23 Ocak, Cuma
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle

Anasayfa » Barış Sürecinin Gerçekliği: Emperyalizmle Buluşmak

Barış Sürecinin Gerçekliği: Emperyalizmle Buluşmak

15 Ekim 2025
içinde KOLEKTİF DOĞRULTU, Yazılar
Facebook'ta PaylaşX'te PaylaşWhatsappTelegram
Google Haberler Google Haberler Google Haberler
ADVERTISEMENT

Bazı kavramlar “herkesindir”, özel bir ilgiyle savunulur, öne çıkarılır, tartışılmaz kılınır. Barış kavramı böyle bir kavramdır. Trump gibi birisinin de dahil olduğu, neredeyse herkesin “desteklediği”, “değer verdiği” ya da “kendini ait hissettiği” ve öyle göstermeye çalıştığı kavramların belki de en önde gelenidir. Trump’ın Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmek için “ülke liderleri”ne baskı yaptığı bu dönemde barış, bilindiği gibi bizim de gündemimizde.

Barış kavramının ikiyüzlü biçimde kullanılmasına tarih boyunca defalarca tanık olundu. Bugün de aynı tabloyla karşı karşıyayız. Trump’ın “yedi savaşı sonlandırdım” iddiası, barış kavramının içinin nasıl boşaltıldığının ve ikiyüzlüce araçsallaştırıldığının tipik bir örneğidir.

Buna rağmen barış, halkların ortak kaygısını ifade eder. İnsanlar, aldatılma pahasına da olsa “barış” sözünün arkasından gitmeye açık ve hazırdır. Bu nedenle kavramı tüm gerçekliğiyle değerlendirmek, ama ondan önce barış kavramında ne aranması gerektiğini tartışmak zorundayız.

Barışın Ortak Zemini Nedir?

Barış, farklı çıkarlardan yola çıkılsa da tarafların ortak biçimde yararlanabildiği ya da en azından yararlanma olanağı gördüğü bir durumdur. Savaşın yerine barışın geçmesi, ancak savaşan tarafların belli bir ortak zemin üzerinde anlaşmalarıyla mümkün olur. Bu ortak zemin, barışın özünü ifade eder. Barış savunucularının gücü ise bu zemine dair gerçekçiliklerinden, propaganda yeteneklerinden ve kararlılıklarından kaynaklanır. Gerçeklik hakkındaki fikirlerimiz ve ondan beklentilerimiz, barışa dair görüşlerden ne ölçüde etkileneceğimizi belirler. Bu açıdan bakıldığında, egemenlerle halkların barıştan beklentileri ve barış anlayışları son tahlilde farklı ve uzlaşmazdır. Burada “son tahlilde” vurgusu, egemenlerin halkları manipüle etmek ve bu amaçla onları aldatmak zorunda oluşuna işaret eder. Yoksa buradaki uzlaşmazlık aslında en başında da mevcuttur, sadece açığa çıkması zaman alır.

Bir önceki yazımızda, egemenlerin ve onların iş birlikçisi olarak tanınan uzlaşmacıların bu konuda oldukça tecrübeli olduklarını belirtmiştik. Bu tecrübenin temelinde ise halkı aldatma konusundaki becerileri, birikimleri ve çok gelişmiş iletişim araçlarına hükmetmeleri yatmaktadır. Açıktır ki bu durumda, “barış”ın nasıl bir “ortak zemin” üzerinde gerçekleştiği ya da gerçekleştirilmek istendiği özel bir tartışma konusu olmalıdır. Çünkü bu ortak zemin, kimin çıkarlarının esas alındığını ve barışın hangi temelde şekillendiğini doğrudan gösterir. Bu nedenle konuya dair görüşlerimizi de bu doğrultuda geliştirmeliyiz.

Ulusal Sorun ve Barış

Genel bir kavram tartışmasına girmektense, öncelikle somut olgulara yöneleceğiz. Barışı, nihayetinde sınıf çatışmaları zemininde ele alacağımızı önden belirtelim. Ancak sınıf çatışmalarının farklı görünümler, farklı toplumsal yapılar ve dolayısıyla farklı çelişkiler içermesi nedeniyle bu “nihayette” böyle olabilecektir; doğrudan ya da baştan beri açık bir sınıf çatışmasından söz etmeyeceğiz. Örneğin ulusal kurtuluş mücadeleleri bir sınıf çatışması olmaktan çok bütün bir ulusun mücadelesi olarak görünür, hatta ulustan da çok, varlığını onun bünyesinde sürdüren halkın kurtuluşu gibi görünür. Oysa ulusal sorun esas olarak burjuvazinin egemenlik sorunudur. Burjuvazinin egemenlik aracı olarak ulus devletin inşasını amaçlayan bu “kurtuluş” süreci ulusun bir parçası olan halkın, özel olarak da proletaryanın egemenliğinin önünü açar. Bunu gerçekleştirdiği derecede bu kurtuluş mücadelesi tarihsel olarak ilerici kabul edilir. 

