Hindistan’da Maoist harekete yönelik yoğun saldırıların ve son iki yılda artarak devam eden teslim alma ablukasının sonuçları, içinden geçtiğimiz dönemin en önemli gelişmelerinden biri oldu. Yıllar sonra bu dönem incelendiğinde, HKP (Maoist)’in yaşadığı bu sürecin özel olarak tartışılacağı açıktır. Tıpkı Stalin yoldaşın ölümünden hemen sonra revizyonist Kruşçev’in SBKP’de ve dolayısıyla Sovyetler Birliği’nde yol açtığı sonuçların tartışılması gibi; tıpkı Başkan Mao’nun ölümünden hemen sonra Hua Guofeng ile başlayan ve Deng Siaoping’in önderlik ettiği revizyonizmin sonuçlarının tartışılması gibi.
Önderlik Sorunu ve Çizgi Mücadelesi
Hindistan’da yaşananları, yayınlarımızı takip edenler bir ölçüde bilmektedir. Basavaraj’ın şehit düşmesinden sonra daha görünür hale gelen parti içindeki teslimiyetçi çizgi, önce partiyi ele geçirme girişiminde bulunmuştur. Partide Basavaraj’da somutlaşan komünist çizginin buna olanak tanımaması üzerine, bu çizginin “kuramcısı” Sonu devlete, silahlarıyla ve etkileyebildiği tüm güçlerle birlikte teslim olmuştur. Sonu’nun karşıdevrimci saflara geçmesi, partideki teslimiyetçi çizginin parti tarafından alt edilmesi anlamına geliyordu. Partinin önemli bir çoğunluğu bu çizgiyi benimsememiş, açıkça reddetmiştir.
Ancak iki çizgi mücadelesinin sürekliliği bu somut süreçte de kendini göstermiştir. Sonu’nun, reddedilmiş olsa da partiye ciddi zarar verdiği kuşkusuzdur. Toparlanmak için yoğun ve sistemli bir çalışma gerekiyordu. Ne var ki saldırılar buna izin vermedi; komünist kadrolar toparlanma sürecini yönetmekte zorlandı ve sonuçlardan hareketle söyleyebiliriz ki başarılı olamadılar. Hidma’nın önce esir düşmesi, ardından katledilmesi bu başarısızlığın somut sonuçlarından biri oldu.
Basavaraj’ın şehit düşmesinden sonra parti önderliğini sırtlaması beklenen Devuji, taşıdığı ağır sorumluluğu yüklenmekte zayıf kaldı. Bu dönemde parti kadrolarının, savaşçıların ve geniş kitlelerin ihtiyaç duyduğu önderliğin gereği gibi yerine getirilemediğini gösteren pek çok olgudan söz edilebilir. Partiyi izlemekte, nasıl düşünmek ve davranmak gerektiğine dair parti kararlarını anlamakta büyük ölçüde zorlanıldı. Yoğun saldırı ve abluka altında izlenen, “kendini koruma” ve “kapsamlı savunma” stratejisi izlenimi veren bu süreç, komünist partinin aleyhine sonuçlanmış görünmektedir.
Elbette komünist çizgi yok olmamıştır. Bir kez doğan bu çizgi, varlık nedenleri ortadan kalkmadıkça yaşamaya devam edecektir. Komünist çizgi zihinlerdedir; onun gerçekleşmesi zaman ve irade meselesidir. Ancak günümüzde bu irade zayıf kalmış; karşı devrim elindeki tüm olanaklarla saldırmış ve burjuvazinin çürümüş fikirlerini zihninde aşamayan unsurlarla ortaklaşarak partiyi kısa süreli bir belirsizliğe sürüklemiştir.
