22 Mayıs, Cuma
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle

Anasayfa » Şanlı Komünist Önder Devrimin Sönmeyen Meşalesidir

Şanlı Komünist Önder Devrimin Sönmeyen Meşalesidir

21 Mayıs 2026
içinde KOLEKTİF DOĞRULTU, Yazılar
Facebook'ta PaylaşX'te PaylaşWhatsappTelegram

İbrahim Kaypakkaya’nın ölümünün 53. yıl dönümünde, onun bıraktığı mirası hatırlamak, tanıtmak ve yön belirleyen bir kılavuz olarak onu yüceltme görevini omuzlayalım…

Devrimimizin önderlerinden söz edildiğinde özellikle ‘60’lı ve ‘70’li yıllardaki fikirsel ayrışmaların ve bunların devrimci harekete yansıyan sonuçları olan bölünmelerin ya da “yeniden örgütlenmelerin” önder isimlerinin öne çıktığını görürüz. Devrimci fikirler güçlü bir şekilde savunulduğunda “bölünmeler” olağanlaşır, hatta çoğunlukla desteklenir. Söz konusu yıllar tam da böyleydi. Reformizmden, özellikle de parlamentarizmden kopuşlar, silahlı devrim mücadelesini savunan görüşler, faşizme karşı birleşik mücadele tezleriyle söz konusu yıllarda çok kapsamlı, derinlikli bölünmeler ve yeniden örgütlenmeler gerçekleşti. İbrahim’le birlikte anılan “devrimci önderlerin” kopuşları daha çok örgütsel düzeyde kalırken, İbrahim, ileri seviyedeki ideolojik ve teorik çıkarımlarıyla niteliksel bir kopuşun öncüsü oldu. Onu farklı ve özel kılan bu öncülük her zamanki gibi bugün de öne çıkarılmalıdır. Bu, devrimimizin savunulması, halk kitlelerinin sömürüden, zulümden, her türlü baskıdan kurtarılması için gerekli, olmazsa olmaz bir görevdir. Bu, aynı zamanda bilimsel dünya görüşüyle, proleter devrim anlayışıyla, diyalektiğin en ileri seviyede uygulandığı toplumculukla ilgili enternasyonal bir görevdir. 

Türkiye devriminin önder isimlerinden İbrahim, tüm temel meselelerde diğer devrimci önderlerden farklı görüşlere sahiptir. Onun bu farklılığının nedenini sorgulamak, bizi oldukça özel bir noktaya ulaştırır. Egemen sınıfların, emperyalizmin de desteğiyle geliştirdiği ideolojik araçlarla ürettiği ve kitlelere şırınga ettiği tüm argümanlar, İbrahim’in bilimsel sorgulaması karşısında net bir biçimde çürütülmüştür. İbrahim’in Türkiye devrimi için çizdiği güzergâh tamamen bilimseldir; dolayısıyla onun teorik görüşlerini tartışmak, anlamak ve özellikle kitlelere yaymak, devrimi örgütlemek adına hayati bir önem taşır.

İBRAHİM BİLİMSELDİR

Devrim süreçleri, komünist hareket tarafından her zaman bilimsel tahlillere dayandırılır. Marks ve Engels’ten itibaren sosyoekonomik gelişmeler, toplumsal devrimlerin nesnel koşullarını oluşturan temel etkenler olarak tanımlanmıştır. Marks ve Engels, kapitalizmin ileri aşamalarını, işçi sınıfının çıkarlarının hayat bulacağı bir sosyalist devrim için yeterli görmüş; Avrupa’da proletaryanın önderlik edeceği bir devrim beklentisini dile getirmişlerdir. Sosyalist devrim için yapılan bu nesnel koşul tanımı, sonraki tüm devrimci pratiklerde temel alınan bilimsel bir yaklaşım olmuştur. Zira toplumsal mülkiyetçiliğe geçilebilmesi için toplumsal üretimin gelişkin olması ve işçi sınıfı gibi bir öznenin yüksek bir bilince ulaşması gerekirdi. Marks ve Engels’in sosyalist devrim koşullarını formüle etmesinden itibaren komünist hareket, devrime önderlik görevini hep “sosyoekonomik tahliller” merceğinden ele aldı.

