13 Şubat, Cuma
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler
Yeni Demokrasi Gazetesi
Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle

Anasayfa » Çağımızda Ulusal Egemenlik Sorunu ve Savaş Politikaları

Çağımızda Ulusal Egemenlik Sorunu ve Savaş Politikaları

26 Ocak 2026
içinde KOLEKTİF DOĞRULTU, Yazılar
Facebook'ta PaylaşX'te PaylaşWhatsappTelegram
Google Haberler Google Haberler Google Haberler
ADVERTISEMENT

Libya, Ukrayna, Suriye ve Venezuela… Son yıllarda emperyalistlerin doğrudan müdahale ederek önemli sonuçlar elde ettikleri dört büyük ülke. Bu doğrudan müdahalelerden önce de emperyalizmin müdahalelerine konu olan ülkeler ve süreçler vardı. Kuzey Afrika ve bazı Orta Doğu ülkelerine yönelik dolaylı müdahaleler de yakın dönemde gerçekleşti. Condoleezza Rice’ın dışişleri bakanı olduğu dönemde, Orta Doğu’daki 22 ülkede rejim ve sınır değişikliklerinin yaşanacağına dair yaptığı açıklamanın ardından başlayan ve gelişen Arap Baharı da bir emperyalist müdahale olarak değerlendirilmiştir.

Bu iddianın belirli bir gerçeklik payı olsa da Arap Baharı olarak adlandırılan sürecin aynı zamanda bir halk tepkisi, ortak özellikler taşıyan kitlesel bir ayaklanma olduğu şüphesizdir. Tıpkı Gezi İsyanının içerdiği benzer özelliklerde olduğu gibi. Gezi İsyanında egemen sınıflar arasındaki çatışmaların da rol oynadığını inkâr edemeyiz. Ne var ki bu durum, isyanın kitlelerin inisiyatifine, eğilimlerine ve ihtiyaçlarına dayandığı gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Örgütlü bir hareket niteliği kazanmayan Gezi İsyanı, egemen sınıfların öngördüğü iktidar biçiminin yerleşmesinde bir manivela olarak kullanılabilmiştir. Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde gerçekleşen Arap Baharı için de benzer bir yorum yapılmıştır. Bu ülkelerdeki halklar, isteklerine ve çıkarlarına uygun olduğu için bu harekete katıldılar; ancak bu örgütsüz halk hareketleri, yani kendiliğinden hareketler bir süre sonra örgütlü ve hazırlıklı egemen sınıfların yön verdiği, biçimlendirdiği ve sonuçlandırdığı süreçlerle son buldular. Bu emperyalizmin sahip olduğu özelliklerin bir sonucudur. Komünistler onun bir “kâğıttan kaplan olduğunu” vurgularken iki özelliğine dikkat çekerler. Bunlardan biri onun bir kaplan görüntüsünde olduğu, bir kaplan gibi hareket ettiğidir ve bu nedenle o dünyadaki tüm gelişmelerin, hareketlerin dolaylı ya da dolaysız muhatabıdır. Bunun getirdiği büyük bir zaaf söz konusu olur ki bu da onun “kâğıttan olduğu” gerçeğini gösterir: dünya halklarını sömürerek kaplan görünümü kazanmış bir canavarın dünya halkları karşısındaki çaresizliği…  

EMPERYALİZMİN “PERVASIZLAŞAN” SALDIRGANLIĞI

Gerçekleşen son müdahaleler özellikle bu bakımdan dikkate değerdir. Bir tür “deli” olduğu ileri sürülen ve gerçekten de söylemleri ve hareketleri ile bilindik “başkanlar”dan farklı olan Trump dönemindeki bu müdahaleler emperyalizmin bu süreçteki hareketlerine özel olarak ilgi duymamız gerektiğini gösterir.