Belirsizlikle Başlayan Geçici Bunalımlar
Önderlik kademesindeki son teslimiyetlerle birlikte bu sürecin ağır sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Devrimci çizgi bir yenilgi aldığında hem dışardan hem de içerden ciddi bir moral bozukluğu, belirsizlik, özgüven kaybı ve kitlelere duyulan güvenin zedelenmesi gibi sonuçlar doğuran saldırılar başlar. Bu tür saldırıları Stalin yoldaşın ölümünden sonra ilkin SBKP içinde; Mao yoldaşın ölümünün ardından onun çizgisini sürdürenlere yönelik saldırılarda ve Gonzalo yoldaşın esir düşmesinden sonra Peru Komünist Partisi’nde de gördük. Hatta ülkemizde Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kurucusu ve diğer kurucu önderlerinin Karadeniz’de katledilmelerinden sonra da aynı süreç yaşandı. Mustafa Suphi önderliğinde komünist temellerde kurulsa da TKP, Şefik Hüsnü önderliğinde revizyonizme savruldu. İbrahim Kaypakkaya’nın yeniden ve daha da geliştirilmiş bir çizgiyle inşa ettiği komünist partisi de onun işkencede katledilmesinden sonra benzer bir akıbeti yaşadı. Örgütsel olarak toparlansa da onun partisinde de önderlik sorunu uzun bir süre çözülemedi…
Devrim süreçlerinde önderliğin kilit bir mesele olduğunu Marksizm en başından beri ifade eder. Bu kilit mesele, her devrimde önemli olmakla birlikte proleter devrimlerde niteliksel bakımdan bir üst seviyede daha da önemlidir. Çünkü proleter devrimin koşulları bilinçli iradenin zoruna, müdahalesine daha fazla ihtiyaç duyar. Proletarya ve genel olarak ezilenlerin bilinçlenmesi sürecinin çok zorlu olacağını da tüm sosyalizm deneyimleri öğretiyor.
Elbette belirleyici olan bu olsa da bunda burjuvazinin sınıf bilinci, yönetme yeteneği ve bunu olgunlaştıran tecrübesi, teknik donanımı da, yani “dışarıdan” gelen uyarılar da etkilidir.
Komünist hareketin yenilgilerine dair en güçlü tespitlerden biri onun “ilkelerini uyguladığında başarılı, ilkelerini uygulamadığında başarısız olduğudur.” Gonzalo, 1988 yılında verdiği ünlü röportajında bunu Halk Savaşının, yeni sınıfın stratejisi olarak üstün bir strateji olduğu iddiasıyla şöyle açıklar:
“Ve her zaman, üstün olan strateji, kendisinden geri olanı mağlup etmiştir ve yeni sınıf her zaman üstün stratejiye sahiptir, Halk Savaşı budur. Bunun ispatı mevcuttur. Bunu şu şekilde ifade eden askerî tahlilciler vardır: Komünistler, ilkelerini uyguladıklarında, hiçbir zaman tek bir savaş kaybetmemişlerdir, savaşları sadece ilkelerini uygulamadıkları zaman kaybetmişlerdir.
“Dolayısıyla hareket noktamız, üstün bir stratejiye, evrensel olarak kanıtlanmış bir teoriye sahip olduğumuzdu. Bizim sorunumuz, devrimimizi yapmak için bunu nasıl kullanacağımız meselesiydi. Sorun burada -ve hata işleme ihtimalinde yatar.” (Partizan, Sayı: 95, s: 52)
Maoizm’in İnatçı ve Büyük Gelişimi
Hindistan’da Maoist hareketin yaşadığı başarısızlık ancak bu bakış açısından hareket edilirse doğru değerlendirilebilir.
Hindistan’da Maoist hareket çok büyük ilerlemeler gösterdi. Kitlelerin her türden esaretten, baskıdan, bağımlılık ilişkilerinden kurtuluşunu sağlayan bu ilerlemeler Maoist çizginin devrimi kitlelerle gerçekleştirme ilkesinin uygulandığını gösteren türdendi. Hem ciddi bir savaş gücü olma hem de tüm yaşamın, üretim süreçlerinin kitlelerin denetimine geçmesini sağlamada gösterilen başarı uzunca bir süredir Hindistan gericiliğinin ve bu gericiliğin ayakta kalmasını sağlayan emperyalizmin hedefiydi. Bu hedefe ulaşmak için birçok büyük operasyon düzenlendi. Her birinin arkasında emperyalizmin “birleşik” desteği vardı. Çin ve Rusya, İngiltere ve Amerika, Avrupa’nın emperyalist devletleri bu operasyonların aktif destekleyicileri oldular. Maoist hareket ve Hindistan’ın en yoksul ve en devrimci kitleleri, karşılarında dünyanın en gerici zorbalarıyla uzun süreli bir savaş yürüttüler. Kimse bu büyük ve uzun süreli savaşı küçümsememelidir. Çünkü Hindistan’ın en yoksul ve en devrimci kitleleri bu savaşı unutmayacaklar, edindikleri tecrübe onlardadır, Basavaraj ve Hidma onlardadır, Devrimci Halk Komiteleri onlardadır. Tüm emperyalizmin ve tüm Hindistan gericiliğinin korkusu onlardadır.