Komünist hareketin kapitalist olmayan, yani henüz feodalizmin tasfiye edilmediği coğrafyalarda gelişmesiyle birlikte, “farklı koşullarda devrimin niteliği” tartışmaları boy gösterdi. Lenin önderliğinde Rusya’da gerçekleşen devrim —kapitalizmin henüz tam gelişmediği bir zemin olmasına rağmen sosyalist devrimin öznesi olan proletaryanın önderliğinde zafere ulaşmasıyla— bu tartışmaları ileri bir seviyeye taşıdı. Rusya, kapitalizmin gelişmekte olduğu fakat emperyalizm tarafından sömürgeleştirilmemiş bir ülkeydi. Dolayısıyla “devrimci durumun” oluştuğu tarihsel koşullarda bu ülkedeki devrim nihai hedefi bakımından sosyalist olsa da, kaçınılmaz olarak demokratik devrimin görevlerini de içermeliydi. Lenin bu nedenle proletarya önderliğinde, burjuva demokratik devrimin görevlerini de kapsayan bir sosyalist devrim programı belirledi. Devrimden sonra tüm ülkede tek tipleştirilmiş bir sosyalist ekonomiye hemen geçilmemesi, köylülerin çıkarlarını gözeten bir programın benimsenmesi ve Yeni Ekonomi Politikası (NEP) adı altında esnek ekonomi politikalarının geliştirilmesi, Rusya’da devrimin “özgün” koşullarda gerçekleştiğini gösteren somut olgulardır.

Rusya; sömürgeleşmemiş, kapitalizmin kendi burjuvazisi eliyle geliştiği ve sosyalizm şartlarının olgunlaşmaya yüz tuttuğu bir örnekti. Bunun dışında bir de emperyalizmle bağından ötürü kendi iç dinamikleriyle kapitalizmi geliştirememiş, esas olarak dışarıdan gelen sermayeye bağımlı ve “kapitalizm öncesi koşullara mahkûm edilmiş” ülkeler söz konusuydu. Bahsi geçen teorik tartışmaların asıl odağını da bu ülkeler oluşturdu. Komünist hareket içindeki “sosyoekonomik yapı ve devrimin niteliği” tartışmalarının özü, tam olarak bu yarı sömürge, yarı feodal ülkelerin özgünlüğüyle ilgiliydi. Başta Çin, İran ve Türkiye olmak üzere birçok Asya, Latin Amerika ve Afrika ülkesinde yürütülen bu ideolojik mücadeleler muazzam bir teorik birikim sağladı. Çin devrimi deneyimiyle olgunlaşan, Mao Zedong Düşüncesi olarak gelişen ve nihayet dünya komünist hareketi tarafından “bilimin vardığı yeni evre” olarak tanımlanan Maoizm, bu tartışmanın sonuçlarını netleştirdi.

İbrahim, işte bu yeni evrenin bilgisi ve öğretileriyle hareket etti. Bilimi doruk noktasında kavrayan ve ülke gerçekliğine titizlikle uyarlayan İbrahim, Türkiye devrimci hareketi üzerindeki tüm şoven ve revizyonist lekeleri de temizledi; komünist hareket için hemen her alanda berrak bir ilkeler bütünü sundu. Bugün de aynı ilkeler güncelliğini ve geçerliliğini korumaktadır. Emperyalizmin dünya halkları üzerindeki ağır baskısını ve zorbalığını ortadan kaldırmak için yegâne seçenek olan komünist hareket, bugün Marksizm-Leninizm-Maoizm (MLM) silahına sahiptir.