Uzunca bir süredir emperyalizmin derin bunalım içinde olduğundan, ABD hegemonyasındaki gerilemeden, Çin ve Rusya gibi hegemonya mücadelesinde daha fazla görünür hale gelen emperyalist devletlerden söz ediyoruz. Ukrayna, Suriye ve Venezuela’da halkların özgürlük mücadelelerine tanık olmakla birlikte emperyalistlerin de çatışmalarına sahne olunuyor. Bu çatışmaların temelinde finansal sermayenin aşırı büyümesi ve bu büyümenin yarattığı siyasî kutuplaşma bulunmaktadır. ABD bu kutuplaşmayı özel olarak dayatmakta ve geliştirmektedir. “Deli Trump”ın, başkanlığa getirildikten bu yana attığı tüm adımlar bu özelliği yansıtıyor. Çin’in gelişen sermayesine ve üretim gücüne karşı açtığı “vergi savaşı”, Avrupa’yı kendi yanına çekmek için yaptığı olmadık açıklamalar, “barış timsali” görünüp hemen her yerde savaşı bir seçenek olarak gösterip tehditler savurması, farklı ülke başkanlarını ya da temsilcilerini ulu orta rezil eden açıklamalarda bulunması kişisel bir hesaplaşma ya da paranoyak birinin kontrolsüz davranışları değildir. Bunların hepsini Trump’ın kendine yakışan bir biçimde gerçekleştirmesi, onun bu davranışları çocukluğundan itibaren öğrenmiş ve geliştirmiş olması ya da onun zaten bu davranışlarıyla tanınan biri olması “özel” bir duruma işaret eder kuşkusuz. Fakat bunlar, aynı zamanda ve belirleyici olarak ABD’nin içine girdiği yeni sürecin gerektirdiği davranışlardır. Diyebiliriz ki “Trump’ın kişisel deliliği” ile “ABD’nin devlet düzeyindeki çılgınlığı” birleşmiştir. Bunların hiçbiri kişiye özgü hareketler değildir; bunlar Trump’ın gerçekleştirdiği ABD emperyalizminin politikalarıdır. Bunların artarak devam edeceğinden emin olabiliriz. Tıpkı II. Emperyalist Paylaşım Savaşından önce Hitler’de görülen gibi. O dönemde Almanya emperyalizmi bir çukurdan debelenmekteydi. Dünyanın belli başlı tekelci sermaye gruplarının teşvikiyle Adolf Hitler’in deliliklerine maruz kalındı. Yıllar sonra halen, bu büyük dünya savaşı “Hitler’in neden olduğu bir savaş” olarak yorumlanmaktadır. Oysa bu savaş tekelci sermaye gruplarının finansal çöküşünü durdurmak, aşırı üretim krizini sonlandırmak ve ayrıca Sovyet sosyalizminin yayılmasını engellemek amacının kaçınılmaz sonucuydu. Tarihi, büyük insanların büyük kahramanlıkları ya da çılgınlıkları ekseninde anlatanların çok sevdiği bu manipülatif anlatımın hiçbir karşılığı yoktur. Tarihte büyük insanlar da, bunların büyük kahramanlıkları ve çılgınlıkları da vardır; ama bunları da belirleyen toplumsal üretim ve toplumsal ilişkilerdir. Bugün Trump’ın da bu üretimin ve ilişkilerin bir sürümü olduğu gerçeğini anlamak onda somutlaşan emperyalist saldırganlık karşısında doğru bir duruş geliştirmek ve bu saldırganlığı alt etmek için zorunludur. 

ABD’nin baba ve oğul Bushlarla başlayan, Obama ve Biden’la devam eden süreçlerden bu yana girdiği rota bellidir. Hiçbiri dünya halklarına hizmet etmemiş bu “başkanlar” elbette kendilerinden öncekiler gibi tekelci sermayenin uşaklarıdır. Bu “yeni rotanın” başkanlarında özgün olan “saldırgan politikaların” yeni koşullarıdır. ABD’nin Ulusal Güvenlik Strateji belgesindeki politikalar bu koşulların tarifiyle şekillendirilmiştir. Finansal çöküşün eşiğindeki emperyalist ekonominin sürgit devamı için saldırmak zorunda oldukları için saldırıyorlar. Bugün “ulusal egemenlik” kavramının çeşitli örneklerle yerle bir edilmesinin nedeni emperyalist tekelci sermayenin uluslararası kontrolü çok daha sıkı bir seviyeye taşımak istemesidir. Çin karşısında gerileyen belli bir sermaye grubunun tüm güçleri kullanarak bunu durdurmak istemesidir. Venezuela’da Maduro bu nedenle bir uyuşturucu taciri olarak, kendi ülkesinde “göz altına” alındı ve ABD’de yargılanmaya başlandı. İran’daki rejim karşıtı ilerici halk hareketine sözde destek açıklamaları, aynı zamanda tehditlerle dile getirilerek emperyalizm ve özelde ABD karşıtı halk bilinci manipüle edilmeye çalışıldı. Suriye’de halkın inisiyatifi yerine iş birlikçi gericilerin hâkimiyetine olanak sunuldu ve bunun için ezilen ulus ve inançlardan halkın azınlık hakları manipüle edilip bugüne değin hiçe sayıldı. Filistin’de haklı direniş büyük bir zorbalıkla, soykırımla ezildi…

