Tüm yaşamsal faaliyetlerimiz, aslında bir enerji üretimi ve dönüşümü ile mümkün olmaktadır. Bu enerji bağımlılığı, temel olarak tüm canlılar için geçerlidir ve dünyadaki yaşam da bir enerji kaynağı olan güneşe bağımlıdır. Yeryüzündeki yaşama uygun sıcaklık, gün ışığının bitkilerin fotosentez faaliyetinin kaynağı olması gibi temel yaşamsal faaliyetler güneş ışığına ve ısısına yani güneş enerjisine bağlıdır.
Canlılar yaşamsal gereksinimlerini farklı enerji kaynakları yolu ile de giderirler. Örneğin gelişim ve gündelik yaşam faaliyetlerini, kısacası yaşamlarını devam ettirebilmeleri için beslenmeleri gerekir. Yani beslenme faaliyeti bir tür enerji edinme faaliyetidir aslında. Uzun süreli aç kaldığımızda vücudumuzun zayıflamaya başlaması, hareketlerimizin sınırlanması ve halsizlik durumları bunun örneğidir. Enerjisi azalan herhangi bir aletin öncelikle çalışma veriminin düşmesi ve nihayetinde çalışamaması gibi, bedenimiz de yeterli enerjiyi üretmediği takdirde aynı biçimde davranır.
Hücrelerimizin temel faaliyetlerinden biri bu enerjinin üretilmesidir. Hücreler metabolizmamızın duyduğu ihtiyaçları karşılayabilmek için ATP yani Adenozin Trifosfat (adenin bazı, riboz şekeri ve seri olarak bağlı üç fosfat) sentezlemek zorundadır. Bir ATP’nin parçalanması, yani hidrolizi sırasında, bir fosfat bağı kopar ve ATP, ADP’ye dönüşür. Bu demektir ki, bir fosfat eksilmesi sonucu üç unsurlu fosfat bağları ikiye düşer. Kopan fosfat bağı, serbest enerji demektir ve bu, hücre için temel yaşamsal kaynak anlamına gelir. Bu derece temel bir enerji kaynağı olması sebebi ile ATP nükleotidi aynı zamanda “hücrelerin temel enerji para birimi” olarak adlandırılır.
Yine yalnızca bitkilerin değil, aynı zamanda ekosistemin diğer önemli bileşenleri olan algler ve çeşitli bakteriler de gün ışığını besin elde etmede kullanır. Karbondioksit, su ve gün ışığını kullanan bu canlılar glikoz, yani besin üretirler; bu sentezin yan ürünü olarak ise havaya oksijen verirler.
Enerji, elbette canlılığın temel faaliyetleri için bu denli önemli olmasının yanı sıra, insanın günlük yaşamı için de diğer canlılardan farklılaşan bir öneme sahiptir.
ÜRETİM FAALİYETİ VE ENERJİYE BAĞIMLILIĞI
İnsan bilinci gelişmeye başladığında ve bu bilinç yoluyla çevreye müdahaleye başlandığında, insanın dış enerji kaynaklarına olan ihtiyacı da paralel olarak açığa çıkmıştı. En önemli kaynak ise ateşti; yani ısı ve ışık enerjisi, çevreye müdahale olanağı yaratmaya başlamıştı. Isınma sorununun ateş yoluyla çözülmesi, insanın daha geniş alanlarda barınmasına olanak vermiş ve yer değiştirme ihtiyacını sınırlamış; korunma ihtiyaçları karşılanmış, yiyecekler dönüştürülmüştü. Bunların dışında; avlanma, barınak inşa etme gibi faaliyetlerin önünü açacak şekilde aletler de ateş yardımıyla üretilmeye başlanmıştı. İnsanlar, çevreye müdahale etmekte, onu şekillendirmekte ve bu müdahaleyi geliştirmek için de bir enerji kaynağını kullanmaktaydı.