MAOİST HAREKETİN KESİN ÜSTÜNLÜĞÜ

Emperyalizme ve tüm iş birlikçilerine karşı son 70 yıllık mücadele tarihine bakıldığında, Maoizmin bilime sunduğu katkının büyüklüğü netçe görülecektir. Tarihsel bir gerçekliktir ki; Maoist hareketler, emperyalizme vurulmuş en güçlü darbelerin arkasındaki esas dinamik olmuştur. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda büyük komünist usta Stalin önderliğindeki Sovyet halkının Nazi Almanyası’nı yıkıma uğratan tarihsel direnişinden sonraki süreçte; ancak ve ancak Mao’nun öğretilerini temel alan hareketlerin etkin, sonuç alıcı mücadelelerinden söz edebiliriz. İbrahim, bu çıplak gerçeği erkenden kavramış ve benimsemiş bir teorisyen olarak, Türkiye Devrimci Hareketinde yeni bir dönemin meşalesi olmayı başarmış, uluslararası komünist hareket içinde de seçkin ve tarihsel bir lider konumuna erişmiştir.

1970’li yılların başında, daha önce Hindistan’da Çaru Mazumdar’ın yol açtığı büyük dönüşümü o gene Maoizmi rehber alarak Türkiye’de gerçekleştirmiştir. Hindistan’da Çaru Mazumdar’ın devrime önderliği bugün de geçerliliğini korumaktadır. Hindistan komünistleri her türden oportünizme, revizyonizme ve dolayısıyla ihanete karşı Mazumdar’ın ilkeleriyle karşı koymaktalar. 

Peru’da ise Gonzalo’nun yol açtığı büyük dönüşümden söz ediyoruz. O da Maoizmi rehber aldıktan itibaren Peru devriminin kaderini değiştirmeyi başarmıştır. Peru’da devrim Gonzalo’nun önderliğinde büyük başarılarla ilerlemiş, ancak onun önderliği düşman tarafından engellendikten itibaren, Peru devriminin kılavuzu yitirildiğinde devrim yenilgiye uğramış ve ne yazık ki bu yenilgi henüz tersine çevrilememiştir. Peru devrimi halen Maoizmden uzaklaşmış “yeni çizginin” etkisi altında.

Maoist hareketin güncel üstünlüğü, onun tarihsel deneyimlerden süzülmüş belirgin ilkelerine dayanır. 

NEDİR BU İLKELER?

Bu ilkeler, üç ana alanda yoğunlaşır: Ekonomi alanında geliştirilen özgün teoriye bağlılık, kitle çizgisi yöntemi ve devrimci önderliğin lekesiz/tavizsiz karakteri. Maoistlerin uluslararası komünist hareketteki ayrıksı ve öncü tutumu, tam da bu sacayağının tutarlılığından ileri gelir.

Bu doğrultuda, sacayağının ilk maddesine, yani ekonomi alanındaki teorik çerçeveye bağlılık konusuna özellikle yoğunlaşmak gerekir. Çünkü son dönemde İbrahim’i, onun bilimsel görüşlerinden ve bu görüşlerin kuramsal özünden kopararak, onu adeta apolitik bir figür gibi öven tasfiyeci tutumlara sıklıkla rastlamaktayız. Onu ve ardında bıraktığı mirası asıl gücünden, yani teorisinden soyutlayan bu yaklaşımları eleştirmek, ideolojik bir sorumluluktur. Tam da bu sorumluluk bilinciyle, onun da kılavuzu olan ekonomi alanındaki temel Maoist tezlere bakıldığında; emperyalizm çağında, henüz kapitalist aşamaya geçememiş ülkelerde hayata geçirilecek bir burjuva demokratik devrimin, ancak ve ancak proletaryanın önderliğinde zafere ulaşabileceği açıkça görülür. Bunun temel nedeni; feodalizmin kökten tasfiyesi için şart olan devrimci iradenin, emperyalizm olgusuyla birlikte yerli burjuvazi tarafından tamamen kaybedilmiş olmasıdır. Emperyalizm, dünyadaki tüm ulusal burjuvazileri kendi hegemonyası altına almış, onların bağımsız gelişme dinamiklerini baltalamış ve en gerici sınıflarla iş birliği yaparak ulusal ekonomileri kendi tekelci düzenine bağımlı hale getirmiştir.