ULUS DEVLETLERİN HÜKÜMSÜZLÜĞÜ

Bu ülkelerdeki hareketlilik ve gelişmeler birbirinden birçok bakımdan farklıdır. Çoğu ulusal egemenlikleri kabul edilmiş, “bağımsız devletler” kategorisindeki bu ülkelerde yaşanan tüm sorunlardaki muhataplar hiç tartışılmadan “kendi devletleri” olarak görülür. Evet bu, birçokları için düne kadar tartışılmazdı. Biz “kendi devleti” kavramının sonuç olarak doğru olmadığını, bu ve benzeri ülkelerdeki devletlerin emperyalizme hizmet eden, ancak onun desteği ile ayakta durabilen, aksi halde kendi halkları tarafından kısa sürede dağılacak türden devletler olduğunu iddia etsek de bu yaklaşım bugüne kadar egemenliğini sürdürdü. Öyle ki bu ülkelerden bazılarına, mesela Türkiye’ye “bağımsız bir kapitalist devlet” etiketiyle “bölgesel güç” değerlendirmesi dahi yapıldı. Şimdi bu iddiayı içeren tüm yaklaşımların altı gerçekler tarafından oyulmakta.

Emperyalizm sözde de olsa ulusal bağımsızlıktan ileri gelen yetkileri ya da hakları bugün açıkça yok saymakta, bir devleti kendi sınırları içinde açıkça hükümsüz bırakmaktadır. Muhatabın neredeyse dolaysızca kendileri olduğunu ilan etmektedir. Trump gibi bir “deli” ile gerçekleştirdiği bu tutumuyla ABD içine girmiş olduğumuz “yeni aşamayı” duyurmaktadır. Bundan sonra da benzerlerine adım adım artarak daha sık rastlayacağımız bu tutum bize emperyalizmin yönetme krizinin arttığını göstermektedir. Başından beri bağımlı olan devletlerin hemen hiçbir uluslararası konuda emperyalizme rağmen hareket edemedikleri, Suriye’nin parçalanması sürecinde de, Ukrayna’da da, Venezuela’da da rastlanan bu özelliğin istisnası olmayan bir kaide olduğu açıktı.

Bu sürecin oluşmasında Filistin’de yaşananlar adeta bir laboratuvar işlevi gördü. Filistin için birçok şey söylendi ve bunlar söylenmeye devam edecektir. Filistin’in direnişi tarihîdir ve o dünya halkları için bir meşaledir. Bir ulusal bayrak olsa da Filistin bayrağı bu nedenle birçok elde gururla dalgalandırılmaktadır. Filistin’i emperyalizmin doğrudan saldırılarına maruz bırakan temel nedenlerden birinin bu olduğunu görmeliyiz. Halklara Filistin üzerinden bir mesaj verilmiştir: Direnenler katledileceklerdir!

Gazze hakkında Trump’ın açıklamaları ve ardından gerçekleşen soykırım ve dünya üzerine çöken sessizlik, dolayısıyla genel kabul sonrasında yaşananların ve önümüzdeki süreçte yaşanacakların bir provası olarak değerlendirilebilir. Laboratuvar işlevinden söz etmemiz burada yaşananların uluslararası politikada önemsiz olduğuna yorulmamalıdır. Kuşkusuz Filistin’de yaşananlar Orta Doğu’da emperyalist projenin hayata geçirilmesiydi ve bu proje bütün içinde özel bir yere sahiptir. Bütündeki değişimin sinyalleri eskiye dayanmakla birlikte içinde olduğumuz bu süreçte enikonu başlamış durumda. Gazze’de yaşananlar bu değişim sürecinin ilkidir. Burada başlayan ve ardından Lübnan’a sıçrayan Siyonist pervasızlığın temel özelliklerini, ABD’nin başında olduğu emperyalist kutup dünya geneline yaymaktadır. 