Maoizmin buradaki büyük başarıları sadece Hindistan gericiliğini değil dünya emperyalizmini de ürkütmüştür. Kapitalist-emperyalist düzenin içinde debelenmekte olduğu derin krizin, ekonomideki derin çıkmazın farkında olmayan yoktur. Bu koşullarda böylesi bir hareketin dünya halklarına verdiği umut onlar için öldürücüdür. O nedenle Hindistan devleti “Maoistlerden arındırılmış bir Hindistan” kuracağız açıklamaları yapmıştır; teslimiyetçi çizginin önünü sonuna kadar açmıştır, parti içindeki burjuva eğilimi güçlendirecek söylemler geliştirmiştir: dünyanın ve elbette Hindistan’ın da değişmekte olduğunu propaganda eden devletin söylemlerini; ama bu kez “demokratik mücadelenin şartlarının olgunlaştığı” iddiasıyla, amansız ve silahlı bir hareket olmayı sürdürmenin olanaksızlaştığı tespitiyle, hedeflere “başka yollardan” gitmek gerektiği boş safsatasıyla, komünist çizginin dogmatik ve sekter olmasına karşı çıkıldığı görüşüyle Sonu ve diğerlerinden duyar olduk. Teslim olanlara silahlı mücadele devrinin bittiğinin söyletilmesi, tutuklananların olabildiğince “teslim olmuş gibi” gösterilmesi bu iş birliğinin bir parçasıydı. Çünkü aynı zaman içinde Sonu’nun, teslim olacaklara kendisine ulaşabilmeleri için yayınlar aracılığıyla telefon numarası verdiğini biliyoruz. Teslim olmayanlar ise hain pusularda, ajanların kılavuzluğunda, yoğun ateş altında öldürülmeye devam edildi. “Her şeyin sona erdiği” algısının yerleştirilmek istendiği bu süreç hiç kuşkusuz Halk Savaşının “kitle çizgisine” zarar vermeyi amaçladı. Bu yöntem karşıdevrimin Halk Savaşı stratejisine karşı bilindik stratejisidir; bu kez çok daha güçlü bir taktikle ilerlendiğini belirtmeliyiz.
Bu güçlü taktiğin hem Maoist hareket içinde hem de kitleler ve savaş alanlarında karşılık bulması şaşırtıcı değildir. Savaşın gerçekliği budur. İmha amacı güden bir çatışma söz konusuyken kimse engelsiz, duraksamasız, gerilemesiz, büküntüsüz bir ilerleme bekleyemez/beklememelidir. Düşman, devrimi kanla boğarken kitleleri amansız bir ateşin ortasında bırakır ve onları yoldan ayırmak ister. Bu her devrimin bir gerçekliğidir ve bugün de yaşanan budur.
Öte yandan savaşın dışında durup savaş hakkında ahkam kesenler de kendi üsluplarıyla saldırmaktalar. Örneğin, sözde demokratların, insanî ve barışçıl değerlerin coşkusuyla konuşanların komünistleri “kitleleri iki ateş arasında bırakmakla” suçladıklarına tanık oluyoruz. Bu suçlama bugün de dile gelmiştir. Kitlelerin olan Halk Savaşı bu yolla “mahkûm” edilmeye çalışılmaktadır.
Kitlelerin maruz kaldığı katliamlar, “iki ateş arasında kalmanın bir sonucu” olarak açıklanamaz. Bu katliamlar, kitlelerin dahil olduğu ve kendi kurtuluşları için süren bir savaşa karşı gerçekleştirilmiştir. Söz konusu olan “iki ateş arasında kalan bir kitle” değildir; karşıdevrimin kitleye yönelttiği ateştir. Savaşın en kritik anlarında, büyük bedellerin ödendiği koşullarda —yani içinde bulunduğumuz durum karşısında— devrimci harekete bu dille taş atmak, en çok da bu tür sözde demokratın işidir…
Fakat Maoist hareketin kazandığı zaferler inkâr edilemez. Kitlelerin umudunu diri tutacak olan da bu zaferlerdir.