Bu durum, kapitalist ekonominin doğası gereği kaçınılmaz bir süreçtir. Sermayenin durmaksızın yeniden üretilmesiyle genişleyen kapitalizm, uluslararası tekelci sermayenin egemenlik kurduğu aşamadan itibaren yerel sermayelerin bağımsız gelişimini engellemiş, onların tüm olanaklarını kendi çıkarları için seferber etmiştir. Bu mekanizma, dünya çapında kapitalist pazarın sınırlarını genişleten bir unsur olmakla birlikte; kendi sanayisini kuramamış ülkelerin, kendi ayakları üzerinde durabilen bağımsız bir kapitalist düzene sahip olma ihtimalini ortadan kaldırmıştır.

Bu nedenle, gelişmemiş ülkelerdeki ulusal görünümlü egemen sermaye, karakteri gereği ulusal olmaktan ziyade kompradordur (iş birlikçidir); üretim ilişkileri bakımından ise feodal özellikleri bünyesinde korur ve sürdürür. Türkiye devleti için doğrudan “sermaye iktidarı” ya da “klasik kapitalist sermaye devleti” gibi kavramları kullanmaktan kaçınmamızın, devleti yarı sömürge ve yarı feodal bir yapı olarak tanımlamamızın esası tam olarak bu ekonomik gerçekliğe dayanır.

İbrahim’in Türkiye devrim hareketine taşıdığı bu yaklaşım Maoizmin dünya devrim tarihine katkılarını içerir ve devrimlerin olmazsa olmaz tezlerini içerir. Yukarıda konu ettiğimiz, sosyalist devrim için gelişmiş kapitalist ilişkilere ve üretime sahip olmak zorunluluğu bizimki gibi ülkelerde yeterli bir şart olmaktan uzaktır. Ülkenin öncelikle emperyalizmle iş birliği sonucu varlığını sürdüren tüm feodal bağlardan kurtarılması gerekir ki ulusal sermayenin bağımsız gelişimi için şartlar da olgunlaşabilsin; böylelikle ülke gelişkin toplumsal üretim olanaklarına kavuşabilsin ve sosyalist devrim için gerekli şartlara sahip olabilsin. Daha en başından, Marks ve Engels’in bilimsel incelemelerle ortaya koydukları “sosyalist devrimin koşulları gelişmiş kapitalist ekonomi koşullarıdır” ilkesiyle ele alınması gereken bu mesele her zamanki gibi hayatîdir. Mao’yu ve Maoizmi, dolayısıyla İbrahim’i de diğerlerinden, ama özellikle belirtmek gerekirse revizyonistlerden farklı kılan özellik bu ilkeyi kavrama düzeyleridir.

KOŞULLARIN OLGUNLUĞU HAKKINDA USTALAR VE BİLİM 

Marks ve Engels’in de kapitalist ekonominin henüz yeterince olgunlaşmadığı koşullarda, örneğin o dönemin Rusya’sında proletarya diktatörlüğünün olanakları hakkında önemli değerlendirmeler yaptıkları bilinir. Onlar bu olasılığı büsbütün reddetmediler; ne var ki bunu, Batı Avrupa’daki sosyalist devrimin bir parçası ve tamamlayıcısı olarak değerlendirdiler. Ancak Avrupa’da patlak verecek bir sosyalist devrimle eş zamanlı olarak, Rusya gibi henüz kapitalizmin gelişmediği ülkelerde devrimlerin mümkün ve sürdürülebilir olabileceğini savundular.

Onların bu teorik çerçevesine karşın, Rusya’da bir tür “köylü sosyalizmi” savunuculuğu yapan Narodnizmin (Halkçılık- Halkın Dostları) geliştiğini biliyoruz. Fakat Rusya’da boy gösteren tek akım, başarısızlığa mahkûm bu “köylü sosyalizmi” olmadı; aynı zamanda Lenin’in bütün devrim süreci boyunca kıyasıya mücadele etmek zorunda kaldığı “işçici sosyalizm” (ekonomizm) akımı ile kapitalizmin gelişmesini burjuvazinin önderliğindeki bir demokratik devrim aşamasına hapseden Menşevizm ve Sosyalist Devrimciler çizgisi de güç kazandı.