BİR LABORATUVAR: FİLİSTİN

Filistin’de bir büyük direniş imha edilmek isteniyor. Filistinlilerin haklı bağımsızlık mücadelesi soykırıma varan bir saldırganlıkla engellenmektedir. Bunun için “uluslararası tekelci güçlerin” tam desteğine sahip Siyonizm kural tanımayan bir savaş yürüttü. Buna karşı çok güçlü ve tarihî olan bir direniş gerçekleşmektedir. Gazze tüm Batılı emperyalistlerin açık ve kapalı desteği altında bir soykırıma tabi tutulurken emperyalizmin “başı” olan Trump tarafından bir ticaret merkezi olacağı ilan edildi. Filistin hakkında böylesine iğrenç bir iddianın bir uluslararası karar niteliğinde, bir “deli başkan” tarafından ilan edilmesi eşine ender rastlanan bir gelişmeydi. Şaşkınlıkla ve utançla karşılansa da bu karar karşısında hemen hiçbir şey yapılmadı. Deli saçması görünümü altında bu karar İsrail’in “proaktif savunma hakkı” bahanesiyle hayata geçirilmektedir.

İsrail’in askerî operasyonları bugüne kadar engellenmedi, aksine desteklendi ve bu operasyonlar Lübnan’da ve devamında Suriye’de devam etti. İran’da ve Lübnan’da gerçekleştirilen suikastlar, bu suikastlarda kullanılan aparatların nitelikleri İsrail’e verilen inisiyatifin bir emperyalist karara dayandığının açık göstergeleridir. Bunlar Filistin direnişinin imhasını amaçlayan saldırılardı. Gene Türk devletine, Suriye’de oynanan emperyalist oyunda verilen rolün de derinliğinde aynı amaç vardır. Türk devleti Kürt ulusal kazanımlarının engellenmesi için Filistin direnişinin parçalanmasına ve imhasına giden yolu temizlemekte tereddüt göstermedi. Bir ülkenin sınırları açıkça başka bir ülke tarafından ihlal edilmekte, iç kargaşa denerek dışarıdan sızdırılan ve “ordulaştırılan” gerici çeteler açıkça desteklenmektedir. 

Bugün Suriye, ondan önce de Lübnan’da ve Gazze’de yaşananlar ulusal egemenliğin uluslararası düzeyde yerle bir edildiğini göstermektedir. Bir yerde devletin savaş ve barış kararlarının tek sahibi olduğu ve bu devlete bağlı tek bir silahlı gücün olabileceği ileri sürülürken emperyalistlerin bunları ihlal eden tüm müdahaleleri onaylandı, desteklendi ve bizzat emperyalizmin uşakları tarafından uygulandı. Her birinde bu devletler ilgili devletin ulusal egemenliğini açıkça ihlal etti, dışarıdan sokulan “ordularla” bu devletler ya ele geçirildi ya da biat etmeye zorlandılar. Buralarda emperyalist saldırganlığın devletlerin ulusal bağımsızlığını açıkça çiğneyen yeni özel stratejisi hayata geçirilmiştir. 

Şimdi sorumuz şudur: Süregelen bu pervasızlıkları, ulusal egemenliklerin açıkça çiğnenmesini, soykırıma vardırılan savaşları; kısa süreli, yakın veya uzak bir gelecekte bozulacağı apaçık geçici ateşkesler ya da egemenlere hizmet eden barışlarla durdurma veya dindirme anlayışıyla mı hareket edeceğiz yoksa gerçeklere bağlı kalan bir mücadele hattı mı öreceğiz?

ULUSAL EGEMENLİK VE NATO GERÇEĞİ

Bu sorunun açılması için ulusal egemenlik kavramına yüklenen anlamı tartışmak gerekiyor. Ülkemizde bu yılın temmuz ayında gerçekleşecek NATO toplantısı öncesinde bu tartışma elbette pratik bir öneme de sahiptir. NATO, ulusal egemenliği emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda çiğnemenin bir aparatı iken bu sorunu tartışıyor olmak anlamlı kabul edilmelidir.