Bugün özel olarak gündemimize giren, esas olarak Kürtlerin; genel olarak ise tüm halkımızın karşı karşıya kaldığı “barış süreci” de ulusal kurtuluş mücadelesinin yeni bir biçim alması sürecidir. Bu nedenle bu somut barış konusunda ortak zemin tartışmasını ulusal sorun çerçevesinde ele almak durumundayız.

Amacımız, ulusal sorunların tarihsel durumunu ya da çözümünü bütünüyle tartışmak değil tabii ki. Konuya ilişkin düşüncelerimizi açarken ulusal sorunun teorik yapısına dayanacağız; fakat asıl hedefimiz, barışın konusu olan “ortak zemini” açıklığa kavuşturmaktır. Böylece barışa dair değerlendirmelerimizi ve yaklaşımlarımızı etraflı bir biçimde ortaya koymuş olacağız.

Bu noktaya gelip neler olup bittiğine baktığımızda aslında tek bir “ortaklık” görüyoruz: savaşın bitmesi gerektiği. 

Kuşkusuz, önceki yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, bu “ortaklık” kendi başına oluşmuş bir durum değildir; savaşın sonlanması gerektiği fikrini üreten, gönülsüzce olsa da destekleyenleri ikna eden nesnel koşullar vardır. Dolayısıyla sorumuz değişmiyor: nesnel ya da değil, gündemimize sokulan bu “ortak zemin” nedir?

Bunun açık bir yanıtını vermek, savaşın nedenini tartışmakla mümkün olacaktır. Savaş hangi zeminde ve kimler arasında gerçekleşmektedir? Bu savaş, burjuva toplumlar döneminin en güçlü ve en gerçekçi ilkelerinden biri olan ezilen bir ulusun “kendi kaderi” zemininde gelişmiştir.

Marksizm’in Leninizm aşamasında teorik bütünlüğe kavuşan bu mesele, ulusun kendi devletini kurmaya karar verebilecek demokratik zemine kavuşmasıyla ilgilidir. Ulus, “kendi kaderi” hakkında karar verme yetisini kazanmak için savaşmak zorunda kaldığında, savaşın temel konusu “bağımsız irade”ye sahip olmak olur. Hemen tüm uluslar erken ya da geç, kapitalizmin şafağında bu savaşımı vermeye başladılar: önce feodal zorbalara karşı, ardından kapitalizmin emperyalizme evrilmesiyle birlikte sömürgecilere karşı. Ancak öz değişmedi: uluslar, kendi devletlerini kuracak denli bağımsız bir iradeye sahip olma eğilimini sürdürdüler.

Marksizm bu ilkeyi benimsedi; çünkü kapitalizmin feodalizme karşı hareketindeki ilerici öğeyi içeriyordu. Lenin ise bu ilkeyi daha ileri bir düzeyde tanımladı. Emperyalizm çağında yaşadığı deneyim, sömürgecilere karşı ulusal kurtuluş mücadelelerini yorumlamasına olanak verdi. Marks ve Engels’in “başka halkları ezen bir halk özgür olamaz” formülünden hareketle, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkını savundu. Lenin bu kavramı yanlış anlamalardan arındırmak için “ulusun özgürce ayrılma hakkı” olarak netleştirdi.

Bu ilke köken olarak bir burjuva ilkesiydi; kapitalist gelişmenin en uygun devlet biçimi olarak ulus devlet hakkı şeklinde doğmuştu. Ancak Lenin, sömürgeciliğe karşı ulusal özgürlüğün teminatı olarak aynı ilkeyi sahiplendi. Emperyalizm aşamasında ise bu ilke hem tekelci burjuvazi hem de iş birlikçi, komprador ve bürokratik burjuvazi tarafından silikleştirildi. Kendi devletini kurmayı talep eden her ezilen ulus mutlaka iş birlikçilerin ve emperyalizmin zorbalığıyla karşılaştı. Bir avuç gerici unsur dışında, Kendi Kaderini Tayin Hakkını savunan her ezilen ulus emperyalizmin tam desteğini alan saldırılarla yüz yüze kaldı.

