“Suçlar fiziksel olgularda rastlanan bir düzenlilik gösteriyorsa, o zaman yenilerinin gelebilmesi için yer açmak üzere bir sürü suçluyu asan celladı göklere çıkaracak yerde, bu suçları üreten sistemin değiştirilmesi üzerine derin derin düşünmek gerekmez mi?” Karl Marks
Suç ve ceza, insanlığın tarihi boyunca birbiriyle olan ilişkisi ve öncelikle toplum düzeni açılarından üzerinde tartışmaların hiç bitmediği kavramlardır. Suç nedir, suçlu kimdir, işlenen suç nasıl cezalandırılmalıdır? Bu sorular antik filozoflardan günümüze kadar bitmek bilmeyen tartışma alanıdır. Değişen çağlar ve koşullar getirdikleri farklı yaklaşımlarla suç ve ceza kavramlarının farklı anlaşılmalarına yol açmıştır. Aynı şekilde cezanın mahiyeti, cezanın nasıl infaz edilmesi gerektiği, içeriği ve özelliği, üzerinde tartışılan konular olmaya devam etmektedir.
Hukuk sisteminin sınıfsal bir olgu ve devlet aygıtlarından biri olmasından yola çıkarsak suç ve cezanın sadece hukuk bilimi çerçevesinde ele alınması yeterli olmayacaktır. Toplumbilim, siyaset bilimi, antropoloji ve temel bilimler de suç ve ceza konularında tartışmaların daima tarafı olmuşlardır. Bu alanlardaki tartışmalar hukukun içinden çıktığı felsefe için de çağlar boyunca vazgeçilemez bir ilgi alanı olmuştur ve olmaya devam etmektedir.
Kapitalizm, yarattığı yoksul kitlelerin sağlık, eğitim ve güvenlik gibi en temel haklara erişiminde eşitsizlik yaratmaktadır. Yaşamın her alanında olduğu gibi adalet arayışında da sosyoekonomik koşulların doğrudan etkisi tartışmasızdır. Bu durumun bir sonucu olarak 20. yüzyılın başından itibaren bazı kriminologlar (suç bilimciler) suç ve suçluluk olgusunu Marksist bir perspektifle incelemeye almışlardır. Varılan temel sonuç hukuk, suç olgusuna bakış ve ceza sisteminin üretim ilişkilerinin getirdiği kontrol gücünün pekiştirilmesinde önemli bir işlev üstlendiği yönündedir.
Bu durumun bir getirisi olarak cezalandırma sürecinin yoksul kitleler ve genellikle yoksulluğun pençesinde bulunan azınlıklar üzerindeki etkisinin daha şiddetli olduğu açıktır. Öyle ki ceza hukukunun birincil fonksiyonunun “tehlikeli” olarak addedilen bu tür grupları kontrol etmek olduğudur. Ceza adaleti sistemi sömürücü sınıfın bireylerine yasal olanaklar sağlamaktadır; vergi kaçakçılığı, rüşvet ya da yolsuzluk gibi eylemler yerine yoğun şekilde sokak suçluluğuna yöneltilmesi egemen sınıfın yararınadır. Her ne kadar hırsızlık, yağma gibi tipik sokak suçları toplumsal bakımdan görece daha az zarar yaratsa da ceza adaletinin odak noktasını oluşturur. Gerçekten de halk açısından çok daha ciddi kayıplara yol açan belirli eylemler ceza hukukuna konu edilmez. Fakat sistemin ideolojisini yaydığı ve halkı maniple etmek için kullandığı medya ve diğer araçlar egemen sınıfların değil de genelde yoksul yığınların işlediği suçları konu ederek, paranoyak bir toplum yaratmaya yönelik bilindik tutumlarını pervasızca sergileyerek kaygıları alabildiğine körüklenen halkı en ağır cezaları isteme noktasına getirmektedir. Bu tür cezalarla da bir yandan kabaran öfkeler dindirilirken diğer yandan da bu cezalardan ibret alınarak bu suçların ortadan kalkması, en azından azalması umulur. Çünkü toplumun geniş kesimlerinde suçlulara verilecek bu ağır cezalarla sorunların çözülebileceğine dair bir kanı hâkimdir.
Suçluluk ise alt sınıfları gözeterek ele alınır; sistem yoksulun açgözlülüğünü cezalandırırken zenginlerin hesap verme korkusu olmaksızın bencil isteklerini gidermelerinin yolunu açar. Ezilen sınıflardan bireylerin gerçekleştirdiği eylemlerin suç olarak etiketlenmesi ihtimali yüksektir. İkinci olarak, aynı suçu işlemelerine karşın, ceza adaleti sisteminin üst sınıfa mensup bireylere kıyasla yoksul bireyleri soruşturması, yargılaması ve cezalandırması daha muhtemeldir. Böylesi bir çıkarımdan hareket etmenin doğal neticesi, ceza adaleti sisteminin güçlü ve varlıklı sınıfın pek çok eylemini suç olarak düzenlemeyeceği, suç saysa dahi takibe almaktan sakınacağı olgusudur.