Ulusal egemenlik kavramı ulusal burjuvazinin kendi ulusu üzerindeki kontrolünü temsil eden bir kavramdı ve feodal düzenin sonunu ilan etmişti. Ulus devletler bu egemenliğin gerçekleşmiş yönetim biçimlerini ifade etmişti. Avrupa ülkelerinde gerçekleşen bu süreç ulusal bağımsızlık arayışındaki tüm ulusların takip edecekleri bir süreçti. Nitekim öyle de oldu. Ezilen ve kapitalistleşme sürecinde geride kalan tüm uluslar Avrupa’daki “uygar ulusların” katettikleri yolu kısa sürece anlayıp izlediler. Dünyanın hemen her bölgesinde milliyetçilik hızla gelişti. Bunun emperyalizm koşullarında anti emperyalist bir nitelik kazanması kaçınılmazdı. Çünkü emperyalizm kapitalizmin tüm dünyaya belli kapitalist merkezlerden, sermaye birikiminin sınırları aştığı koşullarda yayılması anlamına geliyordu. Bu bakımdan geride kalmış ülkelerde ulusal egemenlik sadece feodal güçlerle mücadele olmaktan çıkıyor aynı zamanda emperyalizme karşı mücadele olarak şekilleniyordu.

Ulusal egemenliğin burjuvazi elinde bu şekilde biçim değiştirmesi sınıf mücadeleleri tarihinin yeni bir aşamasına işaret eder. Bu yeni aşama ulusal burjuvazinin “kendi egemenliğini yaratmak” gücünden uzaklaşması, iş birliğine zorlanması ve egemenliği yabancı güçlerle paylaşmaya zorlanması aşamasıdır. Kapitalist gelişmenin olağanüstü şartlara kavuşmasıyla tüm dünyada ulusal burjuvazinin “kendi kapitalizmini yaratma” olanağı kalktı ve komprador karakter bu ülkelerde belirleyici hale geldi. Zaman içinde bürokratik kapitalizmin gelişmesi, emperyalizmin bu ülkelerdeki bir uzantısı olarak işlev kazanan yeni türden bir burjuvazinin oluşması ulusal egemenlik kavramının buralarda tedavülden kalkmasıyla sonuçlandı. Bu aşamada, daha önce kendi birikimi ve gücüyle kapitalistleşmeyi başaramamış tüm ulusal burjuvalar kurulan yeni ilişkilerin parçası olmaya zorlandılar. Kendi başlarına emperyalist sermaye karşısında çaresiz kalan bu kesimler ya ulusal egemenliği emperyalizmle paylaşacaklar ya da işçi sınıfı ve diğer halk kesimleriyle ortak bir cumhuriyet inşa edeceklerdi.

Emperyalizmin büyük dünya savaşlarına yol açan saldırıları sırasında, hem I. hem de II. Emperyalist Paylaşım Savaşlarında dünyanın birçok ülkesinde ikinci yola girildi ve bu yolda büyük bir ilerleme gerçekleşti. Ne var ki halkın çıkarları doğrultusunda ve toplumsal gelişme yönündeki bu gelişme ancak devrimci kitle hareketiyle sürdürülebilirdi ve bu başarılamadı. Örgütlü ve yönetme tecrübesine sahip emperyalist burjuvazi de uluslararası düzeydeki müdahaleleriyle sürecin geriye doğru işlemesinde rol oynadı. Uluslararası burjuvazinin bu rolüne rağmen, esas olanın, devrimci kitle hareketinin devrimi sürdürmekteki başarısızlığı olduğunu özellikle vurgulamalıyız. Bu noktada, emperyalist burjuvazinin müdahalelerinden çok devrimci kitle hareketinin başarısızlığına yoğunlaşmak komünistlerin temel tutumlarından biridir. Sosyalizmin inşasında devrimi sürdürmek gibi bir sorumlulukla karşı karşıya bulunan kitlelerin bu yolda ilerlemesinin kolay olmadığı bizim için büyük önemde tarihsel bir tecrübedir. 