Yenilginin Nedenleri
Bu bir yenilgidir; ama, dediğimiz gibi ne genelde ne de Hindistan’daki tarihimizde bir ilk yenilgi değildir. Başkan Mao bize kitlelerin devrimci savaşında yenilgilere nasıl bakmamız gerektiğini öğretmiştir: Defalarca yenileceğiz, zafere kadar….
Yenilgiyi anlamak için komünist parti içindeki gelişmeleri göz önünde tutmak gerekir. Bize, şu an için yansıyan gerçeklik partide teslimiyetçi bir anlayışın geliştiği ve düşman saldırılarıyla bu anlayışın birleştiğidir. Komünist çizgi dışarıdan devam eden saldırılardan sonra ayrıca bu anlayışa karşı mücadele etmektedir. Bu çizginin kaynakları ve nasıl geliştiği özel olarak komünist partisinin yapabileceği bir değerlendirme olacaktır. Net olan olgu şudur: Düşman emperyalistlerin tam desteği ile uzun süredir çok kapsamlı saldırılar düzenlemektedir. Teslimiyetçi çizgi bu saldırıların yarattığı durumun bir sonucudur. Bu saldırılar karşısında, bunları alt edecek yönde hareket etmek ve yeni taktikler, alanlar, politikalar belirlemek, geliştirmek ve uygulamak gerekiyorken teslimiyetçi çizgi komünist partisini tasfiyeyi benimsemiştir. Parti içindeki burjuva eğilim, Hindistan devriminin şiddetli karşı devrimci saldırılarının yoğunlaştığı bu zor anlarında teslimiyete sürüklenmiştir.
Partide Burjuvazi Tehlikesi
Parti içindeki burjuva eğilimden söz etmemiz birçoklarının anlamadığı, anlamak istemediği bir gerçekliktir. Bu, Maoizmin temel tezlerinden biridir ve kaynağı da Marksizm-Leninizmin felsefesinde mevcuttur. Çelişki yasasına dayanan bu tez “komünizme kadar” sürecek sınıf mücadelesinde komünist çizginin geliştirilmesi gerektiğini içerir. Bir kere komünist olmak yetmez, komünist olmak sınıf mücadelesine aynı doğrultuda ve belirli ilkelerle sürekli yanıt vermeyi gerektirir. Bunun yapılamadığı her durumda burjuva toplumların bir parçası olarak var olmuş komünist partinin burjuvalaşması olanaklı hale gelir. Sosyalizmin büyük zaferler kazandığı, emperyalizmin peydahladığı ve dünya halklarının üzerine saldığı Nazi faşizmini büyük bedellerle alt etmiş Sovyetler Birliği’nin Stalin yoldaş sonrasında burjuvalaşması nasıl mümkün oldu? Tam da böyle. Bazıları sanır ki meseleyi sadece Stalin yoldaşın varlığıyla açıklıyoruz. Hayır. Stalin yoldaş komünist çizginin sürdürücüsüydü, onu temsil ediyordu. Sovyet halkı ondan komünizmi öğreniyordu. Onun ölümü partide var olan burjuva eğilimin güçlenmesine neden oldu. Bu eğilimin kökeni sosyalizmde henüz varlığını sürdüren sınıf mücadelesidir. Sosyalist ekonominin burjuvaziye olanaklar ve fırsatlar sunduğu gerçeğini Marks’tan, Engels’ten itibaren biliyoruz.
Hindistan Komünist Partisi (Maoist) içinde gelişen teslimiyetçi akımın kaynakları ve yoğun askerî saldırı ve abluka karşısında alınan yenilginin nedenlerini açıklarken somut bilgiye ve değerlendirmelere dayanmadan yapılan yorumlar okuyoruz. Bunlardan birine Alınteri gazetesi yer vermiş. Bu yoruma göre HKP (Maoist) Hindistan’da 2000’lerden itibaren “neoliberal ekonomi politikalara geçişle birlikte” yaşanan dönüşüme ayak uyduramadı, stratejik yenileme ihtiyacına karşılık vermedi, sınıfsal değişimleri göremedi vs… HKP (Maoist)’in kongre ve konferans belgelerinden haberdar olmayan, bunları takip etmediği ya da bilmediği çok açık olan bir yazar tarafından dile getirilen bu yorum antiMaoist, dolayısıyla antikomünist cenahın Maoizme dönük bilindik saldırılarından biridir.