Lenin, bu akımlara karşı mücadele ederken Marks ve Engels’in bilimsel yöntemine dayandı. Henüz emperyalizm aşamasına geçilmeden önce, Rusya’da kapitalizmin gelişmekte olan ve egemenliği kaçınılmaz kılınan ekonomik sistem olduğunu kavrayarak işçi sınıfının öncü partisini inşa etmeye girişti. Devrimci durumun olgunlaştığı her tarihsel momentte komünist partisinin iktidarı ele geçirme olanaklarını sorguladı ve nihayet 1917 Şubat Devrimi’yle birlikte bu olanakları somut bir zafere dönüştürecek rotayı çizdi. Menşeviklere karşı yürüttüğü mücadelede Lenin, sosyalist devrim koşullarının ancak ve ancak proletaryanın bağımsız önderliğinde olgunlaşabileceği anlayışına dayanıyordu. Rusya’da kapitalizm kaçınılmaz olarak üstünlük kuracağı için, proletarya devrim yapma görevini kendi omuzlamalı ve liberal burjuvaziyi de arkasından sürüklemeliydi. Nitekim sonraki süreçte, özellikle de NEP döneminde bu tarihsel görevin başarıyla yerine getirildiğine tanıklık edildi.

Bu nesnel sürecin daha farklı ve özgün bir biçimini ise Çin’de, Mao önderliğindeki komünistler gerçekleştirdi. Onlar için tarihsel koşullar çok daha sistematik ve zorluydu; çünkü artık emperyalizm tüm dünyada egemen bir sistem haline gelmişti ve devrim, kaçınılmaz olarak doğrudan emperyalizme karşı da bayrak açmak zorundaydı. Sadece bu da değil; emperyalizm çağında kapitalizm, feodalizmi tasfiye eden ilerici bir ekonomik sistem olmaktan tamamen uzaktı; tam aksine iş birlikçi bir karakter taşıyordu.

Yerli sermaye, uluslararası tekelci sermayenin bir uzantısı parçasıydı; bu durum dünya çapında sosyalizmin maddi koşullarını olgunlaştırsa da ülkenin kendi içindeki toplumsal üretimin önünde devasa bir engele dönüşmüştü. Sanayinin geri kalması ve köklü bir toprak devriminin gerçekleştirilememesi, üretimin toplumsal niteliğini güdük bıraktı. Burjuva demokrasisinin egemen sınıfların elinde sadece bir peçe görevi görmesiyle de birleşince, sosyalist devrime giden yol, başından sonuna kadar planlı ve örgütlü bir halk savaşını (iç savaşı) kaçınılmaz kıldı.

İşte Maoizmi üreten koşullar bu koşullardı. İbrahim de bu koşulların bir komünistiydi. Onun fikirlerinin ayrıksı özellikleri bu temel koşullardan ileri gelir. Bugün de onu sahiplenenlerin bu koşullara yönelmesi, bu koşulları tahlil etmesi, kendi bilinçlerini bu koşullar bakımdan değerlendirmesi gerekir. Bundan uzaklaşmış “İbrahimciliği” reddetmek gerekir ve biz özellikle vurgulamalıyız ki bunu reddediyoruz.

Bu, İbrahim’i savunmak bakımından ilkesel bir meseledir. İbrahim’in gerek Kürt ulusal sorunu gerekse de Kemalizm konularındaki “ayrıksı” tutumunu alkışlayan çok devrimci özne vardır. Kuşkusuz “sonuçlardan” hareketle onu takdir etmeleri olumlu bir görünümdür. Ne var ki öz itibarıyla bu takdir yanıltıcıdır. Onu övenlerin, sözünü ettiğimiz net ve keskin devrimci tutuma yol açan bu temeli görmemeleri ya da inkâr etmeleri esaslı bir sorundur. İbrahim’e dair bu türden yaklaşımlar özellikle koşulların reddi bakımından çok tartışmalı, dahası sorunludur.

