6 Aralık, Cumartesi
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle

Anasayfa » Bölgede İşgalin Yeni Adı: Silahsızlanma

Bölgede İşgalin Yeni Adı: Silahsızlanma

20 Kasım 2025
içinde Yazılar
Facebook'ta PaylaşX'te PaylaşWhatsappTelegram
Google Haberler Google Haberler Google Haberler
ADVERTISEMENT

Filistin’de yürütüldüğü iddia edilen ateşkes süreci Siyonist İsrail’in sistematik biçimde ve kesintisiz sürdürdüğü saldırılarla tam da beklendiği biçimde devam ediyor. İsrail 7 Ekim’den bu yana herkesin gözleri önünde gerçekleştirdiği soykırımı Filistin direnişi üzerinde “nihai zafer” olarak tasarlamış ve ilan etmişti. Ortaya çıkan tablo bunun başarılamadığını, tam tersinin gerçekleştiğini gösteriyor: İsrail, askerî olarak batağa saplanmış, siyasal olarak ise meşruiyetini yitirmiş durumda. ABD, İngiltere ve belli başlı Avrupa devletlerinin desteğiyle sürdürülen saldırılar, artık sadece Gazze’nin değil, emperyalizmin ve Siyonizm’in bölgedeki geleceğini de belirleyen bir dönemeç haline geldi.

Sahadaki durum açıkça gösteriyor ki “barış” nidaları ve kutlamaları eşliğinden hayata geçen yeni koşullara bir ateşkes demek dahi mümkün değil. Ateşkes süreciyle birlikte halkın nefes alması “umulurken”, aksine, Siyonist güçlerin “kontrollü şiddet” politikasını sürdürdüğünü görüyoruz. Siyonist İsrail, “ateşkes”i yalnızca askerî yeniden konumlanma süreci olarak değerlendiriyor; bu dönemi hem Gazze’deki direniş örgütlerinin mevzilerini tespit etmek hem de gelecekteki saldırılar için zemin hazırlamak amacıyla kullanıyor. Gazze’nin altyapısı, sağlık kurumları ve yaşam alanları zaten savaş öncesinde ağır biçimde tahrip edilmişti. Bugünkü amaç tasarlanmış ama başarılamamış hedefi gerçekleştirmek üzere Filistin direnişinin kaynaklarını açığa çıkarmak ve yok etmek. İsrail tarafı, uluslararası kamuoyuna ateşkesi “kalıcı barış” arayışının parçası olarak sunarken, pratikte bu dönemi askerî hazırlık, istihbarat derinleştirme ve psikolojik savaş süreci olarak değerlendiriyor.

Filistin halkı için ateşkes, soykırımın ara formu; bir yeniden yapılanma değil, kuşatmanın yeniden biçimlenişi anlamına geliyor. Bu süreçte, emperyalizmin yeni manevralarını üç temel eksen üzerinden — ateşkes süreci ve Siyonist İsrail’in ihlalleri, Gazze’nin yönetimi ve uluslararası vesayet planları, Lübnan cephesi ve bölgesel dizayn stratejileri — değerlendirmenin önemli olduğuna inanıyoruz. 

DİPLOMASİ EKSENİNDEKİ HESAPLAR

Ateşkes tartışmalarının merkezinde, savaşın seyrinden çok, bölgesel düzenin nasıl yeniden şekilleneceği sorusu yer alıyor. ABD öncülüğünde geliştirilen plan, “Direnişin silahsızlandırılması” ve “uluslararası bir vesayet rejimi” kurulması hedefiyle ilerliyor. Bu plan yalnızca bir ateşkesi değil, direnişin siyasal etkisinin tasfiyesini ve İsrail’in bölgesel meşruiyetini yeniden üretmeyi amaçlıyor. Sürecin koordinatları, Trump döneminde belirlenen stratejik çerçevenin güncellenmiş biçimi: direnişin bastırılmasında rol alacak siyasî-askerî aktörler ile finansman ayağını sağlayacak Körfez sermayesi.