TC gibi, faşizmle yönetilen ülkelerde şüpheli veya sanığın “etnik, inanç, toplumsal cinsiyet kimliğinin”, “zengin ya da yoksul oluşunun”, “siyasî görüşünün”, şikâyetçinin bir “kamu görevlisi”, “hükûmet veya devlet yetkilisi” olmasının, polis-asker uygulamalarını, savcıların soruşturmayı yürütüş ve iddianame hazırlayış şekillerini ve nihayet hâkimlerin kararlarını etkilediği sık karşılaşılan bir durumdur.
Suç olgusu, sınıflı toplumlarda yani geleneksel hukuk-ceza odaklı yaklaşımlarda çoğu zaman bireysel bir sapma, genetik yatkınlık, bireysel zaaf olarak ele alınır. Buna göre suçun çözümü, engellenmesi için “cezaların sertleştirilmesi” ve “kolluk kuvvetlerinin güçlendirilmesi” gerekmektedir!
Ancak Marksist kriminoloji, suçu bireysel davranıştan önce sınıflı toplumun ürünü olarak kavrar. Suçun ortaya çıkış nedenleri sınıf çelişkileri, ekonomik eşitsizlik ve sosyal yabancılaşma ile ilişkilidir; bu nedenle çözüm de bu alanlarda aranmalıdır.
İçinde bulunduğumuz sistem üretim araçlarının özel mülkiyeti üzerine kuruludur ve bu durum, sadece ekonomik eşitsizlik yaratmakla kalmaz; bireyleri yabancılaştırır, rekabete zorlar ve toplumsal bağları zayıflatır, bireylerin yalnızlaşmalarına sebep olur. Sistem, bireyleri diğer insanların iyiliğini göz ardı ederek ihtiyaçlarını tatmin etmek için açgözlü ve bencilce hareket etmeye iter.
Suç, toplumsal ilişkilerin somut bir yansımasıdır. Yani toplumda gelir ve servet eşitsizliği, işsizlik, güvencesiz çalışma, çarpık kentleşme, parçalanmış toplumsal ilişkiler ve yok olmuş kolektif yaşam, tüketim kültürü ve toplumsal dışlanma yaygınlaştıkça, suç davranışı ortaya çıkan toplumsal dinamiklerle açıklanabilir. Bundan dolayı bireylerin suça eğilimi ve suç işlemesi bireysel bozukluktan çok toplumsal koşulların sonucu olarak ele alınmalıdır.
Ceza hukukunun ve polis-askerin rolü önleyici değil tepkiseldir, suç gerçekleştikten sonra devreye girmesidir, suçu durdurmak yerine yalnızca semptomları gidermesidir, ceza odaklı politikaların etkisi yoktur ya da sınırlı kalır. Ayrıca cezalar suçun maddi nedenlerini ortadan kaldırmaz. Hapishaneler çoğu zaman yeniden toplumsallaştırma değil, dışlanma üreten durumlar yaratır; bazı mahallelerde veya ortamlarda polislerin yoğunluğu ve görünür olması denetim ve baskı algısını artırarak yabancılaşmayı derinleştirir. Kısacası bu durumda suçu üreten toplumsal düzen korunurken suçun sonuçları cezalandırılmaktadır. Suç oranlarının kalıcı biçimde azaltılması cezaların artırılmasıyla değil, bireylerin suça yönelme motivasyonlarını azaltan bir toplumsal düzenle mümkündür. Doğru olan toplum yapılarının ve sosyal süreçlerin önleyici rolünü yani sistemin ve toplum yapısının kendisinin suç oluşturma dinamiklerini değiştirmek için araçlar taşıdığının ortaya konulmasıdır.
Suçun önlenmesi için uygulanacak metot ekonomik eşitsizliklerin azaltılmasıdır. Bilimsel araştırmalar gelir dağılımındaki eşitsizlik ile suç oranlarında güçlü bir ilişki olduğunu göstermektedir. İşsizlik, barınma sorunu, eğitime erişim zorluğu ve güvencesiz çalışma koşulları bireyi suça iten temel faktörlerdir. Bunun ortadan kalkması da ancak istihdam ve iş güvencesinin, gelir eşitsizliğinin dengelendiği, eğitim, sağlık, konut ve kültür hizmetlerine erişimin yaygınlaştırıldığı bireylerin kolektif yaşam içinde olduğu, dışlanma hissinin olmadığı bir toplum düzeni ile mümkündür. Bireylerin özgürce gelişmesini sağlayacak yeni bir toplum yaratılmadan bireylerin maddi yaşam koşullarının yarattığı çelişkiyle baş etmesi mümkün değildir. “Suç”un asıl suçlusu da sömürü ve baskıya dayanan bu düzendir. Sistemin ve onun yarattığı toplumsal yaşamın neden olduğu ve varlığıyla ona kan veren “suç”u ortadan kaldırmak ancak sistemin yıkılması ile mümkündür.








