Suriye’de Alevilere yönelik saldırıların katliam boyutuna vardığı bir süreç yaşadık. Bu saldırılar bir kez daha örgütlü olmayan, silahlanma yeteneğini göstermeyen halktan kesimlerin bu zulüm dünyasında bir geleceklerinin olmadığını gösterdi. Egemen güçler kendi çıkarlarını gerçekleştirmek üzere hareket ederken ezilenlerin yaşadığı katliamlar bile önemsizleşmekte, hatta sıradanlaşmaktadır.
Emperyalistlerin perde arkası anlaşmalarıyla Rusya’nın 8 Aralık 2024 tarihinden itibaren çekildiği Suriye’de (Tartus Deniz Üssü hariç), özellikle de ülkenin batısında İsrail’in ve öteden beri inşa ettiği cihatçı ağıyla TC’nin kontrolü arttı. Esad rejiminin devrilmesi ve yönetimin Colani’ye devredilmesinin ardından, başta korumasız ve savunmasız Aleviler olmak üzere Suriye’nin bütün ezilen inanç, dışlanan mezheplerinden kitlelere ve ezilen uluslara saldırıların artması bize bir halkın, geleceğini ancak kendisinin kurabileceğini göstermiştir.
Alevilerin Tepkisi ve Federalizm Talepleri
Özellikle Alevilere yönelik katliamları meşru bir zemine oturtmak gayesi ile “rejim artıkları ile savaşıyoruz” imajı verilmiş, ama çok geçmeden bunun, HTŞ’nin katliamlara kılıf uydurmak adına propaganda edilen bir yalan olduğu açığa çıkmış ve nihayetinde söz konusu girişimin “rejim artıklarına müdahale” olmadığı, tam tersine planlı bir katliamın ilk adımları olduğu anlaşılmıştır. Bu meşruluk arama girişiminin başarısız olması ve uluslararası kamuoyunun katliama dikkat çekmesi soykırımın genel teşhirinde etkili sonuçlara yol açtı. Yaşananın bir katliam olduğu gün gibi ortaya çıkmış oldu.
Mart 2025’te özellikle Banyas, Lazkiye kırsalı ve sahil hattında yoğunlaşan saldırılarda, “bağımsız” gözlem kuruluşlarının verilerine göre yüzlerce Alevi öldürüldü. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi ve Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR), 6–13 Mart tarihleri arasında yalnızca bu bölgelerde 900’ün üzerinde kişinin katledildiğini, kurbanların büyük çoğunluğunun Alevi kimliği nedeniyle hedef alındığını raporladı. Lemkin Institute, yaşananları “soykırıma varan bir mezhepçi şiddet süreci” olarak tanımlayarak uluslararası kamuoyuna acil uyarı çağrısı yaptı.
Vahşetin boyutu, bizzat HTŞ’ye bağlı cihatçı çetelerin kayda aldığı görüntülerle de gözler önüne serildi. Sanal medyaya yansıyan videolarda Alevilerin hakaretler eşliğinde işkenceye uğradığı, bıçaklandığı, kurşuna dizildiği ve kafa kesme infazlarının gerçekleştirildiği açıkça görülmektedir. Bu görüntüler, saldırıların “çatışma” ya da “güvenlik operasyonu” değil, bilinçli bir toplu imha pratiği olduğunu tartışmasız biçimde ortaya koymuştur. Katliamlar, 6–7 Mart’ta yaşanan Banyas katliamıyla doruk noktasına ulaşmış ve halen süreklilik arz eden bir gerçeklik halini almıştır.
Katliamlarla eş zamanlı olarak Alevilerin yoğun yaşadığı bölgelere insanî yardımın sistematik biçimde engellendiği, gıda ve sağlık hizmetlerinin kesildiği de belgelenmiştir. Ayrıca Alevilerin geçiminde önemli bir yer tutan kamu memurluğu, rejim değişikliğiyle birlikte fiilen tasfiye edilmiş; binlerce Alevi işsiz bırakılarak ekonomik kuşatma altına alınmıştır. Bu uygulamalar, fiziksel imha ile toplumsal tasfiyenin birlikte yürütüldüğünü göstermektedir.
