizlediğinin en somut örnekleridir. Aile Yılı olarak ilan edilen 2025 kadınların aile içinde nasıl değersizleştiğini, yaşam hakkının bile olmadığını göstermiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın adını duyurduğu bu yıl, esnek çalışma modeli ile emek değerinin karşılıksız kalmasıyla ve kadınların aile içinde ezilmesi, boyunduruk altına alınması, kendi kararlarını verememesiyle, bu tahakküme son vermek istediğinde ise katledilmesiyle sonuçlanmıştır.

Ancak 2025 yılında, kadınların bu tahakküme boyun eğmediğini gördük. Kadınlar grevlerle, sokak eylemleriyle, öz savunma pratikleriyle ve örgütlü mücadele biçimleriyle erkek egemen sisteme meydan okumaktadır. Kadın hareketi, yalnızca şiddete karşı değil; yoksulluğa, savaşa, sömürüye ve devlet baskısına karşı da politik bir karşı koyuş hattı örmektedir. Bu mücadele, kadınların özneleşme sürecinin somut ifadesidir.

EMEK CEPHESİNDE AYNI SÖMÜRÜ

2025 yılında da grevler, iş durdurmalar, sokak eylemleri dünya genelinde sürmüştür. Zira, emperyalist kapitalizmin çare bulunamayan krizi artık hiçbir emekçi için çözüm üretmemektedir. Derinleşen kriz koşullarında sistem, kâr oranlarını koruyabilmek için ücretleri baskılamayı, çalışma saatlerini uzatmayı ve güvencesizliği yaygınlaştırmayı temel politika haline getirmiştir. Bu saldırılar karşısında dünya işçi sınıfı, yaşam koşullarının sürdürülemez hale gelmesine karşı grev silahını yeniden kuşanmıştır. Avrupa’da başta Fransa, Almanya ve İngiltere olmak üzere birçok ülkede işçiler düşük ücretlere, artan enflasyona ve sosyal hak gasplarına karşı üretimden gelen güçlerini kullanmıştır. Ulaşım, sağlık, eğitim ve enerji sektörlerinde patlak veren grevler, sermaye-devlet iş birliğiyle yürütülen kemer sıkma politikalarına karşı açık bir sınıf tavrı olmuştur. Bu grevler, ücret artışı talebiyle sınırlı kalmamış; emeklilik haklarının gaspına, esnek çalışmaya ve sendikal hakların budanmasına karşı da gelişmiştir.

Güney Amerika’da ücret mücadeleleri, doğrudan yoksulluk ve açlık sınırına itilmiş emekçi kitlelerin isyanına dönüşmüştür. Arjantin, Peru ve Şili’de işçiler, artan yaşam maliyetlerine karşı grev ve kitlesel eylemlerle sokaklara çıkmış; IMF reçetelerine ve neoliberal saldırılara karşı mücadeleyi yükseltmiştir. Bu ülkelerde asgari ücret, yaşamı sürdürebilmenin çok gerisinde kalmış; emekçiler için “çalışarak yoksullaşma” kalıcı bir gerçekliğe dönüşmüştür.

Afrika ve Asya’da ise ücret mücadeleleri, emperyalist yağma ve komprador kapitalizmin baskısıyla birleşerek daha sert biçimler almıştır. Kenya, Angola, Bangladeş ve Hindistan’da işçiler; düşük ücretlere, ağır çalışma koşullarına ve sendikasızlaştırmaya karşı grevlere gitmiş, devlet şiddetiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu coğrafyalarda grevler yalnızca ekonomik taleplerle değil, aynı zamanda siyasî baskılara ve sömürgeci ilişkilere karşı bir başkaldırı niteliği taşımaktadır.

Türkiye’de ise derinleştirilen güvencesizlik, düşük ücret ve esnek çalışma politikaları, tüm işçi sınıfı için bir “normal” haline getirilmek istenmektedir. Ücretli işçi emeği bütünüyle değersizleştirilmekte; yaşam hakkı ücret politikaları aracılığıyla gasbedilmektedir. Bunun en somut örneği 2026 yılı için geçerli olacak asgari ücretin ilan edilmesidir. Emperyalist merkezlerden yarı sömürge ülkelere uzanan bu politika, egemenlerin krizini emekçilerin sırtına yıkmanın en temel araçlarından biri olarak işletilmektedir. Ücretler baskılanırken enflasyon tırmanmakta, barınma, gıda ve temel ihtiyaçlar erişilemez hale gelmektedir. Dünyada bütün ülkelerde savunma bütçesine milyonlar ayrılırken eğitim, sağlık, asgari ücret alanları ise egemen devletler açısından birer angarya haline dönüşmektedir.