Trump’ın bu planı kurgularken masaya oturttuğu aktörleri tarif etme biçimi, bölgesel rollerin hangi ölçütlere göre dağıtıldığını da açıkça gösteriyordu. Erdoğan’ı “çetin; ama Amerikan başkanının her istediğini yapan biri” olarak tanımlayan Trump, Birleşik Arap Emirlikleri’ni ise “çok para, sınırsız para” sözleriyle nitelemişti. Bu ifadeler, emperyalizmin gözünde bu iki aktörden birinin Hamas’a planı kabul ettirecek baskı kapasitesini, diğerinin ise planı finanse edecek mali gücü temsil ettiğini ortaya koyuyordu. Türkiye’ye biçilen misyon, hem Hamas üzerindeki etkisiyle silahsızlandırma sürecine dahil olmak, hem de İsrail’in güvenliğini teminat altına alacak uzun vadeli bir güvenlik düzenlemesinde yer almak.

Bu misyon, TC–İsrail ilişkilerinden ziyade TC–ABD ilişkilerinin parçası olarak okunmalı. ABD, NATO’daki “mükemmel koordinasyonu” Gazze sahasına taşımak istiyor. TC açısından ise bu süreç, ABD ile ilişkileri yeniden onarma, bölgesel nüfuzunu tahkim etme fırsatı olarak görülüyor. Erdoğan’ın Gazze planına ortaklık sunan tutumu, Trump döneminde ABD nezdinde TC’yi “mühim bir aktör” haline getirmişti. Bugün aynı stratejik çizginin, farklı aktörlerle ama benzer saiklerle sürdüğü görüyoruz. 

3 Kasım’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ev sahipliğinde İstanbul’da düzenlenen bölgesel toplantı, bu diplomatik eksenin somut adımı niteliğinde. Toplantıya Trump yönetiminin sürece dahil etmek istediği ülkelerden yalnızca bir kısmı katıldı: Endonezya, Suudi Arabistan, Pakistan ve Ürdün dışişleri bakanları; Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar ise üst düzey temsilciler gönderdi. Mısır ise toplantıya temsilci göndermedi. 

Toplantı sonrasında konuşan Hakan Fidan, ateşkese rağmen devam eden saldırılardan ve insanî yardım girişlerinin engellenmesinden söz etti. Fidan’ın ifadelerine göre Hamas yönetimi, Gazze’de Filistinlilerden oluşacak bir idarî komite fikrine sıcak bakıyor. 

Bununla birlikte TC ve birkaç ülkenin Gazze’ye asker göndermesine dair tartışmalar sürüyor. Hakan Fidan Gazze’ye konuşlandırılacak uluslararası gücün tanımı ve görev alanı üzerine müzakerelerin sürdüğünü, ülkelerin bu çerçeveye göre asker göndermeyi değerlendireceğini belirtti. TC için NATO’nun işaret ettiği yere asker konumlandırmak ne ilk ne de zor. Erdoğan’ın ise hiçbir konuşmasında buna değinmiyor olması kayda değer, çünkü esas odağına, emperyalizmin planlarının insanî kılıfı olan Gazze’nin “yeniden inşasını” yerleştiriyor. “Sadece elimizi değil, gövdemizi taşın altına koymaya hazırız” diyor. Gazze’yi yeniden inşa palavralarıyla sahneye çıkanlar, aslında emperyalizmin kanlı masasından artanları kapma derdinde; efendilerinin ağzına bakarak, yıkımın bekçiliğini “yardım” diye pazarlarken inşaat ihaleleri için kollarını sıvamış durumdalar. 

Ateşkes anlaşması içindeki silahsızlandırma başlığı ise hâlâ tıkalı durumda. Trump ile yakın ilişkileriyle bilinen Filistinli-ABD’li iş insanı Bahbah’a göre, taraflar arasında ağır silahların teslim edilip hafif silahların elde tutulması gibi “ara formüller” gündemde. İsrail ise tünellerin tamamen imha edilmesi konusunda ısrarcı; Bahbah’ın ifadesiyle bu tutum, Gazze’nin yeniden inşa sürecini geciktirecek bir dayatma anlamına geliyor. Tartışmaların merkezinde ise dört temel başlık öne çıkıyor. 

İsrail, uluslararası gücün BM statüsü kazanmasına kesin biçimde karşı; yalnızca kendi onayıyla ve kontrolü altında bir mekanizma kurulmasını istiyor. Aynı zamanda Gazze’de kalıcı bir statü ya da çözüm arayışına da girmiyor, çünkü kalıcı bir düzenleme, genişlemeci politikalarının önünü kesebilir. Bu nedenle geçici ateşkesleri yeterli görüyor. Öte yandan, TC askerinin Gazze Şeridi’ne gönderilmesine de açıkça karşı çıkıyor. ABD ve İsrail, oluşturulacak uluslararası gücün görev tanımına “Hamas’ın silahsızlandırılması” maddesinin eklenmesini talep ederken Hamas bunu reddediyor.