Bugün hâlâ çözülmemiş bir ulusal sorun olarak varlığını sürdüren Kürt ulusal sorunu da bu kapsamda değerlendirilmelidir. Dolayısıyla egemen ulus devletinin “barış”tan söz ettiğini duyduğumuzda, aynı anda emperyalizmin görüşünü de duymuş olma ihtimalimiz yüksektir.

Emperyalizm Çağında Ulusal Sorun ve Barış

Ulusal kurtuluş mücadelelerinde barışçıl evreler elbette mümkündür. Ancak bu evreler, her zaman halkın inisiyatifi ve direniş kapasitesiyle bağlantılıdır. Savaş sürecinde taktikler belirlenirken de esas olan savaş liderliğinin inisiyatifidir. Örneğin sürgit bir savaş söz konusu olduğunda liderlik tıkanmayı çözmek üzere yollar arar ya da ulusal baskının sorumlularını bütün halkın gözünde açığa çıkarmak için bu içerikte taktikler geliştirebilir. 

Genel olarak şunu da ekleyelim: bir savaş sürecinde uygulanacak taktikler konusunda savaşın liderliğinin “inisiyatifini” esas almak temel bir kural olarak kabul edilmelidir. Ne var ki barış süreci gündemimize bu içerikte gelmediğinde ve üstelik bizden de katılım ve açık destek istendiğinde mesele “savaşanların inisiyatifi” olmaktan çıkar. Bu seviyede bir barış sürecine mesafeli olmamız tutarlı anti emperyalist çizgimiz nedeniyle kaçınılmazdır. Biliyoruz ki emperyalizm çağında bu seviyede barış arayışları ve politikaları, yalnızca savaşan tarafların taktiksel tercihleriyle değil, doğrudan emperyalist güçlerin çıkarlarıyla belirlenmektedir. Dolayısıyla bugün tartıştığımız “barış sürecini”, ulusal sorunun çözümünden çok emperyalist düzenin istikrarını garanti altına alma girişimi olarak değerlendiriyoruz. 

Çağımızda emperyalizmin dahil olmadığı hiçbir toplumsal sorun yoktur; tüm gerici politikaların emperyalizmle bağlantılı olduğu tartışmasızdır. Emperyalizm ulusal baskının da başlıca destekçisidir.

Leninizm açıkça kanıtlamıştır ki ulusal sorun, emperyalizm çağında yalnızca ulusların kaderi meselesi olarak değil, aynı zamanda emperyalist sistemin çıkarlarıyla doğrudan bağlantılı bir sorun olarak ortaya çıkar. Bu nedenle, ulusal kurtuluş mücadelelerinde gündeme gelen her “barış” tartışması da kaçınılmaz olarak emperyalist müdahalenin gölgesini taşır. Barışın hangi koşullarda gündeme geldiğini, kimin inisiyatifinde şekillendiğini ve kime hizmet ettiğini sorgulamak bu gölgeyi ihmal etmemeyi gerektirir.

Barış süreci “halka dayanan, gücünü halktan alan savaşların olanaksızlığı çağında olduğumuz” fikri ile gelmektedir. Tıpkı Filistin’de silahlı direnişin başarısızlığının ilan edilmesi ya da uluslararası “sivil inisiyatifin” bu direnişi yok sayarak özellikle devletleri soykırımı durdurmaya çağırması gibi… Bu çağrıların emperyalist sistemi hiç sorgulamaması, direnişle arasına mesafe koyması ciddi bir problemdir. 

Somut olarak gündemimize sokulmuş olan buradaki barış sürecinde de halkın inisiyatifi geri plandadır. Barış sürecinin özneleri halkı yok sayarak hareket etmekteler. Onlara bilgi vermemeyi meşrulaştıran, bulduklarını ileri sürdükleri “çözümün anahtarı” hakkında onları ikna etmeye dönük hiçbir tartışma yapmayan bir hareket tarzı izlemekteler. Sadece “destek” bekleyerek halkın inisiyatifini bir kez daha baskı altında tutmaktalar. 