Yakın zamanda, Alevilere ait bir ibadethanenin bombalanmasıyla gerçekleşen katliamın ardından yaptıkları protesto gösterilerinde ve açıklamalarda Aleviler, federalizm talebinde bulundular. Bu, onların mevcut yönetime güven duymadığını, katliamların arkasındaki gücün merkezîleştirilmek istenen cihatçı güçler olduğunun farkında olduğunu gösteriyor. Bu barışçıl protestolara dahi ateşle karşılık verilmiş; HTŞ çeteleri iki genci, boğazlarını keserek katletmiştir. Bu saldırılar, yeni rejimin Aleviler açısından herhangi bir güvence sunmadığını, tersine varoluşsal bir tehdit oluşturduğunu bir kez daha teyit etmiştir.
Alevilerin, başından beri güven duymadıkları HTŞ’ye ve onun inşa etmeye çalıştığı rejime bundan sonra da hiçbir koşulda güvenmeyeceği açıktır. Bu güveni tesis etmek, katliamcı çetelerden ve mezhepçi bir devlet aklından, HTŞ çetelerinden beklenecek bir olasılık değildir. Aleviler açısından mesele artık reform ya da entegrasyon değil; hayatta kalma ve siyasal varlık mücadelesidir.
Diğer Hedef Dürziler
HTŞ’nin hedefindeki bir başka topluluk da Dürzi topluluğudur. Dürzilerle Bedevi Arap aşiretler arasında çıkan çatışmalara değinmeden önce Dürzi halkın 2011’de başlayan iç savaşta takındığı tavrı incelemek bu kaosta Dürzilerin ne hedeflediğini anlamak açısından anlamlı olacaktır.
Dürziler, iç savaşın başlamasıyla yerel komiteler kurmuş, IŞİD çetelerine, özellikle de Nusra cephesine karşı korunmanın tek yolunun silahlı savunma olduğunun bilincine varmış bir topluluk. Esad’ın devrilmesinin ardından Şam’ın başına geçirilen Colani ile can ve mal güvencesi, kültürel varlıklarını koruma garantisi ile silah bırakıp masaya oturmaya hazır olduklarını bildirseler de yeni rejimin çok geçmeden başlattığı insan avını görüp silah bırakmaktan vazgeçmişlerdir. Halihazırda silahlı savunma pozisyonundan çıkacak bir ortamın mevcut olmadığı gerçeği ile hareket etmekte, HTŞ yönetimine ve yönetimin kendilerine karşı harekete geçirdiği Bedevi Arap aşiretlerine karşı temkinli davranmayı sürdürmekteler. Temmuz 2025 tarihi itibari ile Dürzilere de yönelen saldırılar bu direnişçi tutumun ne denli haklı olduğunu göstermiştir. Dürziler Bedevi aşiretlerin saldırılarına, bırakmaktan vazgeçtikleri silahlarla göğüs gerebildiler. Dürzilerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde İsrail, bölgenin hamiliğine soyunmuş, bölgedeki nüfuzunu artırmanın yeni bir yolunu bulmaya çalışmıştır. Dürzilerin bu yakınlaşmayı kabul etmiş görünmesinin tek sebebi mevcudiyetlerine yönelen ağır tehditleri bertaraf etmek istemeleridir.