REFORM DEĞİL DEVRİM

Yılın başlarında Kürt halkı kayyım uygulamalarıyla saldırıların merkezi haline gelmiştir. Devletin inkârcı, şoven ve rant odaklı yapısı Kürt halkının kendi kendini temsil etme hakkına bile rıza göstermemektedir. Bu yıl kayyım uygulamalarının Kürt illerinden Batı’ya doğru yayılması, CHP’nin bir açmaza doğru sürüklenmesine yol açmıştır. Bugün, yıl sonuna geldiğimizde halen kayyımlar yerli yerinde durmaktadır. Kent Uzlaşısı’na açılan davalarla Kürtlerin sınırlandırılmış temsil hakkı da ellerinden alınmaktadır. Bu çok yönlü saldırılar tüm Türkiye halkı için geçici olanın aslında demokrasi olduğunu göstermektedir. Zira, faşist diktatörlük kendini devam ettirebilmek için daha fazla anti demokratik uygulamaya, kitleler üzerindeki baskı araçlarına daha fazla ihtiyaç duymaktadır.

2025 yılı göstermiştir ki bu sistem reforme edilebilecek bir sistem değildir. Çürümüşlük düzenin kendisindedir. Öyleyse Yeni Demokratik Devrim Türkiye’de bir zorunluluk halindedir. Bunun için mücadele etmek, halkın zihninde yaratılan barış bulamacının bu sistem içerisinde mümkün olamayacağını göstermek içinden geçtiğimiz süreçte bizim için bir görev haline gelmiştir. Zira sınıf barışı olamayacağı gibi sözü edilen barışın koşulları da yoktur. Emperyalist tahakküm yeni koşullar dayatmakta, bağımlı TC devleti de buna uygun adımlar atmaktadır. Dolayısıyla sözü edilen bir barış değil yeniden yapılanma sürecidir. Devlet sözcülerinin “barış yasası yok, olsa olsa tasfiye yasası olur” söylemi bunun en çarpıcı örneği oldu. Devlet kendi amacını bu kadar net ifade ederken ondan farklı bir adım atmasını beklemek ve halkı da buna inandırmaya çalışmak gerçekçi değildir.

Sonuç olarak; emperyalist kapitalist sistemin sunduğu tek gelecek savaş, yoksulluk ve boyun eğmedir. Buna karşılık halkların önünde iki yol vardır: Ya bu çürümüş düzenin sınırları içinde yoksullaşmaya, baskıya ve teslimiyete razı olmak ya da örgütlü mücadeleyi büyüterek bu düzeni karşısına almak. Biz ikinci seçeneğin tarihsel bir zorunluluk olduğunu ve halkların bu yolu seçerek özgürleşeceğini savunuyoruz.

Tags: 2025panoramaPartizanYeni Demokrasi
ShareTweetSendShareScanSend
Önceki Yazı

Gazeteci Hüseyin Aykol yaşamını yitirdi

Sonraki Yazı

AGEB: Venezuela’da ABD Saldırılarına, Suriye’de Cihadist Barbarlığa Hayır!

Related Posts

Güncel

Samandağ’da bir okurumuz gözaltına alındı

16 Şubat 2026
Güncel

Sarıgazi’de iki Partizan okuru gözaltına alındı

15 Şubat 2026
Dünya

Kobanê’de kuşatma sağlığa erişimi engelliyor

15 Şubat 2026
KOLEKTİF DOĞRULTU

İsyanın Koşulları Olgunlaşırken

15 Şubat 2026
Güncel

Hasta tutsak Hatice Onaran tahliye edildi

15 Şubat 2026
Emek

DGD-SEN Migros depo işçilerinin kazandığını açıkladı

15 Şubat 2026
Sonraki Yazı

AGEB: Venezuela’da ABD Saldırılarına, Suriye’de Cihadist Barbarlığa Hayır!

Hakkımızda

Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.
Yeni Demokrasi; işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen ulus ve milliyetlerin, geleceksiz bırakılan gençliğin, devrimci tutsakların ve devrimci basının sesidir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

2024 Yeni Demokrasi – Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.
Yeni Demokrasi | işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen ulus ve milliyetlerin, geleceksiz bırakılan gençliğin, devrimci tutsakların ve devrimci basının sesidir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
  • Tüm Haberler

Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler

Copyleft 2020, dizayn yeni demokrasi
İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz:yenidemokrasigazetesi@gmail.com