Elbette kendi kas gücünün kullanımı ve hayvanların kullanımı da aslında birer enerji tüketimiydi; ancak tek başına yeterli değildi. Bir insanın kas gücü demiri eritemezdi; ancak ateş yoluyla edinilen ısı enerjisi bunu yapabilirdi. İnsanın kendi kas gücü ise bir sonraki aşamada, yani ısıtılmış ve eritilmiş demirin işlenmesinde işe yarayacaktı. Hayvanın kas gücü de işlenmiş ve bir üretim aracına dönüştürülmüş demirin, yani sabanın, üretimde kullanılmasında devreye girecekti. Yani üretimle birlikte, aslında çoklu enerji kaynaklarına duyulan ihtiyaç ve bu ihtiyacın yarattığı bağımlılık başlamıştı. Enerji kaynaklarının çeşitlenmesi üretimi geliştirmekte, üretim geliştikçe de enerji ihtiyacı artmaktaydı. Aynı zamanda toplumsal yaşam da üretim biçimine göre şekillenmeye başlayacaktı.
Buna rağmen, sonraki birkaç bin yıl boyunca enerji kullanımında çok büyük bir gelişim gözlemlenmeyecekti. Elbette bu kaynaklara, daha sonra su ve yel değirmenleri aracılığıyla mekanik enerjinin kullanımını sağlayan kaynaklar da eklenecekti. Ancak enerji ihtiyacındaki esas sıçrama, günümüzden yalnızca 250 yıl önce ortaya çıkacaktı. Enerji ihtiyacı, basit üretim ihtiyacının dışına çıkacak ve günlük yaşamın sınırlarını aşacaktı.
ANLIK ENERJİNİN ÖTESİNE GEÇİŞ
18. yüzyıla gelindiğinde, artık yeni enerji türlerinin geliştirilmesine olanak verecek bilgiler, insan toplumunun gündelik faaliyetlerinden açığa çıkıyordu. Galvani, ölü bir kurbağanın iki bacağının, iki farklı metalle etkileşiminde kasıldığını fark etmişti. Bu etkiyi, o gün için Galvani, hayvansal enerji olarak düşünmüştü. Ancak kendisinden on yıllar sonra Volta, bu enerjinin hayvanın iç enerjisi olmadığını; iki farklı metal arasında, ölü kurbağanın bir elektrolit görevi gördüğünü ortaya koymuştu.
Söz konusu etkinin kökeninin aslında iki metal arasındaki etkileşim olduğu anlaşılmıştı. Bu deneyler, enerjinin depolanabilir bir özelliğe sahip olduğunu ortaya koydu ve pilin icadına giden yolu açtı.
Keşifler bununla da sınırlı değildi. Bu dönem, atölye üretiminin ciddi ölçüde yaygınlaştığı ve insan toplumunda küçük çaplı üretimin dahi daha fazla enerji ihtiyacı doğurduğu bir dönemdi. Odun yerine kömür kullanımı, daha yüksek yoğunluklu ve verimli bir ısı enerjisi sağlamanın aracıydı. Atölyelerde kömür kullanımı, üretimde artış potansiyelini açığa çıkarmaktaydı. Ancak kömürün elde edilmesi ayrı bir sorundu; çünkü kömür yer altından çıkarılmaktaydı. Kömür çıkarıldıkça daha derinlere iniliyor, derinlere inildikçe de yer altı suları bu kuyuları doldurmaya başlıyor; bu durum kömür madenciliğini imkânsız hale getiriyordu. Açığa çıkan suyun insanlar ya da hayvanlar aracılığıyla tahliye edilmesi ise son derece zorlu bir çabaydı; bu da kömürün tarih sahnesinde bir avantaj olarak yerini almasına engel olmaktaydı. Su altında kalan madenlere bir çare bulma çabası yoğunlaşarak devam etmiş ve nihayet bir yol bulunmuştu.