Örgütlü Bir Güç Olarak SDG
SDG ve onun önderliğindeki Kürt ulusu ise mevcut kaostan örgütlü olmanın verdiği güçle çıkmaya en muktedir olandır. 2011’de, bugün artık Rojava olarak anılan Suriye Kürdistanı’nda IŞİD gericiliğine karşı canhıraş bir savaş sürdürmüş olan SDG bu savaştan güçlenerek çıkmış, Suriye’de söz sahibi olmuş, 8 Aralıktan sonra kendisine yönelen saldırıları savuşturarak bu avantajını pekiştirmiştir. Ardından Şara yönetimi ile bazı temel konularda sözlü ve yazılı anlaşmalar yaparak Suriye’de ayrı ulus ve inançtan toplulukların eşit temsiliyetine dayalı bir devletin inşası için çetin bir mücadele içine girmiştir. Bugüne kadar bu yaklaşımını kabul ettirmekte pek bir ilerleme gösteremese de SDG’nin Şam yönetiminin açmazlarının ortaya dökülmesinde etkin bir rol oynadığı açıktır.
Bölgedeki belirleyici aktörlerden olan ABD emperyalizminin müttefiki olmanın verdiği avantajın da SDG için bir olanak (ama güvenilir olmaktan çok uzak bir olanak) olduğuna dikkat çekmek gerekir. Elbette bu müttefiklik sadece ABD’nin niyetinin gerçekleşmesinden ibaret değildir. SDG ABD’yi buna mecbur eden bir dengenin önemli bir unsuru durumunda. Aynı ABD HTŞ ile de TC ile de güçlü bir ilişki içindedir. Buna karşın ABD şunun farkında olduğunu gösteriyor: Eğer yeni Suriye devleti Suriye halkının onayını alacaksa bunda Suriye Kürtlerinin katkısı olmak zorundadır. Çünkü Kürtler sadece Suriye’de değil, tüm bir coğrafyada önemli bir nüfusu temsil etmekte. Suriye petrolü ile bu bölgedeki petrol ve doğal gaz hatlarının denetimi Kürtlerin sayesinde emperyalizmin elindedir. Üstelik SDG salt Kürt ulusunun temsilini sağlamakla kalmamış, çeşitli Arap aşiretlerinin de onayını alarak Suriye’nin güneyinde söz sahibi olmuş durumda. SDG bölgede emperyalist çıkarlara doğrudan savaş açmadıkça, esas olarak ulusal kazanımları güvenceye almakla sınırlı bir mücadele hattı içinde kalırsa ABD tarafından bir ölçüde, özellikle gerici bölge devletlerinin onayı ile korunmaya devam edecektir.
Dönem dönem ABD’nin SDG lehine Şara yönetimini gözden çıkardığına dair haberler çıksa da, Şara yönetiminin yapılan anlaşmalara uygun pratik adımlar atmaması ve zaman zaman anlaşma maddelerini reddetmesine ABD’nin göz yumması, bu ilişkinin güven veren bir ilişki olmadığını gösteriyor. ABD, IŞİD gericiliğine karşı yürütülen ve uluslararası meşruiyet kazanmış mücadele bağlamında SDG güçlerini ve onun liderliğindeki bütün bir Kürt ulusunu doğrudan karşısına almayı göze alamamakla birlikte, başa getirdiği HTŞ çetelerinin sırtını sıvazlamaktan ve bugüne kadar farklı etnik yapı ve azınlıklara yönelik olarak çeşitli düzeylerde gerçekleştirilen katliamları görmezden gelmekten de geri durmamaktadır. Şara’nın Kürtlere ve diğer uluslardan ve inançlardan halka güven vermediğinin kanıtı olarak son günlerde Halep’te Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Şeyh Maksud ilçesine yapılan saldırı henüz tazedir. Bu saldırı ile birlikte ilçeden Kürt göçlerinin başladığı biliniyor. Tüm bunlar, Şara hükûmetinin Kürt ulusal kazanımlarını çiğnemeye nasıl hazır olduğunu gösteriyor.