BUGÜNKÜ AYRIŞMALARIN KAYNAĞIDIR İBRAHİM

İbrahim Kemalizm’in “faşizm” demek olduğunu ileri sürerken akımın dayandığı sınıflara, üretim ilişkilerine, onun emperyalizmle olan bağına dikkat çekiyordu. Feodalizmi tasfiye etmeyen, aksine koruyan; emperyalist sermayenin talanına açık bir ekonomi modeliyle birlikte ulusal sermayeyi baskılayan Kemalist anlayışın doğal olarak faşizmi benimsediğini savunur İbrahim. İbrahim için Kemalizm ne küçük burjuva bir diktatörlüktür ne de ulusal bir akımdır; onun için Kemalizm toprak ağalarının ve komprador burjuvazinin diktatörlüğüdür. Emperyalizmle kurulan ilişkinin doğal sonucu olarak gelişen bürokratik burjuvazi de bu iki sınıfın özelliklerini taşır ve sürdürür. Bizimki gibi ülkelerde faşizm, nihayet feodal ilişkilerin sürmesiyle ilişkilidir. Bir yandan feodalizmin tasfiyesinden, Kemalizm’in küçük burjuva ya da ulusal burjuva bir diktatörlük olduğunu ileri sürmek bir yandan da İbrahim’in Kemalizm’den kopuşunu övmek tutarsızlıktır. 

Hakeza Kürt ulusal sorununda da İbrahim sosyoekonomik koşullardan bağımsız bir değerlendirme yapmaz. Onun için ulusal baskının koşulları feodalizmin tasfiye edilmemesiyle doğrudan bağlıdır. Hem Kürt ulusal burjuvazisinin çıkarlarının gerçekleşememesi hem de Türk ulusal burjuvazisinin değil de toprak ağalarından ve komprador burjuvaziden ibaret egemen sınıfların tahakkümü Kürt ulusunun “ezilen bağımlı ulus” statüsünde kalmasını sağlamıştır. Kürt ulusundan doğan ulusal kurtuluş bilinci ve hareketleri sadece ulusal tahakküme karşı mücadele etmekle kalmamış aynı zamanda kendi iş birlikçi büyük toprak ağalarına ve kompradorlarına karşı da mücadele etmişlerdir. Kürt ulusal burjuvazisinin yarı feodal ve yarı sömürge Türkiye koşullarında çıkarlarına uygun bir ekonominin yani kapitalist bir ekonominin olanaklarına sahip olmaması “devrimci bir ulusal kurtuluş” mücadelesine yönelmesinde esaslı bir etmendir. İbrahim, ulusal mesele ile ilgili düşüncelerini geliştirirken Türkiye’nin “sömürgeci” ya da “sömürgeleştiren” bir ekonomi gücüne sahip olmadığını, aksine yarı sömürgecilik ilişkilerinin Kürtlerin yaşadığı coğrafyada yayıldığı bir ülke olduğunu görmüştür. O nedenle İbrahim, Kürtlerin bir ulus olarak “Kendi Kaderini Tayin Hakkı”nı yani özgürce ayrılıp kendi devletini kurma hakkını savunurken asla “sömürgecilik karşıtı bir ulusal hareketten” söz etmez; o ezilen bağımlı bir ulus olarak Kürt ulusunun kurtuluşunu “Ulusun Kendi Kaderini Tayin Hakkının” tanınmasında görürken bunu aynı zamanda “Türkiye’de devrimin” esaslı bir parçası olarak değerlendirir. Bu nedenle onun Kürt ulusal sorunuyla kurduğu bağ “dışarıdan”, ezen ulustan bir komünistin sömürge konumundaki ezilen bir ulusla kurulan bağ değildir. İbrahim için Kürt ulusunun kurtuluşu Türkiye devriminin gelişim dinamiklerinden biridir. Bu dinamiklerinden bir diğer ve elbette temel olanı ise toprak sorunun çözümünü içeren köylü hareketleridir. Kürt ulusal hareketinin sonraki gelişimine ve nihayet vardığı sonuçlara bakıldığında onun bir görüşünün teyit edildiğini söylemeliyiz. Elbette “bağımsızlıkçı bir Kürt hareketi” olmaktan vazgeçilmesi “subjektif” bir tercihtir. Kürt ulusal burjuvazisinin, küçük burjuvazisinin bugün de bağımsızlıkçı eğilimi vardır ve yarın bu eğilimin bütün hareket içinde galebe çalacağı öngörülebilir. Fakat, burada sözünü ettiğimiz gerçeklik belirli bir hareket için “sömürgeciliğe karşı ulusal kurtuluş mücadelesi” iddiasının bugün geçerliliğini yitirmiş olmasıdır. Kürt ulusal hareketi sömürgeci olmayan, buna uygun bir nitelik düzeyine kavuşamamış Türk devletiyle yarı sömürgecilik koşullarında ortaklaşma çabasındadır. Başka bir biçimde söylersek ulusal Kürt hareketinin Türk devletiyle ortaklaşma eğiliminin kaynağı bütün olarak Türkiye’nin yarı sömürgecilik koşullarıdır, Kürdistan’ın kuzeyinin Türkiye’nin sömürgesi olması değildir. 