BUHAR MAKİNESİNİN İCADI
Bu madenlerin en önemli sahasının İngiltere olması nedeniyle, ilk buhar makinesi prototipleri de burada geliştirilmişti. Bu prototiplerin ilk örnekleri, aslında birer su pompasıydı; madenlerden suyu çekmek için gereken mekanik enerjiyi, su buharından elde edecek şekilde tasarlanmışlardı. Fizik alanında bilinen basit prensipler temel alınarak bir makine ortaya konmaktaydı. Isıtılan su, daha yüksek hacimli buhar üretmeliydi. Nitekim ısıtılan ve hâl değiştiren bir maddenin hacmi artar; çünkü molekülleri arasındaki mesafe genişler. Isıtılarak yüksek hacimli buhar üreten suyla dolu ortam, soğutulduğunda yoğunlaşır. Bu durum bir vakum oluşturur; bunu basit bir pet şişe içinde gözlemlemek dahi mümkündür. İşte bu vakum, madenlerdeki suyu çekmek için kullanılmaya çalışılacaktı. Ancak dış atmosfer basıncı sorunu ve vakum döngüsünün tekrarlanmasını sağlayacak tasarımın oluşturulması henüz zaman gerektiriyordu. Çünkü bu buhar makineleri enerji israfına neden oluyor, ayrıca istenen verimi de sağlayamıyordu.
Thomas Newcomen’in icat ettiği motor, içinde buhar bulunan bir silindire sahipti. Bu silindirin soğutularak vakum oluşturması için üzerine su püskürtülmekteydi. Oluşan vakum, bir pistonu aşağı doğru itiyor; bu sırada pistonun diğer ucunda bulunan nesne ise bir tahterevalli gibi yukarı kalkıyordu. Ancak bu döngünün sağlanması büyük bir problemdi; silindirin sürekli olarak ısıtılıp soğutulması gerekiyordu. Bu durum, ortaya çıkan makinenin verimliliğinin sorgulanmasına yol açıyordu.
Bu sorunu çözen ve üretimde olduğu kadar sanayide de bir sıçramaya yol açan buluşun mucidi ise James Watt’tı. Watt, bu makineye alternatif olarak, üretilen buharın pistonun bulunduğu silindirin dışındaki bir soğutma silindirine, ısı geçirmez valfler aracılığıyla aktarılması hâlinde, ana silindirin soğutulmasına gerek kalmayacağını düşündü. Böylece bir soğutma silindiri eklenerek geliştirilen bu makine, sanayi devrimi sürecini de başlatmış oldu. Artık üretim, dağıtım ve ulaşım makineler aracılığıyla sağlanacaktı. Üretim ve taşımacılık, insan ve hayvan gücü, rüzgâr, odun kaynaklı ateş ve su gibi anlık enerji kaynakları yerine; enerji üretimini ve dönüşümünü sağlayan makineler aracılığıyla karşılanmaya başlanmıştı.
Buhar makinesi yalnızca kömürün çıkarılması için kullanılmadı. Aynı zamanda çıkarılan kömür, buhar makineleri aracılığıyla enerji üretiminde de kullanıldı ve bu karşılıklı ilişki, sanayi devriminin temel döngüsünü oluşturdu.
ENERJİ ÜRETİMİ, ÜRETİM ARTIŞINA YETİŞEBİLİYOR MU?
Fosil yakıtların üretimindeki artış, elbette yalnızca kömür üretimiyle; üretimde kullanılan makineler de yalnızca buhar makinesiyle sınırlı kalmadı. Kapitalizmle birlikte ortaya çıkan üretim anarşisi ve rekabet, üretim araçlarının sürekli olarak geliştirilmesini zorunlu hale getirdi ve enerji kaynaklarının hâkimiyeti üzerine bir rekabeti de beraberinde getirdi. Buharla çalışan makinelerin yerini, doğrudan fosil yakıtlarla çalışan motorlar aldı. Bunu elektrikli motorlar izledi. Günümüzde ağırlıklı olarak askerî alanlarda, özellikle uçak gemileri ve denizaltılarda görülse de nükleer enerjili reaktörlerin, bilindik motorların yerine kullanımına da başlanmıştır. Elektrik üretiminde ise fosil yakıtlar hâlâ en büyük payı almaktadır. Özellikle sanayi alanlarında ve üretimde tüketilen elektrik enerjisi, yine fosil yakıtlardan; başta doğalgaz ve kömür olmak üzere sağlanmaya devam etmektedir.