Bir Saldırı Üçgeni: ABD–İsrail–Türkiye
ABD ve onun Orta Doğu’da jandarmalığına soyunmuş İsrail’in, bu istikrarsız durum içerisinde ve Rusya’nın bölgedeki eski etkinliğinden uzaklaşmasının ardından oluşan boşluğu da fırsat bilerek at koşturacağı açıktı. İsrail Gazze ve Filistin saldırılarından sonra gene pervasız bir biçimde Suriye’ye yönelmiş durumdadır. Rusya’nın kontrolündeyken İsrail bu yönde bir adım atmaktan çekinmekteydi. Bugün ise oluşan boşluğu kendi lehine hızla doldurmuştur. Bu, Rusya’nın arzu etmediği bir sonucun gelişmekte olduğu biçimde değerlendirilmemelidir. Rusya, Suriye’deki sürecin, eski etkinliğinden uzaklaşmış olsa da mevcut dağınıklığın ve otoritesizliğin kendisinin aleyhine sonuçlar doğurmaktan da henüz uzak olduğunun bilincinde davranmaktadır. İstikrar arayışlarının yereldeki güçlere dayanmasını koşullayan tutumu da buna hizmet etmektedir. Bu tutumun karşısında esas olarak ABD ve Türk devleti bulunuyor. İsrail için belirleyici olan kendi güvenliğinin garantilenmesi; bu güvenceyi aldıkça ABD ve Türkiye’nin yanında olmaya devam edecektir. ABD bölgedeki bu iki gerici devletin “uyumsuz” görüntüsünü egemenliğinin unsurlarından biri olarak kullanmakta bugüne kadar başarılıdır.
ABD, Orta Doğu’da İsrail’in tüm bölgede tanınmasına ve bu yolla Türk devletinin ve Siyonist İsrail’in jandarmalığına dayanan bir gerici istikrar arayışındadır. Onun Suriye’de İsrail üzerinden sağlamak istediği denge buna işaret ediyor. HTŞ’ye El Şara üzerinden sağlanan “meşruiyetin” kapsamında İsrail’in çıkarlarını güvenceye almak bulunuyor ve onun devlet statüsü kazanmasının temeli de şimdilik bundan ibarettir. İsrail adım adım HTŞ ile “devletler arası” bir ilişki geliştirmektedir. Şara Golan Tepeleri’ndeki İsrail ilhakına rıza göstermiş durumdadır. Aynı Şara Türkiye’nin de kendi “ulusal” güvenliği için Kürt hareketini sınırlandırmasına, boğmasına, etkisizleştirmesine onay vermekte. HTŞ, bu bakımdan bu iki devletin çıkarlarına ve politikalarına dayanan bir dengenin üzerinde devletleşmektedir. Kuşkusuz bunun merkezî olması “güvenlik” kaygısından ötürü kaçınılmazdır. Devletin “merkezî” olmasındaki ısrar güçlü bir devlet mekanizmasına işaret etmez; aksine Suriye’de güçlü bir devletin olanağı da politikası da yoktur. Yeni Suriye projesinde amaçlanan şey, bölgedeki ABD iş birlikçisi devletlerin ortak kaygılarıyla şekillenmiş bir devlettir. Böyle bir proje Suriye’nin çeşitli milliyetlerden ve çok inançlı halkının çıkarlarını ve eğilimlerini esasen yok sayar, görmezden gelir. Kuşkusuz yeri geldiğinde bunları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktan çekinmez. Tıpkı İsrail’in Dürzi toplumunu Golan Tepeleri’nin işgalinde araçlaştırmasında olduğu gibi…
İsrail’in Çıkarları ile Dürzilerin Güvenliği
İsrail, yukarıda da değindiğimiz üzere Dürzilerin himayesine soyunarak nüfuz alanını geliştirmenin peşine düşmüş, bölgede yayılmanın ilk adımlarını bu politika ile atmıştır. Golan Tepeleri’nde sağlanan hâkimiyette haksızlığa ve katliama uğrayan Dürzilerin durumu bir etken olarak kullanıldı; ama bunun gerçekte Dürzilerin korunmasıyla ya da Dürzilerin İsrail ile iş birliği yapmasıyla ilgili olduğu iddiası bir manipülasyondur. İsrail, Suriye’nin mevcut durumundan istifade ederek direniş eksenini daha fazla yıpratmanın yollarını aramaktadır. Suriye’de rejim değişikliği, Hizbullah’ın verdiği kayıplar ve Filistin direnişinin silahsızlandırılması amacıyla oluşturulan ateşkes ile birlikte zayıflamış olan direniş ekseninin manevra alanını Suriye’deki işgaller vesilesi ile boğmaya çalışan bir İsrail ile karşı karşıyayız.