Bugün karşı karşıya bulunduğumuz emperyalist müdahaleler aynı zamanda bu tecrübeyi kavramak ve yaymak görevinin hayatî değerini hatırlatmalıdır. Emperyalist burjuvazi kitlelerin devrimci hareketini baltalamak, geriletmek, başarısız kılmak için elinden gelen her şeyi yapmaktadır. Ulusal egemenliklerin ihlal edilmesinin temel sonucu budur. Elbette emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişkiler, hegemon gücün diğerlerine olan üstünlüğünü koruma eğilimi burada çok önemli etkenlerdendir. Ne var ki dünya üzerinde her şey bundan ibaret değildir. Bir de devam etmekte olan toplumsal gelişme söz konusudur. Bütün ülkelerde kitleler kendilerini yöneten yerel burjuvalara (az gelişmiş ülkedeki feodal sınıflar, feodalizmin emperyalizmle iş birliğinden türeyen burjuva kesimler) karşı sınıf mücadelesi içindeler. Emperyalizmin her müdahalesinde bu mücadele ezenler lehine sonuçlar vermektedir. Bu nedenle devrim için mücadelenin anti emperyalist olması zorunludur ve kaçınılmazdır. Bu, ulusal bir mücadele olduğunda da, proleter sınıf mücadelesi olduğunda da, kadınların kurtuluş mücadelesi olduğunda da, çevre için bir mücadele olduğunda da böyledir.

ULUSAL EGEMENLİK VE ENTERNASYONALİZM ARASINDAKİ BAĞ

Ulusal egemenliklerin parçalanmasına, hiçe sayılmasına karşı olmak ilk bakışta uluslararası mücadelenin, yani enternasyonalizmin reddi anlamına gelir mi? Kesinlikle gelmez. Ulusal egemenlik için mücadele ile proleter devrim için mücadele arasında güçlü bir bağ vardır. Biri diğerinin koşulunu oluşturur. Emperyalizme karşı “ulusal” içerikteki mücadelenin proleter bakış açısından gerçekleştirilmesinin zorunluluğundan söz ediyoruz. Proleter bakış açısına sahip olmayan her ulusal mücadele sonuç olarak güdüktür. Bunun temel nedeni çağımızda ulusal ve demokratik devrimleri sadece proleter bakış açısından mümkün olmasıdır. Çünkü emperyalizmin dünya üzerindeki hegemonyasına karşı bağımsız bir “ekonomi” için sosyalizm dışında bir seçenek yoktur. Sosyalizmin inşasında bağımsızlık temel koşullardan biridir. Ulusal ve demokratik mücadele bu koşulu yerine getirmenin biçimidir ve tamamlanmak zorundadır. Bu da proleter bakış açısını ulusal bağımsızlık savunusuyla, yani ulusal egemenlik anlayışıyla uyumlu hale getirir. 

Sosyalizm için mücadelenin dünya çapında yayıldığı yıllarda emperyalist burjuvazinin manipülatif propagandalarından birinin komünizmin istilacı olduğu, Moskova ya da Pekin merkezli komünist hareketin diğer ülkelerin egemenlik haklarını çiğnediğini ileri sürerlerdi. Elbette bu manipülatif propagandanın proleter bakış açısında ilerleyenler için bir önemi yoktur. Ne var ki bu propaganda ilgili ülkelerdeki komünist mücadelenin kitlelerle buluşmasını engellemekte etkili olmuştur. Sonuç olarak kitleler dışarıdan gelen müdahalelere, ulusalcı bakış açısından da hareketle karşıdırlar. Kitlelerin bu refleksi doğru bir tutumdur, haklıdır. Bu nedenler işçi sınıfı devletlerinde “devrim ihracı” anlayışı reddedilmiştir, her ülkedeki devrimden o ülkenin halkı, proletaryası ve bunlarla birleşmek amacı güden “ulusal/ülke” komünist hareketi sorumludur.

ORTAK MÜCADELE HATTI

Ulusal egemenliğe karşı gerçekleşen müdahalelere karşı komünist hareket ile bağımsızlıkçı ulusal hareketleri birleştirecek olan politik tutum da burada vücut bulacaktır.

Bu nedenle emperyalizmin zorunlu olarak baş vurduğu ilhak politikalarına karşı anti emperyalist mücadele geniş bir çerçeve içinde tanımlanmak zorundadır. Komünist hareketin başarısında bu kilit bir meseledir. Aynı zamanda bu, tüm ülkelerdeki toplumsal gelişmenin zorunlu yoludur. Eğer bir ülkede tüm ulus kendi egemenliğini sağlayacaksa bu ancak ulusal egemenliğe karşı her türden müdahaleye karşı olmakla başarılacaktır. Sadece kendi ülkesindeki müdahalelere değil emperyalizmin bu türden her müdahalesine karşı olmakla başarılacak bir görevden söz ettiğimiz de açık olmalıdır. Çünkü emperyalizmi bu zorunlu politikasında başarısız kılmanın yolu en geniş çoğunluğun ortak tavrını sağlamaktan geçer.