Bu görüş ayrılıkları nedeniyle, iki haftadır BM Güvenlik Konseyi’ne tasarı sunulamıyor. Buna karşın Endonezya, 20 bin asker göndermeye hazır olduğunu açıklamış durumda. Endonezya da tıpkı TC gibi, efendinin sofrasından dökülecek kırıntıların peşine düşmüş durumda.

Burjuva-feodal medya, TC askerlerinin İsrail tarafından reddedilmesini her zamanki gibi “Türkiye’nin gücü” ve “bölgesel ağırlığı” olarak pazarlama yarışına girmiş durumda. Yine halkın dikkatini somut gerçeklikten uzaklaştırıp manipülatif ve sanal bir gerçekliğe yönlendirme telaşıyla, bildik bir kandırmacaya başvuruyorlar. Oysa gerçek ortadadır. TC, İsrail’in bölgede en güvenilir müttefiki, emperyalizmin sadık uşaklarından biri, NATO’nun vurucu gücü; Filistin halkının değil, efendilerinin çıkarlarının nöbetçisidir.

Bununla birlikte, bölgenin gerici güçleri, egemen sınıfları ve devletleri arasındaki çelişkiler ile rekabet de bu sürecin dinamiklerini belirleyen önemli bir etken. Yerel zorbalar, halkların çıkarlarının aleyhine, birbirleriyle kontrollü bir çatışma içindedir. Bu bağlamda Netanyahu’nun “Orta Doğu’nun güç dengesini biz değiştirdik” diyerek İsrail’in bölgesel liderliğini ilan etmesi, TC’nin Gazze sahasındaki rolünü de doğrudan etkilemektedir. İsrail, Suriye örneğinde olduğu gibi, çöken ya da zayıflayan bölgelerde TC veya başka bir aktörün üs edinmesini, doğrudan bir pazar ve nüfuz paylaşımı tehdidi olarak görmektedir. Bu nedenle hedef, doğrudan TC değil; Gazze’de uluslararası bir gücün konuşlanması fikrinin kendisi. İsrail, operasyonel özgürlüğünü —yani devletlerin halklara karşı tarihsel olarak elde ettikleri “öldürme özgürlüğünü”— kısıtlayacak herhangi bir düzenlemeye izin vermek istemiyor.

ABD ise planın başarıya ulaşması için en güvenilir müttefiklerinden biri olan Faşist TC’yi Gazze sahasına sokmak istiyor. TC ise Gazze planına katılımını bölgesel güç dengelerinde yeniden konumlanma ve Batı’yla ilişkileri onarma fırsatı olarak değerlendiriyor.

GAZZE’NİN YÖNETİMİ TARTIŞMALARI

Ateşkes süreciyle paralel biçimde en hararetli tartışmalardan biri Gazze’nin gelecekteki yönetimi üzerine yoğunlaşmış durumda. Bu konu hem Filistinli örgütlerin iç dengelerini hem de uluslararası aktörlerin bölgedeki planlarını doğrudan ilgilendiriyor. Özellikle ABD ve iş birlikçi müttefiklerinin Gazze’de bir “geçici teknokrat hükûmet” kurulması yönündeki baskısı son haftalarda belirginleşti. Bu hükûmet modelinin temel mantığı, Hamas başta olmak üzere direniş örgütlerini yönetimden dışlamak, onların politik meşruiyetini kırmak ve Gazze’yi “uluslararası denetim” altına sokmak üzerine kurulu.

Bu çerçevede, Batı’nın önerdiği geçici yönetim formülü Filistin yönetiminin (Ramallah merkezli) teknik kadrolarını, uluslararası kuruluş temsilcilerini ve bazı Arap ülkelerinin “güvenilir” kabul edilen isimlerini içerecek şekilde kurgulanıyor. Ancak bu öneri, hem Gazze halkı hem de direniş örgütleri tarafından “sömürgeci vesayet projesi” olarak nitelendiriliyor. Hamas, İslami Cihad ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) bu planı reddederek, Gazze’nin geleceği hakkında karar alma hakkının yalnızca Filistin halkına ait olduğunu vurguluyor.