İlkin şunun altını çizelim: HKP (Maoist) güçlü bir Marksist-Leninist-Maoist birikime sahiptir ve sahiplendiği, dayandığı ilkeler de Marksist-Leninist-Maoisttir. Bunun birinci anlamı şudur: HKP (Maoist) somut koşulların somut tahliline sıkı bir önem verir. Partinin gelişmiş yapısı, hükmettiği alanların genişliği, çok geniş bir kitleyle kurduğu ilişki kaçınılmaz olarak yorumcunun sözünü ettiği “değişimlerle” ilgilenmesini gerektirir. HKP (Maoist)’in tüm siyasî belgelerinde bu değişimlerin niteliği ve sonuçları ortaya konur. Emperyalizmin Hindistan’ın en gerici, feodal ve yarıfeodal, iş birlikçi ve bağımlı unsurlarıyla, yapılarıyla, sınıflarıyla kurduğu ilişkinin parçalanması yolunda büyük gelişmeler sağlamıştır. Tüm emperyalizmin Hindistan’ın bağımsızlığını ve demokratik devrimini gerçekleştirmek üzere örgütlenen ve savaşan komünist harekete karşı kapsamlı bir saldırıya girişmesinin nedeni de budur. Bugüne kadar, sözünü ettiğimiz bu belgeleri gündemine almamış ve kızıl siyasî iktidarlar kurma, devrimci halk komiteleri inşa etme süreçlerine ilgi duymamış; gene, sözünü ettiğimiz kapsamlı saldırıları gündemine almamış ve HKP (Maoist)’in bu savaştaki deneyimlerini incelememiş birilerinin bugünkü yenilgiden hareketle “somut koşulların incelenememesinin ya da göz ardı edilmesinin” sonuçlarından söz etmesi bilindik küçük burjuva kibridir. Maoizmin eleştirisinin bu cenah bakımından en klasik yoludur bu yol. Bununla hem “dogmatizm” eleştirisi yenilenmiş olur hem de emperyalizm şartlarında demokratik devrimlerin artık geçersizleştiği, emperyalizmin, sosyalizme giden yolu proletarya lehine düzlediği teorisi tekrarlanır.
Alınteri’de yayımlanan yazıdan bir alıntıyla konuyu açalım:
“… Kır yoksulları artık homojen bir toplumsal blok değiller. Bir kısmı göçmen işçiye dönüşmüş, bir kısmı devlet yardımlarına bağımlı hale gelmiş, bir kısmı ise şirketlerin taşeron zincirlerine eklemlenmiştir. Devlet bu dönüşümü hızlandırmak için özel politikalar geliştirdi. Kır yoksullarının devlete bağımlılığını artıran sosyal yardım programları bir yandan yoksulluğu yönetirken diğer yandan devrimci hareketin toplumsal etkisini zayıflattı. ‘Kalkınma’ söylemi, büyük altyapı projeleri, maden işletmeleri ve özel güvenlik ağları aracılığıyla şiddeti ‘modernleşme’ adı altında meşrulaştırdı.
“Komünist Parti bu yeni sınıfsal ve mekânsal değişimi analiz etmekte zorlandı. Hareket, neoliberal Hindistan’ın değişen sınıf yapısını kavrayamadığı için kendi tarihsel stratejik çerçevesinin dışına da çıkamadı…”
Alınteri ideolojik tıkanmayı böyle açıklıyor. Hangi belgelere, hangi politikalara, hangi taktiklere dayandırıyor bu iddiasını? Devletin politikalarına —belki de özü aynı olan Sonu’nun mektubuna! Sonu’nun bu mektubuna dayanan teslimiyet açıklamalarında da şunlar söylendi: “ … Sonu’nun kadrolara ve halka yaptığı çağrıları okuduk. Merkez Komitemiz, ülkedeki ve dünyadaki değişen koşulları doğru bir şekilde tespit edememiş ve devrimci harekette buna göre gerekli değişiklikleri yapamamıştır. Sonuç olarak, hareket giderek zayıflamıştır.” — başka da hiçbir şeye değil!