Bu iki temel konuda, İbrahim’in görüşlerini yüzeysel bir yaklaşımla övenlere tanık olmak elbette sevindiricidir ve önemlidir. İbrahim’in devrimci tezlerine olan bu dikkat çekici yönelim onunla çok daha geniş bir kesimin ilişkilenmesi bakımından özellikle önemlidir. Bununla birlikte bu yönelimin zaaflarına da dikkat etmek gerekir. Bu gibi yönelimler ancak derinleştirildiğinde, nitelik kazandığında gerçek bir kazanıma dönüşebilir. İbrahim’in Kemalizm’i bir faşist akım olarak kavraması ve reddetmesi sözünü ettiğimiz yönelimin esasen kavradığı bir olgu değildir. Sadece bu yönelimle ilgili de değil, aynı kavrayış zafiyetini “İbrahim geleneğinden geldiğini” söyleyen hareketler için de geçerlidir. İbrahim’in emperyalizmi kavrayışıyla, sınıf analizleriyle, feodalizmin tasfiyesi ile ilgili tezleriyle bağdaşmayan görüşler ileri sürüp “gelenek temsiline” devam etmek de aynı biçimde zaaflıdır ve tutarsızlıkla maluldür. 

Bugün İbrahim’in görüşlerinin gerçek savunusu ilkin sözünü ettiğimiz ilkelerin tam olarak savunulmasından sonra da bu ilkelere göre bir devrim mücadelesi geliştirmekten geçer. Biz, kendi adımıza birinci tutumda ısrar etmekle övünürüz. Bu ısrarı derinleştirmek için de çaba harcamak gerektiğinin farkındayız. Ne var ki ikinci tutumda başarısızız. İlkelere uygun bir devrim mücadelesi her zaman olduğu gibi güçlü bir devrimci iradeyle birlikte derin bir kavrayış gerektiriyor. Kapsamlı ve güçlü bir örgütlenme gerektiren devrim mücadelesi için gelişkin koşullara sahip olduğumuz tartışmasızdır. Halk kitleleri üzerindeki baskılar, yoksullaşmaya koşut çok ciddi seviyelerde. Buna rağmen devrimi örgütlemek için yeterli donanım ve deneyim bulunmamaktadır. İbrahim’de somutlaşan devrimi örgütleme yeteneği sadece sahip olduğu teorik birikimle ilgili değildir. O, bununla birlikte halkın ihtiyaçlarını, eğilimlerini, beklentilerini öngörecek kadar onlarla iç içeydi. Her anını gerçeğin bilgisine ulaşmakla geçiren İbrahim için her olanak gerçeğin bilgisi için bir veriydi. Köylülerle, işçilerle, öğrencilerle ve halktan kim olursa onunla kurduğu ilişkide İbrahim “sorgulayıcıdır.” Yaşamın nasıl örgütlendiği, üretimin nasıl gerçekleştiği, mülkiyet sahipliğinin niteliği İbrahim için “devrimin niteliğini” anlamak üzere bir veri olmakla birlikte doğru politikaların da kaynağı bilgilerdi. O kitlelerin devrimle bağını içeren her veriyle doğrudan ilgiliydi.