Emperyalistler bu yüzden kendi kontrollerini, politikalarını, çıkarlarını reddeden her ülkeye, her harekete uluslararası düzlemde “terörist/diktatörlük/uyuşturucu karteli” yaftası yapıştırmaktadır. Bu yolla kendi çıkarlarını tüm ulusların çıkarları gibi göstermektedir. Bunun apaçık bir yalan olduğunu Filistin, Suriye, Venezuela, İran’da yaşanmakta olanlar göstermektedir. 

Kısaca, Filistin, Suriye, Venezuela ve İran’a yönelik açıktan müdahaleler, içinde olduğumuz yeni emperyalist saldırganlık aşamasına dikkat çekmemizi gerektiriyor. Tüm dünyada mücadele ulusalcılığı çağırıyor. Bunun, burjuva kesimler için halkları ciddi düzeyde manipüle etme koşulu oluşturduğu açıktır. Sadece müdahalelere maruz kalan ülkelerde değil emperyalist ülkelerde de şovenizm azacaktır. Anti emperyalist mücadelenin kapsayıcı karakterini doğru kavramak kadar şovenizme karşı bilinçli politikalar geliştirmek de büyük önemdedir. Bu sürecin evrimini ve dolayısıyla gelecekte ortaya çıkacak yeni türden ilişkilerin ve devlet düzenlemelerinin doğasını açıklamak, kitleleri, kurtuluşları için kendi dinamiklerine yönlendirmek bu politikaların temel ekseni olmalıdır. 

Bu süreçte, her ne olursa olsun ilkin ulusal egemenlikleri hiçe sayan bu emperyalist politikaları reddetmeliyiz. Bu anlayışı, başta kendi ülkemizde ve devamında tüm dünya ülkeleri için savunmalıyız.

Tags: Kolektif DoğrultuNATOulusal sorun
ShareTweetSendShareScanSend
Önceki Yazı

Devrim ve komünizm şehitleri mezar başlarında anılıyor

Sonraki Yazı

İran’daki Protestolar: Güvenlikçi Fanteziler Değil, Toplumsal Nedenler*

Related Posts

Kadın

New York, Dilovası, Trikala… Yanarak Can Veren Kadın İşçiler

13 Şubat 2026
MEŞA AZADÎ

Rojava’da Son Süreç: SDG İle Entegrasyon Anlaşmasına Dair

12 Şubat 2026
ÇEVİRİ

İran’daki Protestolar: Güvenlikçi Fanteziler Değil, Toplumsal Nedenler*

27 Ocak 2026
Dünya

Dışarıda Saldırı İçeride Baskı: ABD Emperyalizminin ICE Yüzü

25 Ocak 2026
Yazılar

Suriye’de Yeni Rejim, Bilindik Katliamlar

24 Ocak 2026
Yazılar

İran Halkının İsyanı Çalınmak İsteniyor

23 Ocak 2026
Sonraki Yazı

İran’daki Protestolar: Güvenlikçi Fanteziler Değil, Toplumsal Nedenler*

Hakkımızda

Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.
Yeni Demokrasi; işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen ulus ve milliyetlerin, geleceksiz bırakılan gençliğin, devrimci tutsakların ve devrimci basının sesidir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

2024 Yeni Demokrasi – Yeni Demokrasi’de yer alan yazı, fotoğraf ve haberler kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir.
Yeni Demokrasi | işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen ulus ve milliyetlerin, geleceksiz bırakılan gençliğin, devrimci tutsakların ve devrimci basının sesidir.

İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz: yenidemokrasigazetesi@gmail.com

  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
  • Tüm Haberler

Sonuç yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Anasayfa
  • Güncel
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Kadın
  • Gençlik
  • Çevre
  • Kültür Sanat
  • Yazılar
    • ANALİZ
    • ANI – ANLATI
    • BİLİM
    • ÇEVİRİ
    • İZLENİM
    • KADIN
    • KOLEKTİF DOĞRULTU
    • MAKALE
    • MEŞA AZADÎ
    • POLİTİK – GÜNDEM
    • TARİHSEL BELLEK
  • Tüm Haberler

Copyleft 2020, dizayn yeni demokrasi
İletişim ve haber göndermek için e-posta adresimiz:yenidemokrasigazetesi@gmail.com