Bu süreçlere dair HKP (Maoist)’in kapsamlı tahlilleri vardır. Hiç kuşkusuz komünistler bu süreçleri Alınteri’nin vardığı veya vardığını ileri sürdüğü sonuçlarla tanımlamadılar. Onlar bu süreçlerin “neoliberal bir Hindistan/kapitalist bir Hindistan, feodalizmi tasfiye etmiş bir Hindistan” yarattığını değerlendirmediler. Aksine bunun yeni biçimler altında devam ettiğini gördüler ve açıkladılar. Halk Savaşını bu sonuçlarla sürdürdüler ve başarılar da elde ettiler. Bu bakımdan devrimci halk komitelerinin sağladığı başarıları inceleyebilirler. Bununla birlikte devletin, emperyalizmin tam desteğiyle gerçekleştirdiği saldırılar bu başarıları şimdilik geriletti. Hindistan’ın en geri bölgelerinde, en yoksul kitlelerin katılımıyla sağlanan büyük ilerlemeler düşmanın her türden zorbalığı kullanarak, katliamlar gerçekleştirerek, geniş tutuklamalarla ve ajanlaştırarak engellenmiş oldu. Bunun “baş edilemez” bir saldırı olduğunu ileri sürmüyoruz elbette; ama Başkan Mao’nun belirttiği gibi “taktik açıdan üstün bir karşı devrimle” savaştığımızı biliyoruz. Yenilmek olasıdır. Alınteri Hindistan’da köylülerin, azınlıkların, örgütlenmiş halk kitlelerinin katliamlara uğradığını, ormanların ateşe verildiğini, ablukalarla köylülerin açlığa sürüklendiğini, ajanlaştırma politikasıyla kitleler içinde güvensizlik yaratıldığını; özetle bazılarının “kirli savaş” adını verdikleri bizim ise karşıdevrimci savaş dediğimiz bir savaş türünün uygulandığını bilmesi gerekirdi. Yenilginin buna karşı olduğunu tespit etmesi gerekirdi. Böyle bir savaşa karşı HKP (Maoist) kendi iç birliğini sürdürmekte başarısız kaldığı için yenildi. Maoizme, Halk Savaşına dayanan çizgi terk edildiği için alınmış bir yenilgiden söz ediyoruz. HKP (Maoist) teslimiyetçi çizgiye bu anlayışla karşı koydu. Koşulların değiştiğini, Hindistan’da sınıfsal değişimlerin gerçekleştiğini, devrim stratejisini de buna göre değiştirmek gerektiğini savunan Sonu’nun çizgisi bu yaklaşımla reddedildi. Sonu’nun reddedilen çizgisini bugün Devuji’nnn da savunmaya başlaması ise onun bir orta yolcu olduğunu ispatlar. Komünist partisi içinde devrimci çizginin gücüne yaslanarak genel sekreterliğe gelen Devuji devam eden saldırılar, Sonu’nun teşvik ettiği teslimiyetin partide yarattığı aşınma sonucunda dirayetli davranamadı, orta yolcuların tipik davranışını sergiledi ve hızla “karşıtına evrildi.” Bu sonucun “neoliberal Hindistan’ın değişen sınıf yapısını kavramamakla” ilgisi yoktur; bunun açık nedeni Halk Savaşını sürdürme cüretinin önce bu yola “zorlanmadan girmiş” Sonu tarafından, şimdi de orta yolcu olduğu için bir ölçüde “zorlanarak girmiş” Devuji özgülünde gösterilememiş olmasıdır. Biliyoruz ki bu cüreti Dada Basavaraj gösterdi, büyük komutan Hidma gösterdi, ölümsüzleşen sayısız kadro, savaşçı, komutan gösterdi ve halen gösterenler var.
Teslimiyetlerin “yoğunluğunun” aynı zamanda güçlü bir propagandanın parçası olduğunu da bir an olsun unutmamak gerekiyor. Bu süreçte onlarca katliam oldu, sayısız komünist şehit düştü, kitleler birçok kez birleşti ve ölümsüzleşen komünist kadroları, direnişi, halk komitelerinin silinemez başarılarını selamladı. Hafızalarda yerini almış devrimci eylemlerin ve fikirlerin silinip atılabileceğini kim iddia eder? Olsa olsa karşıdevrimciler. Ki, onlar bile bu konuda tereddüt içindeler. Devrimci Halk Komitelerinin dağıtılmasından sonra oluşan boşluğu nasıl dolduracağız, diye düşündüklerini görüyoruz. Tekelci şirketlerin talan ve soyguna dayanan ekonomisiyle bunu başarmaları olanaksız. Kendi güçlerine dayanmaları da olanaksız. Bu da olmayacaksa nasıl peki? Yanıt bizim tarafımızdan çok açık: Yeni Hidmalarla…
Hidma Nasıl Doğdu?