Filistinli örgütler arasındaki görüşmelerde, direniş cephesi içinde bir “ulusal birlik yönetimi” oluşturulması fikri de tartışılıyor. Bu yönetimin, geçici teknokrat hükûmet modeline alternatif oluşturması amaçlanıyor. Hamas, FHKC ve İslami Cihad gibi örgütler, yönetim modelinin direniş çizgisinden kopmaması gerektiği konusunda ortaklaşıyorlar. Aynı zamanda, direnişin askerî kapasitesinin siyasî bir programa bağlanması, Gazze’nin yeniden inşasında halkın söz hakkının korunması ve Batı destekli “normalleşme” planlarının reddedilmesi gerektiğini savunuyorlar.

Uluslararası yönetim fikrine dair tartışmalarda öne çıkan bir diğer boyut, bölgesel aktörlerin bu plana nasıl yaklaştığıdır. Mısır ve Ürdün gibi ülkeler, ABD’nin planına temkinli destek veriyor; ancak doğrudan askerî ya da idarî sorumluluk üstlenmekten kaçınıyorlar. Yeni tartışılan yönetim formüllerinden biri de özellikle Arap ülkeleri tarafından tartışılan, FKÖ davetiyle tüm tarafların uzlaştığı bağımsız Filistinlilerin yönetimde yer alması yönünde. Ancak ABD’nin isimler üzerinde veto yetkisi dayatması nedeniyle direnişin güçleri bunu da keskin biçimde reddediyor. Dolayısıyla, Gazze’nin yönetimi konusundaki tartışmalar nihayete ermemekle birlikte yalnızca idarî bir mesele değil; aynı zamanda Filistin ulusal hareketinin geleceği, direnişin politik hattı ve emperyalizme karşı mücadelenin yönü açısından belirleyici bir kırılma alanı haline gelmiş durumda.

LÜBNAN CEPHESİ VE BÖLGESEL KUŞATMA

Gazze sahasında ateşkes adıyla süren kuşatma, Lübnan cephesinde doğrudan askerî saldırı biçimini alıyor. ABD bölgedeki savaşın koordinasyonunu doğrudan sürdürmeye devam ediyor. Gazze’den Suriye ve Lübnan’a uzanan hatta kendisini “arabulucu” ya da “dengeleyici” bir güç olarak sunan Trump, pratikte İsrail’in saldırılarını yönlendiren askerî-diplomatik bir eksen kurmuş durumda. Bu hattın merkezlerinden birinde ise Lübnan yer alıyor. Lübnan cephesinde yürüyen savaş iki koldan ilerliyor: Biri sahada İsrail’in hava ve kara saldırılarıyla; diğeri diplomasi masasında, “silahsızlandırma” ve “İsrail’le normalleşme” adı altında yürütülen politik baskılarla.

Siyonist İsrail ordusunun Güney Lübnan’a yönelik hava saldırıları, bölgesel bir savaş olasılığını yeniden gündeme taşıyor. İsrail bu saldırıların gerekçesi olarak Hizbullah’ın sınır hattındaki “provokasyonlarını” öne sürüyor; oysa sahadaki gerçek, İsrail’in ateşkes sürecini Lübnan cephesini test etmek için kullandığını gösteriyor. ABD ise özellikle Thomas Barrack ve Morgan Ortagus aracılığıyla rolünü oynamaya devam ediyor. Amaç, Hizbullah’ı silahsızlandırmak ve Lübnan’ın İsrail’le doğrudan müzakerelerinin önünü açmak. Müzakerelerde sonuç alamadıkça hava saldırılarıyla, suikastlarla, kara harekatlarıyla sınırlarını zorlayan ABD ve İsrail, Hizbullah ile gerçekleştirdiği ateşkesten bu yana 250 Lübnanlıyı katletti. 