2. Emperyalist Paylaşım Savaşının nasıl sonlandığını herkes hatırlamalı. Bugünkü anlatılara bakıldığında Sosyalist Sovyet Birliği’nin halkından gelen muhteşem; bir o kadar da dehşet fedakârlığı nasıl yok sayıldığı apaçık hissedilir. Bu anlatılarda halkın devrimci iradesi nasıl sayılıyorsa “barış sürecinde” de aynı şekilde hareket ediliyor. Şunun tam bir netlikte söylenmesi gerekir: halkın inisiyatifini yok sayan her barış egemenlerin kendi barışıdır. 

Barış, Liderlik ve İktidar Sorunu

“Ortak zeminde buluşmak” barışın temel konusudur, dedik. Ortaklık sağlayanların kendilerini rahatlıkla ifade edebilecekleri olanaklar ve kurallar olmaksızın barış mümkün değildir. Hiç kuşkusuz “sağlanmak istenen barışta” olanaklar ve kurallar taraflar arasında tartışılıyordur. Sorun bunlardan kimlerin yararlanacağıdır. Açık ki halk kitlelerine bu olanaklar sunulmamaktadır ve kurallar onlar için değildir. Tabi olmaları, desteklemeleri istenmektedir. Onlar için “liderlik” en doğrusunu zaten düşünmektedir! Tüm tarih boyunca sömürü sistemlerinin egemenleri bu oyunu oynadılar. Geçmişte bu oyun için koşullar çok elverişliydi belki. Ne var ki günümüzde, sınıf bilincinin açıklığa kavuştuğu, halkların söz ve eylem özgürlüğü bilgisine ulaştığı koşullarda bu oyun başarısızlığa mahkûmdur.  

Bugün Türkiye’den başlatılan ve ulusal hareketin etki gücünden ötürü özellikle Suriye Kürdistanı’nda da gündeme sokulmak istenen —ki burada Şam’daki gerici ve dışarıdan örgütlenmiş hükûmete entegrasyon biçiminde dayatılmaktadır— “barış süreci” tartışmalarının da gösterdiği gibi, ulusal sorun emperyalist güçlerin müdahalesi ve yönlendirmesi olmaksızın düşünülemez. Anti emperyalist çizgide tutarlılık ilkin bu gerçeğin açığa çıkmasını ister ve bu doğrultuda bir politik konumu savunur.

Söylemde “ABD’nin çözüm politikalarına karşı barış hamlesi” dense de —TC’nin emperyalizmle ilişkisi ve tüm tarihi yok sayılmazsa eğer— TC ile barışmanın emperyalizmin yönlendirdiği bir barıştan söz edildiği açıktır. Bu durumda emperyalizmin ulusal bağımsızlık karşısındaki “değişmez” tutumuna dikkat çekmemiz yeterli olacaktır. Çünkü bu bağımsızlık emperyalizmin varlık koşuluna doğrudan saldırı niteliğinde olur. Dolayısıyla ulusal sorun bağlamında ele aldığımız barış meselesini, emperyalizmin koşulları ve müdahaleleri üzerinden değerlendirmek zorundayız. Çünkü emperyalizm çağında hiçbir ulusal sorun kendi başına değildir; emperyalizmin varlığını ve çözümsüzlüğünü desteklediği bir sorun olarak ulusal sorunlardaki her barış tartışması, doğrudan ya da dolaylı biçimde emperyalist güçlerin politikalarıyla kesişir.

Emperyalizme Karşı Barış ve Halkların İktidarı

Emperyalizmi yerle bir etmenin, çok güçlü görünen bu canavarın politikalarını işlemez kılmanın yolu halkın inisiyatifine dayanmaktır. Bu da aslında toplumsal her çatışmanın bir sınıf savaşımı içerdiği gerçeğinin de işaret ettiği olgu olarak “iktidar sorununu” akla getirmelidir. Barış süreçlerinin desteklenebilir olmasının belki de en temel nedeni “halk iktidarlarının yolunu açması” olabilir.

İktidar kavramının doğrudan gericilik ürettiğini ileri süren akımın etkisindeki ulusal hareketin bugünkü “barış savunusu” için bu en temel neden yoktur. İktidar amacını silikleştiren, aslında bu yolla burjuva iktidarların devamlılığına göz yuman akımın ördüğü bir barış sürecinin proletaryanın sosyalizm yönündeki tarihsel hareketiyle uyumlu olmadığı ya da olmayacağı öngörülebilirdir.

Yıllar önce Lenin “emperyalist ekonomistler” diye bir kesimden söz etmişti. Çokça “yeni koşullarda yeni fikirlerle hareket etmek gerekir” diyenler için bu ad dikkat çekici olmalıdır. Çünkü tam da yukarıda sözünü ettiğimiz barışçı tutumun özüne işaret ediyor bu adlandırma.