Bugünkü üretimin ulaştığı boyut, enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesini ve bu kaynaklar üzerindeki rekabeti daha da önemli hale getirmektedir. Nitekim sorun yalnızca üretilen herhangi bir malın pazarda alacağı değerin ne olacağı ya da hangi fiyat üzerinden satılacağı meselesi değildir. Bu, kapsamlı ve sert bir mücadele sürecidir; söz konusu mücadele, en baştan, üretim için gerekli enerjiye erişim sürecinde başlamaktadır. Zaman zaman tanık olduğumuz enerji krizleri, aslında enerjinin tükenmesi ya da elde edilememesiyle ilgili değildir. Üretim için gerekli enerjiyi edinmek, emperyalist rekabetin cereyan ettiği temel alanlardan biridir. Bu enerji kaynaklarını elinde bulunduran ya da bu kaynaklar üzerinde tahakküm kuran emperyalistler, bu durumu kendi aralarındaki çekişmelerde bir avantaj hâline getirmektedir. Bugün Rus emperyalizminin AB’ye yönelik doğalgaz ticaretini durdurma ya da sınırlama çabası, bu mücadelenin yansımalarına önemli bir örnektir. Ayrıca mücadelenin tek yönü, bu kaynakların kimlerin elinde bulunduğu da değildir. Üretimin farklı enerji kaynaklarına yönlendirilmesi yönündeki çabalar da mücadelenin bir başka boyutunu oluşturmaktadır. Örneğin elektrik üretiminde yoğun biçimde kömür kullanan Çin sosyal-emperyalizmine karşı, iklim anlaşmaları bir mücadele aracı olarak devreye sokulmakta ve bu yolla uluslararası baskı oluşturulmaya çalışılabilmektedir.
Fosil yakıtların kullanıldığı üretim alanlarının çevre kirliliği yarattığı bir gerçektir. Ancak maliyetin olabildiğince düşürülmeye çalışıldığı ve rekabet gücünün buradan inşa edildiği bir üretim biçiminde, herhangi bir enerji üretim faaliyetinin çevreye zarar vermemesi gibi bir koşul söz konusu değildir. İleride “temiz enerji” olarak propaganda edilen nükleer santrallerin yaygınlaşarak enerji üretiminde önemli bir yer tuttuğu koşullarda dahi, nükleer atıkların nasıl depolandığına ilişkin soru işaretleri varlığını sürdürecektir. Nitekim bugün de görüldüğü üzere, bu atıklar şimdiden okyanuslara ve toprağa, uzun yıllar boyunca etkisi ortadan kaldırılamayacak biçimde salınmaktadır. Rüzgâr enerjisinden yararlanmak amacıyla kurulan tribünler de ormanlara ve yaban hayatına zarar verecek şekilde inşa edilmektedir. Dolayısıyla bu sistem içerisinde gerçekten “temiz” bir enerji kaynağı yoktur; dünyaya zarar veren, enerji kaynaklarının kendisinden çok, bu kaynakların hangi biçimde ve hangi amaçla kullanıldığıdır.
Üretimdeki artış, bu üretim için gerekli enerji kaynaklarının miktarını da artırmaktadır. Bugün gelinen noktada, bu kaynakların çeşitlendirilmesi ve çevreye zarar vermeden kullanılabilmesi için teknik koşullar mevcuttur; ancak bu kaynakların insan toplumunu ilerletecek ve çevreye zarar vermeyecek biçimde kullanılması, emperyalist-kapitalist sistem içerisinde mümkün değildir. Üretimin artıyor oluşu, enerji açısından bir kaynak yetersizliği sorununu doğurmamaktadır. Asıl sorun, bu kaynakların kullanımının emperyalist rekabetin ve çatışmanın temel alanlarından biri haline gelmiş olmasıdır.
Görüldüğü üzere enerji, yalnızca canlıların temel yaşamsal faaliyetleri için değil, aynı zamanda insan toplumunun üretim faaliyeti için de kritik bir yere sahiptir. Bu kaynakların insan toplumu açısından bir tehdit haline gelmesinin nedeni, üretim faaliyetinin varlığı değil; üretimin hangi toplumsal ilişkiler içerisinde ve ne biçimde gerçekleştirildiğidir.