İbrahim yoldaşın birlik ve bölünme konularındaki tutumu da bu yaklaşıma göre özenli bir şekilde incelendiğinde “birlikçi” tutumun onun tarafından reddedildiği görülür. İbrahim yoldaşın belirlediği güzergâhta birçok bölünme yaşandı ve bu bölünmelerin çok ciddi tartışmalara neden olmuştur. Bilindiği üzere komünistlerin tarihi bölünmeler tarihidir. “Bölünmeler” çoğunlukla olumsuz eleştirilerin konusu olmaktadır. Kimden, nasıl ayrıldığımız tartışılmadan bu konuda ahkâm kesmek çok revaçtaki konulardan biridir. Oysa MLM hareketin tarihi bölünmelerden bağımsız değerlendirilemez. Bölündükçe arınmış bir harekettir komünist hareket. Çünkü bölünmeler halkla, ezilen yoksul kesimlerle ilişkinin bir parçasıdır. Komünist hareket hem varlığını sürdürürken hem de her yeni aşamada bölünme riskini göze alanların hareketidir. Gerçeğin bilgisi gerçeğin kendisi gibi değişkendir, dolayısıyla gerçeği kavramakla yükümlü devrimci hareket her an tartışmak, gerektikçe eskiyerek yanlışlananla ayrışmak zorundadır. Bu bir bölünme sürecidir. Bu bölünme süreçleri ezilenlerin çıkarlarının gerçekleşmesi bakımından zorunludur. Bölünmeleri küçümseyenler gerçekte bu süreçlerin içeriğini anlamayanlardır. Sıklıkla “birlikten” bahsedenler de bu gerçeği tersyüz edenlerdir. Komünist hareket için birlik “yanlış ve doğru” bilgilerin/fikirlerin birliği değildir, komünist hareket için birlik, halkın çıkarlarının gerçekleşmesini sağlayacak bilgide birliktir.

Bugün de İbrahim yoldaşın belirli ilkelere ve teorilere dayanan güzergâhında birleşmekten değil de “güçleri birleştirmekten” söz edenler var. Bu türden birlik anlayışının gerçek, halkın çıkarlarına dayanan, devrime hizmet eden bir güzergâhta birlik olmadığı açıktır. Birlik İbrahim’in güzergâhında birliktir… Tıpkı Peru’da Gonzalo çizgisinde ısrar edenlerin ayrışması gibi; tıpkı yakın zamanda Hindistan’da çizgiyi revize edenlerin tam bir netlikle dışlanması gibi; zayıflamayı, güçsüz düşmeyi de göze alarak bilinde ısrar edilmelidir, Maoizmde ısrar edilmelidir, İbrahim’in çizgisinde ısrar edilmelidir. 

Tags: gonzaloİbrahim KaypakkayaKomünist önderMAOİZMPERU
ShareTweetSendShareScanSend
Önceki Yazı

Filipinler’de 5 NPA gerillası ölümsüzleşti

Sonraki Yazı

Hindistan Halk Savaşının Mimarı Basavaraj

İlgili Haberler

ÇEVİRİ

Yeni İnsan: İdumal (Hidma)

22 Mayıs 2026
Dünya

Hindistan Halk Savaşının Mimarı Basavaraj

21 Mayıs 2026
Yazılar

Suç-Suçluluk-Ceza Kavramları; Suçu Üreten Sistemin Kendisi Suç Bataklığıdır

17 Mayıs 2026
Yazılar

Teşhir Olan Devlettir

12 Mayıs 2026
POLİTİK - GÜNDEM

Emperyalizme Uşak Halka Düşman!

10 Mayıs 2026
KOLEKTİF DOĞRULTU

Umut Ayağa Kalkmaya Cüret Edenlerin Cesaretindedir

9 Mayıs 2026
Sonraki Yazı

Hindistan Halk Savaşının Mimarı Basavaraj

Hakkımızda

Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.
Yeni Demokrasi; işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen ulus ve milliyetlerin, geleceksiz bırakılan gençliğin, devrimci tutsakların ve devrimci basının sesidir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

yd-logo-01 kopyası 2

2024 Yeni Demokrasi – Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
  • Tüm Haberler
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler

Copyleft 2020, dizayn yeni demokrasi
İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz:yenidemokrasigazetesi@gmail.com