ABD, bir süre önce gerçekleşen görüşmelerde Lübnan ordusundan Hizbullah’ı silahsızlandırmaya yönelik bir uygulama planı hazırlamasını talep etmişti. Hazırlanan planı yetersiz bulan ABD temsilcileri, koşulsuz teslimiyeti içeren silahsızlandırmayı sağlamak için tehditlerini sürdürdüler. Aynı zamanda, Lübnan ile İsrail arasında kalıcı bir barış ve normalleşmenin önünü açacak müzakereler için zemin oluşturulmaya çalışılıyor. Ancak Lübnan’daki siyasî ve hukukî dengeler bu girişimi zorlaştırıyor. Mevcut yasalar, İsrail’le doğrudan görüşmeyi yasaklıyor. Buna rağmen Morgan Ortagus, Meclis Başkanı Nebih Berri ile temas kurarak bu yasağın delinmesi için baskı yapıyor. Ortagus’un kurduğu denklem açık: “Silahsızlanma için gerekli adımlar atılırsa, ikinci aşamaya geçmek için İsrail’in takdirini kazanırsınız. Ardından normalleşme müzakereleri başlar.” Suriye’de SDG ve HTŞ’yi aynı çatı altında toplamaya çalışan ABD, benzer bir modeli Lübnan’da uygulamak istiyor. Lübnan’a “ya silahsızlanma ya savaş” dayatmasını sürdürmeye devam ediyor. Thomas Barrack, Beyrut’a yapmayı planladığı ziyarette Lübnanlı liderlere “son bir şansları” olduğunu bildireceğini açıklamıştı. Ancak görüyoruz ki tehdit karşılık bulmadı; Barrack Beyrut’a gitmedi. Buna rağmen ABD baskısı sürüyor, İsrail saldırıları da artıyor. Yalnızca ekim ayında 28 Lübnanlı katledildi. 

Bugün Filistin’de, Lübnan’da süren süreç, bir “ateşkes” değil; şekil değiştirmiş bir savaş, yeniden biçimlendirilmiş bir sömürgeci kuşatma evresidir. Gazze’nin yönetimi üzerine yürütülen tartışmalar, ateşkesin insanî temelleri ve Lübnan’daki saldırılar bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Siyonist İsrail’in ne askerî ne de siyasî anlamda geri adım attığı, yalnızca taktiksel bir yeniden konumlanma süreci içinde olduğu görülüyor. Bu süreç, Filistin halkı açısından yeni bir direniş evresine işaret ediyor: bir yanda emperyalist müdahaleye ve uluslararası vesayet planlarına karşı politik mücadele, diğer yanda Siyonist saldırganlığa karşı askerî ve toplumsal direnç.

Filistin halkının direnişi bugün yalnızca bir toprağın değil, bütün bir bölgenin geleceğini belirliyor. Emperyalizme, Siyonizm’e ve iş birlikçiliğe karşı mücadele; yeni bir Orta Doğu haritası değil, halkların özgür geleceğini çizecek olan tek yol.

Tags: ateşkesFilistingazzelübnan
ShareTweetSendShareScanSend
Önceki Yazı

RSF: Yoldaş Hidma ve tüm şehit yoldaşlara binlerce kızıl selam!

Sonraki Yazı

Komutan Hidma ve Raje halkın omuzlarında uğurlandı

Related Posts

Yazılar

Suriye’de Yeni Dizayn, Emperyalizmin Yeni Kıskaçları

6 Aralık 2025
Yazılar

Hapishaneler, Birlik ve Direniş: Filistin Esir Hareketinin Stratejik Gücü

5 Aralık 2025
POLİTİK - GÜNDEM

Demokrasi Maskesi ile Kürt İnkârının Sürdürülmesi

4 Aralık 2025
KOLEKTİF DOĞRULTU

“Sosyalist Strateji” veya “Sosyalizm Yeniden” Tartışmaları Üzerine: Nereden Ne Beklenmeli

2 Aralık 2025
Ekonomi

Yapısal Krizin Aynası: Konkordato

28 Kasım 2025
Dünya

Bir FHKC önderi konuşuyor: “7 Ekim, mücadelenin başlangıcı değildi”

27 Kasım 2025
Sonraki Yazı

Komutan Hidma ve Raje halkın omuzlarında uğurlandı

Hakkımızda

Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.
Yeni Demokrasi; işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen ulus ve milliyetlerin, geleceksiz bırakılan gençliğin, devrimci tutsakların ve devrimci basının sesidir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

2024 Yeni Demokrasi – Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.
Yeni Demokrasi | işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen ulus ve milliyetlerin, geleceksiz bırakılan gençliğin, devrimci tutsakların ve devrimci basının sesidir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
  • Tüm Haberler

Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler

Copyleft 2020, dizayn yeni demokrasi
İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz:yenidemokrasigazetesi@gmail.com