Bu sorunun yanıtını verenler mevcut koşulların sürecin tersine dönmesi için elverişli olduğunu göreceklerdir. Hidma yoksul, eğitimsiz bir Adivasiydi. Onu bir halk kahramanı komutana dönüştüren koşullar bugünkü koşullardır. Devrimci Halk Komitelerinin önünü açan, onu kitlelerle en ileri seviyede buluşturan Hidma bunu komünist partisinin perspektifine, demokratik devrim anlayışına, tutarlı antiemperyalizme, kitlelere duyduğu sonsuz güvene borçluydu. Bugün yeni Hidmalar yoldadır. Hidma onlar için yolu çizmiştir. Basavaraj onlar için yolu aydınlatan meşaledir. Basavaraj onların Dadası olmaya devam etmektedir. Hiç kimse bu gerçekliği yok edemeyecektir. Çaru Mazumdar, Kanai Chatterjee nasıl yok edilemediyse, ilham veren liderler olmayı sürdürüyorlarsa günümüzün kahramanları da aynı saygıyı göreceklerdir.
Toparlarsak eğer, her devrimde önderlik kilit meseledir. Hindistan devriminin önderliğinin aldığı ağır darbe çok kapsamlı saldırıların bir sonucudur. Bu darbeyi önderliğin “somut değişimleri tahlil edememesi” ile açıklamak, hele ki tüm sürecin gerçek bilgisinden uzak olunduğunda örtük bir saldırı olabilir ancak. Komünist partisi hemen her kongresinde, merkezî her oturumunda gelişmeleri, koşulları, karşıdevrimin politikalarını, halktaki eğilimleri incelemiş, tartışmış ve sonuçlar üretmiştir; çalışmalarının temeline de bu incelemeleri ve çıkarılan sonuçları koymuştur. Sorun devrimci çizginin yoğun ve süreklileşmiş saldırılarla baş edememesi, içeride gelişen burjuva eğilimi alt edememiş olmasıdır. Tüm dünya gericiliği devrimi kanla boğmak istemiş ve parti içinden de buna kananlar çıkmıştır. Devrim kaçınılmaz olarak çöp de üretmektedir. Sonu ve devamcıları bunlardandır. Parti burjuva çizginin Sonu şahsında gerçekleşen ilk büyük saldırısını savuştursa da devamında orta yolcu bir çizgi izleyen Devuji’nin burjuva çizgiyle birleşmesi karşısında gerileme yaşamış durumdadır. Önümüzdeki süreç partinin ortaya çıkan önderlik sorununu çözmek üzere yeniden toparlanması süreci olacaktır. Hindistan halkı bunu başaracak dirayete, tecrübeye ve en önemlisi nesnel koşullara sahiptir.
Son olarak, bu haberlerin yarattığı etkilere değinmek gerekiyor.
Elbette bu haberler “kötü” haberlerdir. Komünist hareket ve geniş kitleler önderliğini yitirmiştir, yüzlerce savaşçı şehit düşmüş, devrimci halk komiteleri büyük ölçüde dağıtılmıştır. Devrim karşıtına dönüşmüştür, karşıdevrim kol gezmektedir. Komünistlerin kanı toprağa akmakla kalmamış komünist iyimserlik karartılmak istenmiştir, umut mezara konmaya çalışılmıştır. Parti içinde boy verip yayılan teslimiyetçi çizgi çok sayıda kadronun, savaşçının silah bırakmasına yol açmış, teslimiyetin kirli bayrağı komünist partisinin pencerelerinden sarkıtılmıştır. Bunlar kötü haberlerdir; bunlar kötü gerçeklerdir; ama bu türden gerçekliklerle defalarca sınanacağımızı bilmeliyiz. Proletarya bu sınamalardan geçerek muzaffer olacaktır.
İçerden gelen şu sesle ufuktaki zafere inanmaya devam etmeliyiz:
“Gerçekten de devrimci hareket bugün kayıp yaşayabilir. Ama onun verdiği güçle bugüne kadar ayakta kalan insanlar hâlâ vardır. ‘Yoldaşlar gelecek’ umuduyla binlerce köy hâlâ beklemektedir. Yarın yoldaşlar silahlarla gelmeyebilir; ama kayaları yararak yeni filizler yükselecektir. Bir sabah ansızın doğan güneş karanlığı mutlaka dağıtacaktır.”