Lenin Buharin, Platakov gibi Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkını sosyalizm adına reddedenlere “Emperyalist Ekonomistler” diyordu. Bunlar komünist partinin, sosyalist devrimi hazırlamak üzere demokratik reformlar için mücadelesini küçümseyen bir tutum geliştirdiler ve bu tür bir mücadelenin doğrultusunu gösteren asgari programa karşı çıktılar. İşte Lenin, Buharin’le dostlarının tutumlarındaki oportünist niteliği ve bu tutumun Rus Sosyal Demokrasisi tarihindeki eski “ekonomizm”le olan bağını ortaya sermiştir. (Eski) “ekonomistler kapitalizm koşulları içinde işçi sınıfının siyasal mücadele yapma zorunluğunu nasıl anlayamadılarsa, ‘emperyalist ekonomistler’ de emperyalizm koşulları içinde demokratik hakları elde etme mücadelesinin önemini anlamıyorlar”dı. Demokratik haklar için mücadele, asgari programı örgütlemek halk kitlelerini iktidar mücadelesinin esas unsuru olarak kavramanın bir sonucudur. Bolşevikler önderliğindeki devrimi “darbe” diye nitelendirenler, tam da bu nitelikteki mücadeleyi yok saymışlardır. 

Bugün de Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkını halkın iktidarı yolundaki temel ilkelerden biri olduğunu savunurken biz, Lenin’in bu yaklaşımına dayanıyoruz. Nerede halkın inisiyatifini yok sayan, çürüten, görmezden gelen bir tutum söz konusu ise orada “liderler sultası” söz konusudur. Marksizm-Leninizm-Maoizm ısrarla ve tam bir tutarlılıkla bu yaklaşıma karşıdır. O her zaman proletaryanın sosyalizm yönündeki tarihsel hareketine önderlik etmekle yükümlü bir liderlik anlayışında olmuştur. Bu yükümlülüğü reddeden ya da taşıyamayan liderler “burjuvalaşmış liderler” olarak halkın mücadelesinden dışlananların toplaştığı köhne arenada buluşurlar. Nepal’de yaşananlar bunun açıklamasıdır; Hindistan’da yaşananlar ise bu kavganın sürmekte olduğunu…

Tutarlı anti emperyalist mücadele ekseninde, tüm demokratik haklar için ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı ilkesinden asla taviz vermeden; yoğun karşı saldırılar karşısında aynı kararlılıkla yanıt vermek zorunda olduğumuz bu dönemde, “Barış için halkın savaşını destekle, silahlı direnişin yanında ol!” şiarıyla ilerleyelim.

Tags: barış süreciemperyalizmpkksuriye
ShareTweetSendShareScanSend
Önceki Yazı

11. Yargı Paketi taslağında LGBTİ+lara yeni saldırının zemini hazırlanıyor

Sonraki Yazı

HKP (Maoist) önderliğini çiğneyen hainler silahlarını devlete teslim etti

Related Posts

Röportaj

Alex anlatıyor: “Filistin’i desteklemek, Proleter Dünya Devriminin bir parçasıdır”

13 Ocak 2026
ÇEVİRİ

Sıkışan canavar, dünya halkları için en kötüsünü hazırlıyor!

11 Ocak 2026
BİLİM

Fas’ta 773 bin yıl öncesine ait insan fosilleri bulundu

8 Ocak 2026
KOLEKTİF DOĞRULTU

Marksizmin Aşılması ve Demokratik Toplum -II

7 Ocak 2026
Güncel

PANORAMA | Savaşla Yönetilen Kriz; Direnişle Yanıtlanan 2025

1 Ocak 2026
BİLİM

Enerji Temel İhtiyaç Mıdır?

31 Aralık 2025
Sonraki Yazı

HKP (Maoist) önderliğini çiğneyen hainler silahlarını devlete teslim etti

Hakkımızda

Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.
Yeni Demokrasi; işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen ulus ve milliyetlerin, geleceksiz bırakılan gençliğin, devrimci tutsakların ve devrimci basının sesidir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

2024 Yeni Demokrasi – Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.
Yeni Demokrasi | işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen ulus ve milliyetlerin, geleceksiz bırakılan gençliğin, devrimci tutsakların ve devrimci basının sesidir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
  • Tüm Haberler

Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler

Copyleft 2020, dizayn yeni demokrasi
İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz:yenidemokrasigazetesi@gmail.com