Türkiye’nin Çıkarları ile “Cihatçılık”
Bölgede belirleyici bir güç olmasa da emperyalistler açısından hatırı sayılır bir konumda bulunan Türkiye’nin Suriye’de yaşananlara karşı tutumuna bakıldığında, mevcut yönetime verdiği desteğin bir yandan Suriye’nin parçalı yapısını pekiştirdiği, diğer yandan ise bunu bölgede söz sahibi olmanın bir aracına dönüştürdüğü görülmektedir. Yanı başında gerçekleşen katliamlara tepkisiz kalması, hem faşist ve inkârcı anlayışının mevcut yönetimle uyumlu olmasının hem de bölgede Colani için dikensiz bir gül bahçesi yaratma arzusunun sonucudur. Türkiye, bölgedeki tüm adımlarını Kürt ulusunun kazanımlarını yok etmeye yönelik atmaya devam ederken Colani’ye koşulsuz destek sunmakta, Suriye’nin geleceğini yok etme amacına hizmet eden çarka su taşımaktadır. Suriye’nin bütünlüğüne saygı söylemi eşliğinde, ülkede yaşayan tüm ötekilerin yıkımına giden yolda bölgede başat bir rol üstlenmenin peşine düşmektedir. İçeride ise Suriye’de izlediği bu hattın propagandasını yaparak bölge siyasetinde belirleyici bir güç olduğu iddiasını öne çıkarmakta, şovenizmi tırmandırmaktadır.
Suriye’nin Geleceği: Birleşik Anti Emperyalist Mücadele
Suriye’deki gelişmeler bugün çok büyük oranda Suriye halkına rağmen değerlendirilmektedir. Halkın gücü ve geleceği belirleme inisiyatifi yok sayılmaktadır. Bunun nedeni hiç kuşkusuz halkın parçalanmışlığıdır. Egemen burjuva fikirlerin manipülasyonu altında, “kendi çıkarları için örgütlenemeyen”, bağımsız hareketini yaratamamış halk gerçekliğinin sonuçları Suriye’nin geleceğine bugün gericiliği çağırmaktadır. Emperyalist ABD, onun jandarmalığını üstlenen Siyonist İsrail ve bölgedeki vazgeçilmez uşağı Türkiye, tüm bu adımları Suriye halkına rağmen ve sözde onların geleceği adına atmaktadır. Suriye’de, başta Kürtler olmak üzere herhangi bir bağımsız oluşuma tahammülü olmayan TC ise bu kaos ortamından yararlanarak cephesini güçlendirme peşindedir. İsrail’in bölgedeki hamleleriyle eş zamanlı olarak, emperyalist arenada giderek güç kaybeden ABD’nin Orta Doğu’da açtığı bu yeni kapıdan güç tazeleme arayışı, Şam ile SDG arasında üstlendiği arabuluculuk rolünde somutlaşmaktadır. Gericilik örgütlüdür ve egemendir. Buna rağmen o, aynı zamanda çürümüştür. Suriye’nin, kim ne derse desin veya ne kadar saklarsa saklasın bir halkı da var…
Suriye bu siyasî karışıklık içinde çok şeye gebe. Suriye’nin geleceğini garanti altına alacak tek mücadele Suriye halkının anti faşist ve en önemlisi anti emperyalist birleşik mücadelesi olacaktır. Halkın kaderi ne emperyalistlerin ne de faşist bölge devletlerinin belirleyeceği bir şeydir.
Bölgemizde ve dünyada gelişen vekalet savaşlarına ve emperyalist saldırganlığa karşı anti emperyalist mücadele bayrağını yükseltmekten başka çare yok.








